Usta yönetmen Costa-Gavras, Z (Ölümsüz, 1969) ve L’Aveu (İtiraf, 1970) filmlerinin yankıları bütün dünyada sürerken yine gerçek bir öyküden yola çıkarak tamamladığı État de Siège (Sıkıyönetim, 1972) ile kariyerinin en parlak filmlerinden birine imza atarak politik sinemaya yepyeni bir başyapıt armağan eder. Yönetmenin ‘sıkıyönetim üçlemesi’ ya da diğer bir adıyla ‘siyasal hoşgörüsüzlük üçlemesi’nin son halkası olan Sıkıyönetim’e geçmeden üçlemenin önceki iki filmi hakkında kısa bilgi geçmek de yararlı olacaktır.

Bir Fransa-Cezayir ortak yapımı olan Z (Ölümsüz), yönetmenin en çok bilinen ve döneminde büyük yankı uyandırmış filmidir. Yunan sosyalist ve barışçı milletvekili Gregorios Lambrakis’in Polaris füzelerinin Yunanistan’a yerleştirilmesi aleyhine yaptığı bir konuşmasından sonra, 22 Mayıs 1963’te öldürülmesini ve sonraki süreçte gerçekleşen cinayet soruşturmasını konu alır. Film boyunca iktidar ve yargı ilişkilerini didik didik eden Gavras oldukça cesur ve iddialı bir politik filme imza atar. Yönetmenin 1970 yapımı filmi L’Aveu (İtiraf) ise komünist Çek Bakan Arthur London hakkındadır. Ölümsüz’den bir yıl sonra, aynı kadroyla çekilen İtiraf, bu sefer 1950’lerin Çekoslovakya’sında, Stalinizmin hüküm sürdüğü bir dönemi anlatan politik bir baskı filmidir. Filmin konusu yine gerçek bir olaydan alınmıştır. Arthur London’ın gerçek yaşam öyküsünden yola çıkan Costa-Gavras’ın elindeki politik malzemeyi polisiye olay örgüsü içinde işlemedeki ustalığına bu filmde de şahit oluruz. Ölümsüz ve İtiraf, benzer noktaları olan filmlerdir ve her iki film de politik baskı denemeleridir. İlki 1960’ların Yunan dikta rejimiyle, diğeri ise 1950’lerin Çekoslovakya’sındaki Stalinizm ile ilgilidir ve gerçek olaylara sıkı sıkıya bağlıdır. Gavras her iki filmde de özellikle ABD’nin başka ülkelerin ‘demokrasi’leriyle ne kadar ilgili olduğunu, politika denen kirli, ikiyüzlü savaşın insanları nasıl insanlıktan çıkarabildiğini gözler önüne serer.

Üçlemenin son filmi Sıkıyönetim, 1970’lerdeki Latin Amerikan tarihinin belleği niteliğinde bir  yapım olarak ABD’nin bu kıtadaki müdahalelerini çarpıcı bir dille aktarırken, hem yakın tarihin ciddi yaralarından birini deşer hem de bir insanlık suçunun gelecek nesiller tarafından bile unutulmayacağı gerçeğini ortaya koyar. Gavras, Sıkıyönetim filminde de yine işin içinde ABD’nin parmağının olduğu siyasi ve toplumsal karmaşanın ortasında bir hesaplaşma hikayesini odağına alır. 1970’lerin hemen başında sokakları oldukça karışık bir Güney Amerika ülkesi olan Uruguay’ın ABD tarafından ‘demokrasi’ vaadiyle şekillendirilen faşist iç politikası, öğrenci ayaklanmalarıyla protesto edilir. Fakat bu faşist baskı ortamında Uruguay’da hükümet karşıtı muhalifler, işkence edilip mahkemeye bile çıkarılmadan hapse atılıp öldürülürler. Tupamaro gerillaları bu olaylar üzerine, Latin Amerika ülkelerinde komünizme karşı mücadele etmek üzere Uluslararası Gelişme Örgütü üyeliği adı altında polis teşkilatlarını yöneten Philip Michael Santore’yi kaçırır ve tüm siyasi mahkumların serbest bırakılmasını talep eder. Fakat yine ‘demokrasi’ tanımı gereği böyle bir yetkileri olmadığını ileri süren hükümet, bu teklifi geri çevirir. Ülkede bir tür sıkıyönetim ilan ederek geniş çaplı bir arama başlatan polis müfettişleri, Amerikalı dostlarını kurtarmak için her yolu denemeye başlar.

Sıkıyönetim: “Kötülüğün Sıradanlığı”

Gazeteciler bu kadar önemli bir kişilik olan Santore’nin kim olduğunu yetkililere sormakta fakat asla gerçek bir yanıt alamamaktadır. Oysa Santore’yi kaçıran Tupamaro gerillaları onun kim olduğunu gayet iyi bilmektedir. Tesadüfe bakın ki, Santore Uruguay’da bulunmadan hemen önce Brezilya’da zaman geçirmiştir ve onun orada olduğu sırada Brezilya’da askeri darbe olmuştur. Daha önceleri Dominik Cumhuriyeti’nde vakit geçirmiş ve yine orada olduğu sırada askeri güçlerle oldukça sıkı ilişkiler kurmuştur. Gittiği hemen her Latin Amerika ülkesinde kolluk güçleriyle birlikte çalışan Santore, bir tür ‘iletişim memurluğu’ görevi üstlenmiştir. Filmin henüz başlarında bir ‘kurban’ olduğunu düşündüğümüz Santore, aslında ABD tarafından görevlendirilmiş ve gittiği ülkelerdeki asker ve polis güçlerine işkence metotlarından provokasyona birçok şiddet yöntemini öğreten ve işinde oldukça usta olan bir ajandır. Tüm bu yaşattığı acılardan dolayı yüzünde pişmanlığın esamesi okunmayan Santore’nin umutları gerillaların elinde her geçen gün azalmaya başlar.

Sıkıyönetim, 1970 yılında Dan Mitrione adında Uluslararası Gelişme Örgütü üyesi bir Amerikalının, Urugaylı gerillalar tarafından yakalanıp öldürülmesi meselesini beyazperdeye taşır. Politik sinemanın ünlü yönetmeni Costa-Gavras, bu esrarlı öyküyü yıllarca araştırdıktan sonra senarist arkadaşı Franco Solinas (Aynı zamanda Gille Pontecorvo’nun Cezayir Savaşı (1966) filminin de senaristidir.) ile beraber yazar. Sıkıyönetim filmi boyunca, Amerika’nın, faşist-burjuva yerel iktidarların sol hareketlere karşı yürüttüğü vahşete nasıl destek olduğu, kirli ve insanlık dışı yöntemleri onlara nasıl öğrettiği açık biçimde anlatılır. İşin ilginç yanı, film bir yerden sonra o kadar tanıdık gelir ki dönemin Uruguay’ının 1960-70’lerin Türkiye’sinden artakalır yanı olmadığına şahitlik ederiz. Çünkü uygulamalara bakıldığında Türkiye’de sola ve aydın kesime karşı yürütülmüş olan mücadeleyle filmde geçen mücadele neredeyse birebirdir. Medya üzerinde oluşturulan baskı, öğrencilerin fikir ve protestolarına karşı yürütülen şiddetli tahammülsüzlük, ikiyüzlü ve yozlaşmış bürokratların ve ceplerini paralarla dolduran milletvekillerinin oluşturduğu bir hükümet… Tanıdık gelmedi mi?

Sıkıyönetim filminin sinema tarihine geçen o müthiş sahnesi, konu üzerine edilmiş tüm bu sözlerin özeti niteliğindedir. Üniversiteye girmeye çalışan polis güçlerinin öğrencileri şiddetle bertaraf etmeye çalıştıkları bir sırada hoparlörlerden Che Guevara’ya ithaf edilmiş Hasta Siempre parçası çalmaya başlar ve polisler bu durum karşısında ne yapacaklarını şaşırır. Bastırmaya çalıştıkları öğrencileri bırakıp şarkının çalındığı hoparlöre yönelir ve hoparlörü yere indirip kırarlar; fakat parça bir başka hoparlörden tekrar çalmaya başlar, polisler bu sefer de koşarak o hoparlörü kırmaya çalışırlar. Devrimin hayaletinden bile bunca korkan kolluk güçlerinin içinde bulundukları gülünç durum oldukça ironiktir.

Costa-Gavras, Sıkıyönetim filminde konuyu salt devletler, hükümetler ya da devletin kurumları bağlamında ele almaz, gerek uluslararası gerekse yerel çıkar gruplarının ve sermayenin bu kirli savaştaki yerini de cesurca deşifre eder. Santore, yönetmenin diğer iki filminde gerçekten kurbanı oynayan Yves Montand’ın yüzüne sahip olsa bile (ki yönetmenin Santore rolü için Montand’ı tercih etmesinin oldukça isabetli bir karar olduğunu dile getirmek lazım), çok kesin bir biçimde yüzsüzdür; daha doğrusu, bu yüz ABD’nin ta kendisidir. Yaptıklarından dolayı en ufak bir pişmanlık duymayan, kendine verilen görevi icra ederken en ufak bir sorgulamaya girişmeyen Santore, Hannah Arendt’in ‘Kötülüğün Sıradanlığı’ isimli yapıtında tartıştığı meselenin ete kemiğe bürünmüş bir temsilidir.

Olağanüstü oyunculukları ve Mikis Theodorakis’in enfes müziğiyle politik sinemanın kilometre taşlarından biri olan Sıkıyönetim; Türkiye de dahil olmak üzere üçüncü dünyada sol, ilerici ya da bağımsızlık hareketlerine karşı girişilen mücadeleyi anlamak isteyen herkesin mutlak surette izlemesi gereken bir başyapıttır.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi