Not defterinin önceki yazısında Nuri Şimşek evde film izlemekle sinemaya gitmek arasındaki ilişkiyi irdelemiş ayrıca sinema salonlarının AVM içlerine hapsedilmesinden dem vurmuştu. Ben de özellikle sinema salonlarıyla ilgili Nuri’nin üzerinde durduğu konuyu bıraktığı yerden devralarak naçizane tarih ve sosyoloji okumalarıyla gelecekte bizleri neyin beklediğine dair bir düşünce geliştirmeye çalışacağım.

1950 yılında ekonomi politikası olarak liberalizmi savunan Demokrat Parti’nin başa gelmesiyle birlikte o sırada gelişmiş ülkelerde büyük bir bunalımda olan modernizm düşüncesi sosyokültürel anlamda Türkiye’ye giriş yapmış oldu. Zaten tarihsel sebeplerden dolayı modernizmin getirdiği yatırım projeleri için büyük bir potansiyel oluşturan Türkiye kısa sürede modernizm fikrini benimsedi ve uygulamaya başladı. Ayrıca yine bu dönemde bu dışa açılmayla birlikte sinema ülkemizde giderek artan bir önem kazanmaya başladı. Neticesinde irili ufaklı birçok kasabada açık hava sinemaları açıldı. İstanbul, İzmir, Ankara gibi şehirlerde tamamen kendilerine has dokuları ve ruhları olan eşsiz sinema salonları kuruldu. Tüm bu gelişmelerin beraberinde sinema halk nezdinde müthiş ilgi gören bir kültürel faaliyet haline geldi. Ardından siyasi sebeplerden oluşan bunalım ve teknolojik gelişmelerle önce kasabalardaki sinemalar kapandı ardından da büyük şehirlerdeki bireysel sinemalar büyük firmaların boyundurluğu altına girmeye başladı. Ve en nihayetinde, günümüzde sinema salonları avm gibi büyük bir imtihanla karşı karşıya.  Peki bu gelişmelerin ışığında gelecekte bizi ne bekliyor? Burada özellikle emek sineması üzerinden ufak bir tarih okumasıyla, mevcut gelişmeleri ve ötesini anlamak için modernizmin 1860’larda doğup 1970’lerde terkedilmeye başlandığı Avrupa’daki gelişmelere göz atmak yerinde olacaktır.

19. Yüzyılın sonunda birbiri ardına gerçekleşen çığır açıcı teknolojik gelişmelerle birlikte artık aynı işi bir insana göre çok daha hızlı ve başarılı bir şekilde yapabilen makineler üretilmeye başlandı. Bu tam anlamıyla makineleşme dönemiydi ve insanların zamanla her şeyin, planlanmış bir şekilde makineler tarafından yapılacağını düşünmeye başlaması uzun sürmedi. Fakat buradaki esas sorun makinaların temelinde yatan yaratamama ve duygusal bağ kuramama olgusunun tümden görmezden gelinmesi oldu. Bunun toplum üzerindeki etkisiyse mimar, mühendis ve sanatçıların her şeyin planladığı eserlere yönelmesiyle birlikte ortaya çıktı. Çünkü tarihsel gelişmeler boyunca her bina, her tasarım eskiyle iç içe ilerliyordu ve bu modernizm düşüncesine aykırıydı. Çünkü her şeyi planlamak için her şeye tam hakimiyet sağlamanız gerekir. İşte bu noktada modernizmin yıkıcı yüzü kendini gösterdi. Modernistlerin bu durum karşısındaki tepkisi yaratıcı yıkım kavramı olmuştu. Bizde daha çok kullanılan anlamıyla kentsel dönüşüm. Yani eskiyi tamamen yıkarak yerine tam hakimiyet sağlanmış bir şekilde, tamamen planlı yeni bir şey inşa etmek. Bu düşünce 20. Yüzyılında başında Avrupa’da büyük bir yıkıma yol açtı ve nihayetinde 1970’lı yıllarla birlikte artık bu fikrin yanlışlığı gün yüzüne çıkmaya başladı. 1980’lerse sonunda modernizm düşüncesinin terk edildiği bir dönemdi. Çünkü planlamanın temelinde yatan diyalektik düşünce öngörülemezlik karşısında tamamen çökmüş durumdaydı. Peki modernizmin yerini ne aldı? Yaratıcı yıkım terk edilerek yerine eklemlenme fikri geldi. Bu, var olanı olduğu gibi koruyup yenisini ona eklemeye dayanan bir kavramdı. Birleşmeden farklı olarak eklemlenmede hem eski hem yeni olan, özelliklerini beraber gösteriyordu. Ayrıca planlama yalnızca mevcut yapılana dairdi, var olan üzerinden öngürülemezlik temel alınıyordu. Bu modernizmdeki çoğunluğun tersine çokluğu ortaya çıkaran bir düşünceydi. Maalesef Avrupa’da modernizmin terk edildiği bu yıllar ülkemizde bu düşüncenin zirve yaptığı bir döneme denk geliyor ve hala öyle. Bugün sinema salonlarımızın karşı karşıya kaldığı yıkım ve yerine avm üzerinden yenisini inşası modernizmin karanlık yüzünün gölgesi olarak hala üzerimizde dolanıyor.

İşte tam da burada Emek sinemasının başına gelen budur. Peki bu noktanın, yani modernizm fikrinin sonrasına dair ne söyleyebiliriz? Günümüz modernizminde makineleşme yerini otomatikleşmeye bıraktı fakat aynı hataları devam ettiriyor. Avmlerin içindeki, yalnızca film izleme eylemine odaklanan dev sinema salonlarının temeli olan otomatikleşme hiçbir zaman yaratma ve duygusal bağ kurma başarısını gösteremeyecek. Belki Türkiye nezdinde avm sinemalarının daha ömrü var fakat genele baktığımızda sonları gözüküyor. Çünkü şu an işleyen, modernizmi kuran ve onun kendi kendisini yok etmesi üzerine postmedernizme evrilen sistem bunu bir zorunluluk olarak gerçekleştiriyor. (Burada özellikle belirtmek gerek ki sinemaların avmlere yem edilmesi konusunda yapılacak mücadelede genel bir sistem eleştirisinin bizlere bir getirisi olmayacak. Yapılması gereken sistemin zaten zamanla evrileceği seviyeye bir an önce ulaşması için yerel direniş seçeneklerini değerlendirmektir.) Yani devrimsel bir şey olupta bunlar kapanmayacak, hayır. Sadece sonunda tüketebileceklerinin sonuna gelecek ve kapanmak zorunda kalacaklar. İşte bu aşamada teknolojik gelişmeler tarihi sinemalarla eklemlenerek mevcut durumda yeniden ortaya çıkacak. Fakat burada sorun bu dönüşümün sonu gelene kadar tarihi sinema salonlarını koruyabilmek. Çünkü bu tek tek çokluk oluşturan sinemalar, hepsi birbirinin aynısı olan çoğunluk karşısında, modernizm terk edilene kadar mevcut kavramsal yapısından dolayı güçsüz kalacaktır.

Gelecek biricik anlamda çokluk oluşturan her biri ayrı ruha sahip tam donanımlı bu sinema salonlarında yaşanacak. Eğer o gün geldiğinde büyük bir boşlukla karşılaşmak istemiyorsak elimizi taşın altına koyup bu zor günlerinde onlara yardım etmeliyiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi