Sondan başlayalım: Michael Moore, Şimdi Nereyi İşgal Edelim? – Where To Invade Next’in son sahnesinde Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günlere geri dönüyor ve isyan hareketini üç kelime ile özetliyor: “Çekiç, keski, indir”. Moore sanki bu kelimelerle biraz da kendi sinemasına atıfta bulunuyor. Bir engel varsa onu mümkün olduğunca parçala, yok et ve hedefine ulaş. Muhafazakar kesim dışında solcuların da bir kısmının nefretini kazanan bu yaklaşım –beğenip beğenmemek size kalmış-, ele aldığı konuyu kendi görüşleri doğrultusunda manipüle etmeyi, ayrıntıları bir kenara bırakıp tek bir mesaja yoğunlaşmayı sağlayan bir süreç. Kimi muhafazakarlar bu sinema anlayışını çer-çöp bilgi içeren, kurguda çarpıtılmış bir gerçeklikle ön yargılı sonuçlara ulaşan bir belgesel türü olarak adlandırıyorlar; hatta adını da “schlockumentary” koyuyorlar. Bazı sinemacılar ise bu provokatif yaklaşımdan ötürü Moore’un mockumentary, yani sahte belgesel türüne daha yakın olduğunu savunuyorlar. Fakat bir noktada bu tartışma anlamsızlaşıyor; zira belgesel, zaten bir kurgudur. Filmin gerçeğe ne kadar yakın durduğu ya da böyle bir amacı olup olmadığı, sadece o filmi izleyerek anlamlandırılmayabilir. Hatta sosyal medya ile iç içe yaşadığımız ve geçenlerde yapılan bir araştırmada belirtildiği gibi çoğu haberi, içeriğine bakmadan paylaştığımız düşünüldüğünde Moore’un sunduğu ve “gerçekmiş gibi” görünen bilgileri hızlıca kabul etmek ya da arka planını araştırmak da izleyiciye düşen bir görev haline gelebiliyor. Bu noktada ancak, yönetmeni sevmek ya da ondan nefret etmek arasında gri bir noktanın var olmadığı sonucuna ulaşılabilir.

Michael Moore’dan Muzip Bir İşgal Denemesi

Şimdi Nereyi İşgal Edelim? – Where To Invade Next de o gri alanı bulamayacağınız filmlerden. Açılışı itibarıyla bile ilk 10 dakikada sevmek ya da nefret etmek arasında bir karara ulaşabiliyorsunuz. Moore, muzip bir biçimde hayali bir gündem yaratarak tüm ordu komutanları tarafından çağrıldığını ve kendisinden yardım istendiğini anlatıyor. Böylece dünya üzerinde bazı yerlere giderek, Amerika’da olmayan devlet uygulamalarını çalmayı; yani söz konusu ABD olduğunda “işgal etme”yi hedefliyor. Bu “işgal”, Moore’un her yere yanında götürdüğü ABD bayrağı ile cisimleşirken bunun yaratacağı milliyetçi ön yargı, bir öz eleştiri ile bertaraf edilmiş oluyor. Fakat yine de tamamen kesilip atılabildiğini söylemek mümkün değil; çünkü bir yandan da dünyadaki başarılı uygulamaların bir kısmının Amerikan orijinli olduğu vurgusu da hakim. Yani idealize edilenler ile yeni ve gerçek bir Amerikan rüyası yaratmanın mümkün olduğu söylenirken kavramın kendisi değil, sadece içeriği tartışmaya açılabiliyor. Moore hakim söylemi asla elden bırakmadan, sanki kendisini eleştiren kitleye de hitap etmeye çalışıyor.

Şimdi Nereyi İşgal Edelim? : Sosyolojik Analizi Az Bir Çözüm Paketi

Belgeselin dikkat çeken bir diğer özelliği de belirli konulara vurgu yapılması ve çok spesifik önerilerin sunuluyor olması. Örneğin; Portekiz’de iki polisle görüşme yapılarak idam ve işkencenin insanlık dışı olduğu söyletiliyor. Fakat akıllara bir yandan da daha geçen yıl çocuğunun önünde dövülen Benfica taraftarı bir babanın videosu geliyor. Yani ne Moore ne de videodaki örnek, bize kesin bir söylemi ya da doğruyu getirmiyor. Tıpkı Norveç’te “We Are The World” şarkısını söyleyen polislerle Amerikan hapishanelerinde mahkumlara işkence eden gardiyanların arka arkaya verilmesi gibi. Seçilen bölümler üzerinden “doğru”lara ve “olması gereken”lere vurgu yapılıyor bir anlamda. Filme sekanslar olarak değil de bir bütün olarak bakmak, daha anlamlı hale geliyor. Moore, The Guardian’a verdiği bir röportajda insanların kendisine “bugüne kadar hep yanlış giden şeyleri gösterdin ama çok az çözüm sundun” dediğini ve bu filmi “sorunlara bir cevap olarak çektiğini” söylüyor. Özellikle Fahrenheit 9/11’de gösterdiği belgelere ulaşma ve onları korkusuzca yayınlama üzerinden verdiği başarılı gazetecilik örneğinin üzerine Moore’un bu filmde yol gösterici bir önder pozisyonuna gelmeye çalıştığını görüyoruz. Yine provokatif, saldırgan ama bir yandan da daha sakin ve sohbet eder tarzda bir anlatımdan söz edebiliyoruz. Her yere sinen bu ikilem; filmin kendisini ciddiye alan bir çözüm paketi olarak mı, yoksa tamamen sarkastik bir yaklaşım olarak mı sunduğu sorusunu da akla getiriyor. Mesela Fransa’daki yemek sahnesinde Michael Moore’un küçük bir kıza Coca Cola uzatması ve kızın yoğun ısrar sonucu o kolayı içmesi, insanı “bu kültürel emperyalizmin bir zaferi mi, yoksa Moore’un yurt dışındaki uygulamaları ülkesine taşımak istemesi tersten bir kültürel emperyalizmi mi işaret ediyor?” gibi düşüncelere sevk ediyor… ve çoğu zaman da cevaplarla ilgilenmiyor!

Şimdi Nereyi İşgal Edelim? – Where To Invade Next, Moore filmlerine aşina seyirciler üzerinde çok büyük devrim etkisi yaratmıyor. Takdir edilecek araştırmacı-gazetecilik çabası da, sosyolojik arka planları görmezden gelerek yapılan tespitler de mevcut. Yönetmenin bakış açısını genişletmesi ve çözüm arayışını tüm dünyaya yayması ilgiye değer olsa da, “çekiç, keski, indir” yaklaşımının yine biraz fütursuzca işlenmesi filmin gücünü azaltıyor.

Sondan başlayalım: Michael Moore, Şimdi Nereyi İşgal Edelim? – Where To Invade Next’in son sahnesinde Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günlere geri dönüyor ve isyan hareketini üç kelime ile özetliyor: “Çekiç, keski, indir”. Moore sanki bu kelimelerle biraz da kendi sinemasına atıfta bulunuyor. Bir engel varsa onu mümkün olduğunca parçala, yok et ve hedefine ulaş. Muhafazakar kesim dışında solcuların da bir kısmının nefretini kazanan bu yaklaşım –beğenip beğenmemek size kalmış-, ele aldığı konuyu kendi görüşleri doğrultusunda manipüle etmeyi, ayrıntıları bir kenara bırakıp tek bir mesaja yoğunlaşmayı sağlayan bir süreç. Kimi muhafazakarlar bu sinema anlayışını çer-çöp bilgi içeren, kurguda çarpıtılmış bir gerçeklikle ön yargılı sonuçlara ulaşan bir belgesel türü olarak adlandırıyorlar; hatta adını da "schlockumentary" koyuyorlar. Bazı sinemacılar ise bu provokatif yaklaşımdan ötürü Moore’un mockumentary, yani sahte belgesel türüne daha yakın olduğunu savunuyorlar. Fakat bir noktada bu tartışma anlamsızlaşıyor; zira belgesel, zaten bir kurgudur. Filmin gerçeğe ne kadar yakın durduğu ya da böyle bir amacı olup olmadığı, sadece o filmi izleyerek anlamlandırılmayabilir. Hatta sosyal medya ile iç içe yaşadığımız ve geçenlerde yapılan bir araştırmada belirtildiği gibi çoğu haberi, içeriğine bakmadan paylaştığımız düşünüldüğünde Moore’un sunduğu ve “gerçekmiş gibi” görünen bilgileri hızlıca kabul etmek ya da arka planını araştırmak da izleyiciye düşen bir görev haline gelebiliyor. Bu noktada ancak, yönetmeni sevmek ya da ondan nefret etmek arasında gri bir noktanın var olmadığı sonucuna ulaşılabilir. Michael Moore’dan Muzip Bir İşgal Denemesi Şimdi Nereyi İşgal Edelim? – Where To Invade Next de o gri alanı bulamayacağınız filmlerden. Açılışı itibarıyla bile ilk 10 dakikada sevmek ya da nefret etmek arasında bir karara ulaşabiliyorsunuz. Moore, muzip bir biçimde hayali bir gündem yaratarak tüm ordu komutanları tarafından çağrıldığını ve kendisinden yardım istendiğini anlatıyor. Böylece dünya üzerinde bazı yerlere giderek, Amerika’da olmayan devlet uygulamalarını çalmayı; yani söz konusu ABD olduğunda “işgal etme”yi hedefliyor. Bu “işgal”, Moore’un her yere yanında götürdüğü ABD bayrağı ile cisimleşirken bunun yaratacağı milliyetçi ön yargı, bir öz eleştiri ile bertaraf edilmiş oluyor. Fakat yine de tamamen kesilip atılabildiğini söylemek mümkün değil; çünkü bir yandan da dünyadaki başarılı uygulamaların bir kısmının Amerikan orijinli olduğu vurgusu da hakim. Yani idealize edilenler ile yeni ve gerçek bir Amerikan rüyası yaratmanın mümkün olduğu söylenirken kavramın kendisi değil, sadece içeriği tartışmaya açılabiliyor. Moore hakim söylemi asla elden bırakmadan, sanki kendisini eleştiren kitleye de hitap etmeye çalışıyor. Şimdi Nereyi İşgal Edelim? : Sosyolojik Analizi Az Bir Çözüm Paketi Belgeselin dikkat çeken bir diğer özelliği de belirli konulara vurgu yapılması ve çok spesifik önerilerin sunuluyor olması. Örneğin; Portekiz’de iki polisle görüşme yapılarak idam ve işkencenin insanlık dışı olduğu söyletiliyor. Fakat akıllara bir yandan da daha geçen yıl çocuğunun önünde dövülen Benfica taraftarı bir babanın videosu geliyor. Yani ne Moore ne de videodaki örnek, bize kesin bir söylemi ya da doğruyu getirmiyor. Tıpkı Norveç’te “We Are The World” şarkısını söyleyen polislerle Amerikan hapishanelerinde mahkumlara işkence eden gardiyanların arka arkaya verilmesi gibi. Seçilen bölümler üzerinden “doğru”lara ve “olması gereken”lere vurgu yapılıyor bir anlamda. Filme sekanslar olarak değil de bir bütün olarak bakmak, daha anlamlı hale geliyor. Moore, The Guardian’a verdiği bir röportajda insanların kendisine “bugüne kadar hep yanlış giden…

Yazar Puanı

Puan - 65%

65%

65

Yönetmenin bakış açısını genişletmesi ve çözüm arayışını tüm dünyaya yayması ilgiye değer olsa da, "çekiç, keski, indir" yaklaşımının yine biraz fütursuzca işlenmesi filmin gücünü azaltıyor.

Kullanıcı Puanları: 2.55 ( 1 votes)
65
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi