Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa

Hayat, bilinmeziliği içerisinde yaşayan her bedeni ve her ruhu kendi içinde yok eden bir karmaşadır. Doğum ile başlayan hayat döngüsü her dakikanın bilinmez olasılığı ile zamanı beraberinde getirip götürürken bu akıntının içerisinde başını suyun üstünde tutmaya çabalayan insanlar anıların ve yaşanması beklenen olayların arasındaki sınırda var olmaya çabalar. Bu çaba içerisinde yaşam her zaman ölümün zıttı olarak görülür ve ölüm anından önce bir şeyler kovalanır ve her zaman bir şeyler kaçırılır. Ancak insan zihninin kurgulanmış yapısı her zaman bir noktayı kaçırmaktadır. Yaşam yani hayat ölümün zıttı değildir. Ölümün zıttı dünyevi alanda doğumdur. Doğmak ve ölmek birbirlerinin zıttı olarak aslında birbirlerini meydana getirirler. Bir kişinin doğumu ölüm süresini başlatan bir çalar saattir. Doğulan anda dünyaya insan borçlanır. Sahip olmadığı bir şeyi çalar insan, nefesi. İnsan rahimden çıktığı anda asla üzerinde hak iddia edemeyeceği nefesi bedenine alır ve bu çalıntı şey ile yaşamaya başlar. Doğumun zıttı olan ölüm anı ise insanın borcunu ödeme vaktidir ve bu zamanda insan çalmış olduğu nefesi geri vererek dünyaya borcunu öder ve kendi için çizilmiş yolun ve yazılmış tiyatro oyununu sonlandırır.

Doğumun zıttında yer alan ölüm insanın her zaman bilinmezleri arasında yer almış ve korkulu kabusların nedenleri ve sebepleri olmuştur. Bu iki kutup arasında ise insan tam olarak ne kadar bir süre süreceğini bilmediği bir deniz içerisinde yüzmeye başlar. Bu deniz yaşamın kendisidir. Su gibi kutsadığı anlar olsa da insanı içerisine boğmak için de kısımlara sahiptir. Bu kutsama ve öldürme karmaşası içerisinde insan hayatın kendisine ne yaptığı anlamaya çabalar. Anlam vermek insanın hayatta kalmak için yapması gerekenler arasındadır çünkü zihin denilen bir komut merkezinin hükmündedir insan. Anlam veremediği her şey onu korkutur. Değişimler geçiren insan her bir sonraki adımı bilmek ve anlamak istediği için temkinli davranır. Eğer anlam veremediği bir durum varsa o durum onun için korkutucu, bilinmez ve tekinsizdir. Anlam veremediği diğer insanlar ise o insan için uzak durulması gereken ucubelerden ibarettir. Bu anlam karmaşasını hem sorunsallaştırmak, hem eleştirmek hem de bu duvarı yıkmak için sinema bu alanlarda bir hayalet olarak gezer. Anlam arayışından çok sinemanın yapmaya çabaladığı eylemlerden ve direnişlerden biri anlamsızlığı uluşlaştırmak, anlamsızlığı beyazperdeye yansıtmaktır. Bu anlamsızlığın temsili ile beraber insanın robotik davranışları sekteye uğrar ve zihin bir süre de olsa kendi içinde bir çöküntü yaşar. İnsan zihninden özgür olduğu bu kısıtlı zamanlarda anlamsızlığı kucaklar ve yaşaması zor olan nadir anlardan birini deneyimler. Biz de bu deneyimi size yaşatacak sinema tarihinin anlaşılması en güç 20 film seçkisini derledik ve sizi anlam verilemeyen anların temsilinde özgür bırakacak filmleri seçtik. Sizin bu seçkiye katkınız, anlamı içinde barındıran anlamsız filminiz ne olurdu?

Sinema Tarihinden Anlaşılması En Güç 20 Film!

2001: A Space Odyssey (1968)

2001-a-space-odyssey-filmloverss

Stanley Kubrick tarafından 1968 yılında çekilmiş olan ve kült bilimkurgu filmi denildiği anda çoğu sinema izleyicisi için ilk akla gelen film olan 2001: A Space Odyssey, bir insan ve teknoloji macerası aynı zamanda evrimsel tanımının görsel şölenidir. İnsan öncesi bir zamanda film seyircisini karşılar. Buradaki canlılar bir su kaynağı için kavga verirler ve kazanan topluluk suyun sahibidir. Ancak bir gün bir siyah dikdörtgen prizma bu yaşamı böler. Artık canlı elindeki kemiği bir öldürme aracı olarak kullanmayı öğrenir ve bu icat ile bir anda sinemanın en büyük atlayışlarından biri gerçekleşir ve öldürme kemiği bir uzay gemisine dönüşür. Bu evrim ile beraber sinemanın en büyük bilimkurgusu açığa çıkar. Filmin başlangıç sekanslarıyla bitiş sekanslarının paralelliği filmi her zaman büyük soru işaretlerinin merkezi yapmıştır.

Satyricon – Fellini-Satyricon (1969)

fellini-satyrcon-filmloverss

Federico Fellini tarafından yazılan ve yönetilen film aslında sadece Satyricon ismi ile izleyici karşısına çıkmaya hazırlanmış ancak Gian Luigi Polidoro’nun 68 yapımı filmi ile aynı ismi taşıdığı için beyazperdede Fellini-Satyricon ismi ile izleyiciyle buluşmuştur. Fellini tarafından yönetilen film, Petronius’un ünlü düz yazı ve şiir karışımı eseri Satyricon’un bir uyarlamasıdır. Filmde İsa öncesi Roma ve Roma’nın ihtişamlı hayatı yansıtılmaktadır. Bu şaşalı hayat içerisinde ise Fellini’nin kamerasının odak noktası eşcinsel bir çifttir. Bu çiftin hikayesi anlatılırken kamerada olanlar izleyici için her zaman bir soru işareti, kafa karışıklılığı ve bilinmezlik taşır. Bu haz dolu ve aynı zamanda bilinmezlik dolu komedyanın başrollerinde ise Martin Potter, Hiram Keller, Max Born, Magali Noël, Capucine ve Alain Cuny yer almaktadır.

The Color of Pomegranates (1969)

the-color-of-pomegranates-filmloverss

Bir ozanın hayatından yola çıkarak çekilen bir filmin şiirsel ve anlaşılması güç olmasından daha mantıklı bir şey olabilir mi? Elbette ki hayır, ki hele bu film mükemmel renklere ve usta duygusal aktarımlara ev sahipliği yapıyorsa. Ermeni şair Sayat Nova’nın hayatının anlatıldığı bu biyografi detayları taşıyan film aynı zamanda şairin şiirlerinden yola çıkarak yönetmeni Sergei Parajanov tarafından senaryosu kaleme alınmış bir film. Filmde Sofiko Chiaureli birçok karaktere bürünmesi filmi boyutsal anlamda bir dairesellik içerisinde eritiyor ve filmi birçok duyunun ötesine taşıyor. Filmin sinematografisi Suren Shakhbazyan tarafından yaratılırken, sahnelerin arkasında yatan masalsı hava ile beraber filmi izleyen izleyici bir büyü etkisine kapılıyor ancak bu büyü ile beraber de zihninde cevabı olmayan sorular meydana geliyor.

Auch Zwerge haben klein angefangen – Even Dwarfs Started Small (1970)

Even Dwarfs Start Small

Werner Herzog tarafından yapımcılığı, senaristliği ve yönetmenliği yapılmış film Auch Zwerge haben klein angefangen – Even Dwarfs Started Small insanlığın doğasının ve yarattıkları ile yaptıklarının eleştirisinin sinema tarihindeki en iyi temsillerinden biridir. Filmde gözlerden uzak ve tam olarak ne yapıldığı bilinmeyen bir enstitü vardır. Buradaki cüceler kendilerine iyi davranılmadığını düşünerek yönetici olan cücelere isyan ederler. Bu isyanla beraber insanın içindeki en vahşi, en hırçın taraflarını ortaya çıkarırlar. Artık bu isyan eden cüceler çevrelerindeki yaşayan her canlıya karşı bir öfke ve güç kazanmışlardır. Bu güç ile beraber hayvanlara işkence etmeye başlarlar, binaları veya eşyaları değil saksıları ve sökülmüş palmiyeleri yakmaya başlarlar. Herzog imzalı insanlık eleştirisi film her saniyesinde bir gizem yaratmıştır.

L’éden et après – Eden and After (1970)

eden-and-after-filmloverss

Alain Robbe-Grillet’in yazıp yönettiği film L’éden et après – Eden and After filminin başrollerinde Catherine Jourdan, Pierre Zimmer, Richard Leduc ve Catherine Robbe-Grillet yer alır. Filmde ilk başlarda bir gizem havası hakim değildir. Bir grup genç hayatlarının boşluğundan ve heyecansız ruhlarından sıkılmışlardır. Okulun karşısında yer alan Cafe Eden’da kendilerinden uzaklaşırlar. Aynalarla ve ışıklarla döşeli bu kafede yarattıkları oyunları oynarken her seferinde ölen birinin cenazesini gerçekleştirirler. Ancak bir gün yaptıkları tüm ritüelleri kesen bir adam kafeye gelir. Bu adam bu gençlere Tunus’ta öğrenmiş olduklarını öğretmeye başlar ve tam da bu noktada filmde bir kırılma gerçekleşir. Film artık kısa hikayelere dönüşür ve bu hikayeler gerçekte yaşanıyor mu yoksa halüsinasyon mu ikilemi izleyiciye kalır.

Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi