Yılın en önemli sinema etkinliği olan ve bu yıl 34.sü düzenlenen İstanbul Film Festivali her zamanki gibi yine oldukça zengin bir seçkiyle bizleri karşılamaya hazırlanıyor. Öyle ki festival süresince 200’den fazla film gösterilecek. Haliyle bu filmler arasından seçim yapmak da tahmin edersiniz ki çok zor. Bunun için geçtiğimiz günlerde Filmloverss yazarları olarak sizlere 50 filmlik bir öneri listesi hazırlamıştık. Ama bu genel önerilerin dışında bazı sinefillerin festivalden beklentisinin çok daha farklı olduğunu da biliyoruz. Nihayetinde İstanbul Film Festivali yalnızca önemli filmleri Türkiye’de ilk kez göstermekle kalmıyor aynı zamanda muhtemelen bir daha Türkiye’de gösterim şansı bulamayacak bazı cevherleri de bizlere sunuyor.

Bu konudaki sıkıntıysa zaten haklarında neredeyse hiçbir şey bilinmeyen bu filmlerle ilgili bir önerinin veya yol göstericinin pek olmaması. İşte bunun için sizlere, film festivallerinin arşivlerini didik didik edip eleştirmenlerin görüşlerini değerlendirerek 10 filmden oluşan, sinefillerin kaçırmaması gereken bir liste hazırladık.

Ama listeye geçmeden önce özellikle bu, sinefillere özel filmlerle ilgili birkaç kelam etmek istiyorum. Çünkü en belirgin şekilde sinema dünyasında gördüğümüz, ama diğer akademik ve sanatsal alanlarda da kendini gösteren bir mesele, taşıdığı öneme rağmen sıklıkla bugüne kadar olduğu haliyle görmezden gelinmeye devam ediyor. Bu, temel olarak bilgi ve varlığın doğası ile ilgili olduğu için daha çok felsefi alanda tartışılmasına karşın sanatsal alana da artık yavaş yavaş taşınmaya başlandı. Meselenin düşünsel alandaki konusu çok uzun olduğu için kısa özetler halinde ilerleyerek bu konuda belirli bir bakış açısı kazanmayı amaçlıyorum.

Rönesans’ın en önemli figürlerinden olan ve aynı zamanda siyasal bilimlerin de kurucusu sayılan Floransalı Niccolò Machiavelli, özellikle en çok anıldığı siyasal bilim alanındaki çalışmalarında çok önemli bir düşünce atar ortaya: “İnsanlar (toplum) için bir şeyin nasıl olduğu değil, nasıl göründüğü önemlidir.” Machiavelli’nin bu sözü 1600’lü yıllarda söylediğini özellikle hatırlatmak istiyorum ki günümüz çerçevesinde bir benzerlik kurma hatasına düşmeyelim. Çünkü düşünürün genel dizgesi içinde bu sözün anlamı; insanlar için önemli olan bir bilgiyi elde etmek değil, onu anlayabilmektir, olarak özetlenebilecek bir kavrama işaret eder. Michel Foucault Bilginin Arkeolojisi adlı kitabında, gerçekten de tarih boyunca insanların Machiavelli’nin ortaya koyduğu şekilde düşündüklerini ve hareket ettiklerini ortaya koyar. Bu yüzden de var olan tarihi, bilimsel ve sanatsal bilgilerin aslında insanların anladığı şeklilye oluşturulduğunu bunun sonucunda da ideolojik olduğunu söyler.

Bu bahsettiğimiz meseleyle ilgili olarak değerlendirmemiz gereken ve aslında bu konuyla doğrudan ilişkili olan ontolojik (varlıkbilim) tarafta ise özellikle Alman düşünür Martin Heidegger’in ortaya koyduğu felsefi dizge önemlidir. Sanat üzerine de birçok çalışması olan Heidegger, ontolojik çalışmasını yürütürken “varlık” kelimesi yerine “var olan” kelimesini kullanır, “orada veya burada var olan”. Heidegger’in burada vurgulamaya çalıştığı şey; varlığın aslında onu kavrayan kişi olarak insanla, bilginin doğası üzerinden kurduğu gerilimli ilişkidir. O yüzden varlıktan bahsetmez, çünkü “ben” var etmediği (kavramadığı ya da az önce Machiavelli’de bahsettiğimiz şekilde anlamadığı) sürece bir varlıktan söz etmek mümkün değildir. Bu yüzden (Yine Heidegger gibi varoluşçu bir düşünür olan) Jean-Paul Sartre felsefi dizgesinin özeti olarak şu meşhur sözü söyler: “Varlık özden önce gelir.” Yani varlığı var eden aslında “ben” yani insandır.

Şimdi bu, varlık ve var olan fikri üzerinden Machiavelli ve Foucault’nun bilgi üzerine ortaya koyduğu düşüncelere geri dönecek olursak oldukça çarpıcı bir durumla karşılaşmış oluruz. Aslında bizim tarihe dönük bilgilerimiz gerçeğin değil gerçek olduğunu düşündüğümüz şeylerin tarihidir. Yani Foacault’nun söylediği şekilde olanı, bu bahsettiğimiz ontolojik meseleyle birleştirdiğimizde: “Tarih (Biz burada sinema tarihi diyebiliriz.) varlıkların değil var olanların tarihidir.” Bunu özellikle yazımızın başında bahsettiğimiz filmler ilgili olarak, muhtemelen bir daha Türkiye’de gösterim şansı elde edemeyecekleri meselesiyle düşündüğümüzde; onların var olmayan yani bir varlık olarak kalmalarının, sinema tarihinde yer edinemeyecek olacakları anlamına geldiğini hemen anlayabiliriz.

Bu duruma çözüm olarak Sartre, bu bahsettiklerimizin de bir var olan haline getirilmesini önerir ki bizim burada yaptığımız da ilk başta buna benziyormuş gibi görünür ama aslında durum tam tersidir. Hala hayatta olan ve özellikle Foucault üzerine çalışamalarıyla tanına Fransız düşünür Paul Veyne bu çözüm yolu üzerinden Sartre’ı eleştirir. O, varlıkların var olan haline getirilmesinin, meseleyi yalnızca yüzeysel olarak çözeceğini oysa var olanın ideolojik temelinden doğan sıkıntının hala çözümsüz kaldığını söyler. Bu yüzden Vayne’e göre çözüm olarak varlıkların var olan haline getirilmesini değil, var olanların varlık haline getirilmesi gerektiğini söyler. Burada Veyne’in kast etmeye çalıştığı şey de aslında yine Sartre’ın dediği şekliyle varlıkları var olan haline getirmektir. Fakat bunu varlıkları var olan haline getirip, böylece var olanı aslında varlık haline dönüştürmek için yapmayı amaçlar.

Son kısımda biraz karışık bir hale gelmiş olsa da özellikle şimdi sinema üzerinde örnek verdiğimizde olayı daha iyi anlayabileceğiz. Burada Veyne’in söylediği şekliyle yapmamız gereken; bu bahsettiğimiz, bir anlamda sinema tarihinde kendine yer bulamamış filmlerin değerini ortaya çıkararak, aslında sinema tarihindeki değerli dediğimiz filmlerin ne kadar değersiz olduklarının ortaya konmasıdır. Fakat buradaki önemli olan mesele şu ki, hiçbir şekilde bir film değersizleştirilmiyor yalnızca diğer değerlilerin yanında bu önemli diye bahsedilen filmlerin aslında belirtildiği değerde olmadığı ortaya konuyor.

Burada, bu konuda aslında çok önemli olan bir mesele de var. Heidegger’den bahsederken sanat üzerine çalışmalarının da olduğnu söylemiştik. Bu çalışmalarında Heidegger sanatı epistemolojik (bilgibilim) olarak değil ontolojik (varlıkbilim) olarak ele alır. İnsanların sanat eserleriyle özdeşlik kurmalarını da bununla açıklar. Aslında izleyici kendi varlığıyla ilgili olarak bir eserle ilişki kurar, bu yüzden sanat aynı zamanda varoluşmuzla ilgili bir mesele haline gelir. Bunun konumuzla alakası ise sinema tarihinde kendine yer bulamayan filmleri “var olan” haline getirme meselesinde kendini gösterir. Sanatın bu, seyirciyle onotolojik anlamda kurduğu özdeşlik meselesi, insan psikolojisini anlamaya yönelik çalışmalarda oldukça farklı düşüncelerin de ortaya çıkmasını sağlar. Örneğin bunlardan en ilginç olanı (aynı zamanda tam da bizim konumuza giren) insanların unutulma korkusu ile sanat arasında kurduğu ikili ilişkidir. Burada insanların, başkalarının bilmediği eserleri keşfetmekten haz almasını, aslında eserle özdeşlik kurarak kendi içinde barındırdığı unutulma korkusunu yenme çabası olarak açıklayan bir psikolojik teori vardır. Bu yüzden insanlar bu, daha önce fark edilmemiş (varlık olarak kalmış) eserleri büyük bir arzuyla var olan haline getirirler. Hatta bu ortaya çıkardıkları ve hak ettiği değeri verdikleri eser popüler olduğunda artık o eserden soğurlar. Çünkü o eseri var etmek için temel dürtü olan unutulma korkusu, eserin unutulma tehlikesi ortadan kalktığı için kaybolur ve seyirci ile eser arasındaki özdeşlik bozulur.

Tüm bu bahsettiklerimizden sonra bir sonuca bağlayacak olursak; zaten bizler varoluşumuzdan gelen bir doğayla unutulmuş eserleri ortaya çıkarmaya (varlıkları var olan yapmaya) arzu duymaya doğru yönelmekteyiz. Ama burada önemli olanın, bunu ideolojik bağlamında kopararak, diğer var olanları varlık haline getimek için yapmak en önemli mesele olarak önümüzde duruyor. İşte tüm bu düşünsel temel  ve çabalarımız konusunda bizlerin en çok elini kolunu bağlayan mesele olan, sanat eserinin ulaşılabilirliği meselesi de en azında bir noktaya kadar festivaller ve onların bu amaca yönelik seçkileri sayesinde çözülmüş oluyor. Bu açıdan İstanbul Film Festivali ve bizlere sunduğu seçki oldukça önemli. Bizim burada yaptığımı Sinefillere Özel 34. İstanbul Film Festivali Önerileri listesi de küçük ama değerli bir çaba.

201511107_1_IMG_FIX_700x700

SEDEF DÜĞME

Yönetmen: Patricio Guzman

Şili’nin son dönemde çıkardığı en önemli belgesel yönetmenlerin olan Patricio Guzmán’ın son filmi festivalin kesinlikle kaçırılmaması gereken belgesellerinden biri. 2010’da çektiği, Cannes’da gösterilen ve Toronto’da en iyi belgesel ödülü alan Nostalgia de la luz (Işığa Özlem) ile son dönemlerin en iyi işlerin birini ortaya koyan yönetmenin son yapımı da yine oldukça ilgi çekici duruyor. Özellikle belgesel filmi kuramı konusuna kafa yoran Gunzman’ın eserleri, anlamak veya öğretmekten ziyade fark ettirmek üzerine kurulmasıyla oldukça farklı bir şekilde konumlandırıyor kendini. Buradaki fark ettirmek, birbirinden farklı meseleleri birbirinden farklı bakış açılarıyla sunarak ortaya salt bir görüş atmadan seyiriciyi düşünmeye itmesiye alakalı olduğu için yönetmenin bu zengin kuramsal temeli, her yeni çektiği filmde bizleri yeniden heyecanlandırmayı başarıyor.

Bir önceki belgeseli Işığa Özlem’de çölün ve bu çölde yitip gidenlerin hikâyesini anlatan Şilili yönetmen Patricio Guzman, bu kez dünyadaki yaşamın temel kaynağı olan suyun hafızasına kulak veriyor. Sedef Düğme, okyanusta bulunan iki gizemli düğmenin hikâyesini kovalarken Şili topraklarının karanlık geçmişine, Pinochet’nin diktatörlüğüne ve “beyaz adam”ın lanetine rol biçiyor; geçmişin hayaletleriyle cebelleşiyor. Belgeseli Guzman’ın “hafıza” ve “geçmiş duygusu” üzerine yazdığı bir makale film olarak nitelemek de mümkün.

4 Nisan 11:00 Atlas / 5 Nisan 13:30 Rexx / 16 Nisan 16:00 FKM

KAYDET, BEN BİR ARABIM

Yönetmen: Ibtisam Mara´ana Menuhin

Dünya çapında büyük bir saygınlığa kavuşmuş olan ve 2008’de kaybettiğimiz Filistinli şair Mahmut Derviş’in hayatının anlatıldığı belgesel birçok açıdan çok değerli bölümleri içinde barındırıyor. Şairin yakın dönem siyasi tarihinde önemli bir figür oluşu, bunun yanı sıra bir şair olarak sanatçı kişiliği ve belki de belgeselin en dikkat çekici kısmı olan Derviş’in İsrailli bir kadına gönderdiği aşk mektuplarının ortaya çıkması, filmin büyük bir ilgi uyandırmasını şimdiden sağladı. Ayrıca belgeselin politik olarak takındığı tavrı Mahmut Derviş üzerinden kurması oldukça önemli bir özellik. Bu açıdan aslında filmin adı dahi şairin bir eserinden geliyor: Kaydet; ben bir arabım… kart numaram elli bin… sekiz çocuğum var… dokuzuncusu önümüzdeki yaz geliyor. Kızdın mı… Kaydet; ben bir arabım… (..) ama lütfen yaz… her şeyden öte… kimseden nefret etmem ben…

Şair ve efsane Mahmud Derviş’e çok özel, alışılmadık bir yönden bakıyor bu belgesel: Yapıtlarını etkileyen, âşık olduğu kadın açısından. 1964’te, askeri yönetim sırasında, Derviş Tamar Ben-Ami adında İsrailli Yahudi bir kadına âşık olur. İbranice yazışmaları ve aşk mektupları yıllarca Ben-Ami’de saklı kalır. Şiirleri, arşiv görüntüleri, özel röportajlar sayesinde Filistin halkının sözcüsü ve ulusal şairi kabul edilen Derviş’in iç dünyasını, sanatını ve sürgün günlerini daha iyi anlıyoruz.

4 Nisan 11:00 Rexx 2 / 6 Nisan 11:00 Rexx 2 / 18 Nisan 16:00 Atlas 2

ŞİDDET

Yönetmen: Jorge Forero

Jorge Forero’nun hem yazıp hem de yönettiği bu ilk filmi özellikle deneysel yaklaşımıyla oldukça dikkat çekiyor. Farklı hikayleri şiddet teması çerçevesinde kesiştiriyor olması dahi daha en başından birçok derinlikli söylemin var olacağını ortaya koyuyor. Şiddetin varoluştaki yerinden bunun insan olmayla ilişkisi zaten akademik alanda da uzun süredir var olan bir tartışma. Yönetmen bu açıdan sanatın olanaklarını da kullanarak yeni bir bakış açısı getirebilecek bir eserle bizleri karşılamaya hazırlanıyor.

Kolombiyalı Jorge Forero’nun bu ilk filmi, birbirinden karanlık üç şiddet öyküsü anlatıyor. İlki ormanda, ikincisi şehirde, üçüncüsü de bir askeri üste geçen üç hikâyenin kesişim kümesinde vahşet var. Forero’nun Kolombiya’da geçen filminde şiddet “hiçbir yerden”, “hiçbir şey”den ve “hiçbir nedenden” doğuyor. Şiddet, hikâyesini anlattığı karakterlerin kendisinden ziyade şiddetin var olma biçimleriyle, etki kuvvetiyle ve kaçınılmazlığıyla ilgileniyor; süregelen bir savaşım ortamındaki “erkek”in direnişini ve boyun eğişini filme alıyor.

4 Nisan 13:30 Rexx 2 / 5 Nisan 21:30 Beyoğlu / 14 Nisan 16:00 Atlas 2

HER YER YENİDEN YEŞERECEK

Yönetmen: Ermanno Olmi

Özellikle 1961 yapımı Il Posto ve Cannes’da Altın Palmiye kazanan 1978 yapımı L’albero degli zoccoli filmleriyle tanınan efsane yönetmen Ermanno Olmi ilerleyen yaşına rağmen hala film üretmeye devam ediyor. Öyle ki bu yıl festivalde gösterilecek Her Yer Yeniden Yeşerecek filmi tam 83 yaşında olmsına rağmen çekti. Bu açıdan yönetmenin hala anlatacak dertleri olduğu aşikar. Zaten önceki başarılı eserlerini göz önüne aldığımızda heyacanlanmamak elde değilken bir de yönetmenin görüp geçirdiği onlarca yıldan sonra ortaya koyduğu değerli düşüncelerini görmezden gelmek herhalde büyük bir kayıp olur.

“Savaş, dünyayı gezen ve durmak bilmeyen çirkin bir canavar.” Kuzeydoğu cephesinde, Altopiano’da, 1917’nin son muharebelerindeyiz. Hikâyemiz bir gece boyunca geçiyor. Siperler karla kaplanmış; düşman öyle yakında ki neredeyse nefes alışları duyulacak… Bir anlığına ateş kesiliyor; askerler hasta, yaralı, yorgun… Ve sonra, huzur dolu dağlar yine insanlara mezar oluyor… Dünyanın en saygın yönetmenlerinden, büyük usta Ermanno Olmi’nin, 100. yılında Birinci Dünya Savaşı’nın gerçek dehşetini anlattığı, oğlu Fabio’nun da görüntü yönetmenliğini üstlendiği bu film, Olmi’nin babasının gerçek hikâyesini anlatıyor.

4 Nisan 16:00 Feriye / 6 Nisan 13:30 Beyoğlu / 19 Nisan 11:00 Rexx

142341172-b2826746-6b06-44f1-8db3-90c4d0991b3a

HAİTİ´DE CİNAYET

Yönetmen: Raoul Peck

Günümüzde gelişen dijital teknolojiler ve iletişim olanakları sayesinde artık sinema tamamen evrensel bir hale gelebildi. Bu sayede artık, Batı tarafından görece geri kalmış kabul edilen bölgeler veya ülkelerle ilgili hikayeleri Batılıların gözlerinden ve bakış açılarından değil oranın yerel halkından dinleyebiliyoruz ki bu her açıdan insanlık adına çok büyük bir gelişme. Bu açıdan Haiti’de Cinayet gelişen sinemanın en güzide örneklerinden biri. Bir yandan Haiti’nin ekonomik ve kültürel geçmişine atıflarda bulunurken bir yandan da felsefi bir alt metin üzerinden hikayeyi değerlendirmeye çalışan yönetmenin son filmi oldukça dikkat çekici.

4 Nisan 11:00 Beyoğlu / 11 Nisan 19:00 FKM / 17 Nisan 16:00 Rexx 2

GÜZEL GENÇLİK

Yönetmen: Jaime Rosales

Daha önce çektiği birçok filmi Cannes’da gösterilen İspanyol yönetmen Jaime Rosales, son filmiyle oldukça sağlam bir sistem eleştirisi getirmeye hazırlanıyor. Cannes’da bir ödül bir de adaylık elde eden film, yönetmenin yenilik arayışıyla harmanlanan sinemasına giriş yapmak için oldukça ideal.

Natalia ve Carlos 20’li yaşlarının başında iki sevgili… Geleceğe umutla bakmak istiyorlar ama ekonomik krizin etkisi altındaki İspanya’da bu pek mümkün değil. Üstelik Natalia hamile olduğunu fark ettiğinde işler daha da zorlaşıyor. Genç anne adayı zor bir karar alıp, çocuğu dünyaya getiriyor. Amatör bir porno çekmek, para kazanarak düze çıkmanın kolay bir yolu gibi görünüyor. Bu toplumsal gerçekçi dram, gençlerin dünyasına eğilirken, yer yer dijital medyadan da faydalanarak ilginç bir anlatım yakalıyor. Yönetmen Jamie Rosales, gençliğin umudunun yoksullukla nasıl darmadağın olduğunu etkileyici bir şekilde anlatıyor.

5 Nisan 11:00 Rexx  2/ 11 Nisan 16:00 Beyoğlu / 16 Nisan 13:30 FKM

SAVAŞ KİTABI

Yönetmen: Tom Harper

İngiliz senarist ve aynı zaman televizyon programları için de metin yazarlığı yapan Jack Thorne’un senaryosunu yazdığı film tek mekana yakın yaklaşımıyla, teatral bir eser olarak oldukça dikkat çekiyor. Kubrick’in Dr. Strangelove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb eseriyle taşıdığı benzerlik üzerinden bolca diyalogların olduğu yapım, politik alanadan insani tartışmalara kadar birçok meseleye doğrudan müdahil olarak bir şeyler söylüyor.

Güney Afrika’da patlayan nükleer bir silah uluslararası bir saldırı gibi görününce, dokuz kamu görevlisi stratejilerini belirlemek üzere bir hükümet binasında bir araya gelir. Britanya’nın bir uluslararası nükleer saldırıya karşı tepkisine dair kararlar almak için art arda üç gün toplanırlar. Gerçeği katılımcılardan sadece ikisi bilmektedir: Ülke gerçekten de gizli bir nükleer tehditle karşı karşıyadır ve verecekleri teorik yanıtlar  zannettiklerinden daha çabuk gerçeğe dönüşebilecektir. Rotterdam Film Festivali’nin açılış filmi olarak gösterilen Savaş Kitabı, kaynama noktasına ulaşan, tüyler ürperten bir savaş oyununu, varsayımsal bir küresel krizin tırmanışını ve hükümet görevlilerinin kararlarının gerçek değerinin ne olduğunu belgeliyor.

5 Nisan 19:00 Feriye / 7 Nisan 11:00 Atlas / 9 Nisan 13:30 Rexx

ÖLÜLER

Yönetmen: Lisandro Alonso

Bildiğiniz üzere bu yıl festivalde Issız Topraklar: Lisandro Alonso başlıklı bir retrospektif seçkisi var. Yönetmenin son filmi Jauja’nın da gösterime girmesi şerefine önceki filmlerinin de gösterileceği bu bölüm, özellikle yönetmenin filmlerine ulaşmanın oldukça zor olduğu düşünüldüğünden kesinklikle altın değerinde. Yönetmenin sinemasına giriş yapmak içinse Ölüler filmi birebir.

54 yaşındaki Vargas, cezasını çekmiş ve mahkûmiyet sürecini tamamlamıştır. Salıverildiği Corrientes’ten yola çıkarak, artık yetişkinliğe adım atmış olan kızını görmek için çok uzak bir bölgeye seyahat etmesi gerekmektedir. Ancak bu zorlu yolculuğu başarıyla tamamlayabilmesi için doğayla gizli bir antlaşma imzalaması ve her adımının hesabını yapması gerekmektedir. Lisandro Alonso, içine kapanık bir adamın yolculuğunu anlattığı filmi Ölüler’de sinemasının bayrak özelliklerinden birini iyiden iyiye keskinleştiriyor: Sükûnet…

5 Nisan 19:00 Beyoğlu / 7 Nisan 13:30 Feriye

CannesHermosaJuventud

KIZIL AMNEZİ

Yönetmen: Wang Xiaoshuai

Daha önceki naif olarak değerlendirebileceğimiz filmlerinden sonra oldukça merak uyandıran bir psikolojik gerilimde geri dönen Çinli yönetmen Wang Xiaoshuai’nin son filmi Kızıl Amnezi özellikle taşıdığı politik göndermelerle de dikkat çekiyor. Venedik Film Festivali’nde Altın Arslan’a da aday olan film, özellikle Çin’deki otoriter baskı sebebiyle adından oldukça söz ettirebilecek gibi duruyor.

Pekin Bisikleti, Şangay Düşleri ve 11 Yaşındayım gibi filmleriyle tanıdığımız Wang Xiaoshuai bu kez alışılmadık bir gerilim filmiyle karşımızda. Emekli ve dul bir kadın olan Deng’in gündelik rutini, yaşlı annesi ve oğullarıyla ilgilenmekten ibarettir. Her ne kadar artık çoktan birer yetişkin olan oğulları başka şeylerle meşgul olması için ısrar etseler de kadının inadını kıramazlar. Oğullarının yapamadığını, bir yabancıdan gelen telefonlar başarır. Deng’in düzenini alt üst eden bu rahatsız edici müdahalenin kaynağı kimdir? Xiaoshuai, bellek üzerine kurulu bu hikâyeyle Çin’in yakın tarihine bakıyor.

4 Nisan 16:00 Rexx 2 / 5 Nisan 21:30 Feriye / 14 Nisan 11:00 Beyoğlu

NED RIFLE

Yönetmen: Hal Hartley

Öneri listemizde hemen her coğrafyadan ve tarzdan filmleri ele aldığımız belki dikkatinizi çekmiştir. Bu açıdan bir Amerikan Bağımsızı’ndan bahsetmemek büyük bir eksiklik olur. Tüm dünyaya namı yayılmış Hollywood’tan bağımsız olarak ortaya çok güzel işlerin çıktığı bu alanda özellikle ortaya koyduğu sıra dışı işlerle tanınan Hal Hartley’in son filmi özellikle hikayesi ve oyunculuklarıyla ön plana çıkıyor.

Amerikan sinemasının bağımsız damarının kendi ekolünü yaratmış isimlerinden Hal Hartley’nin Henry Fool ile başlayıp Fay Grim ile devam eden üçlemesini tamamlayan yeni filmi Ned Rifle, yönetmenin sinemasının tüm özelliklerini bünyesinde barındıran bir dram. Hikâyenin odağındaki Ned, annesinin hayatını bir kâbusa çeviren babasını öldürebilecek kadar bilenmiş bir karakter. Ancak başına musallat olan Susan, Ned’in planlarını boşa çıkarmaya kararlı. Ned Rifle, Hartley’nin Amerikan toplumuyla süregelen derdini iyiden iyiye keskinleştirdiği bir bağımsız yapım.

5 Nisan 11:00 Rexx / 9 Nisan 13:30 Feriye / 12 Nisan 13:30 Atlas

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi