Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa

13 Mart 1996’da Polonya’nın Varşova kentinin Mazowieckie kasabasında bir adam kalp krizi geçirerek hayata veda etti. Zaten uzun süredir yorgunluk ve stresten dolayı rahatsızdı. İyileşebilmek için işlerini yoluna koyduktan sonra her şeyden elini eteğini çekip buraya, doğduğu kasabaya geri dönmüştü. Bu kişi; 21 Haziran 1941’de ikinci dünya savaşının en sert döneminde doğan, çocukluk yılları boyunca verem hastası olan babası için annesi ve kardeşiyle sanatoryumu olan şehirleri dolaşıp erken yaşta onu kaybeden, Sovyet baskısı altında ezilen ülkesinden yaşam savaşı veren, milenyum çağına yaklaşıldığı ve Sovyetler’in dağıldığı dönemde artık hayattan yorulan ve kabuğuna çekilen Krzysztof Kieślowski’ydi…

“Film yapmak seyirciler, festivaller, eleştiriler, söyleşiler demek değildir. Film yapmak her gün sabahın altısında kalkmak demektir. Soğuk, yağmur, çamur demek, ağır ışık malzemeleri taşımak demektir. Her şeyden önce asap bozan bir meslektir ve her şey; ailen, duyguların, özel hayatın dahil olmak üzere ikinci plana atılır. Ve hepsi bir yana film yapmak sabretmek demektir.”

Çocukken itfaiyeci olmak ister Kieslowski, elbette ailesi bu duruma sıcak bakmaz. Fakat babası ona vaaz vermek yerine bir süreliğine itfaiye eğitimi verilen bir okula gönderir Kieslowski’yi ve asla böyle bir şey yapmak istemediğini fark eder. İyi bir eğitim almasını isteyen ailesi onu kente, Varşova’ya bir yakınlarının sahne teknikleri okuluna gönderir. Burası aslında Kieslowski’nin Kieslowski olmaya başladığı yerdir.

“Okul inanılmaz derecede iyiydi. Bizi entelektüel açıdan uyandırdı. Bize bir seçenek sundu ve yaşamın yemek yemek, uyumak ve başını sokabilecek bir yer bulmak gibi gündelik çabalardan öte olduğunu öğretti. Başka türden bir gıda daha olduğunu da. Ruh için gıda ya da akıl için… Böylece sahne ressamı değil de sahne yönetmeni olmaya karar verdim. Fakat bunun için diploma almam gerekiyordu ve tarih, Lehçe, sosyoloji gibi derslerden hoşlanmıyordum. Böylece film yönetmenliği okumaya karar verdim.”

kieslowski 1 - Filmloverss

Kieslowski; Roman Polanski, Andrzej Wajda, Krzystof Zanussi, Jerzy Skolimowski gibi usta yönetmenlerin yetiştiği Lodz Sinema Okulu’na girmeye karar verir. Fakat okulun sınav ve mülakatlarını geçemez. Ardında bir yıl daha bekleyip yine sınavlara girer fakat sonuç aynıdır. Ama Kieslowski inat eder ve sonunda üçüncü denemesinde okula girmeyi başarır.

“Okul tüm ülkedeki sansüre inat inanılmaz özgür bir yerdi. Sansürsüz istediğimiz filmleri izleyebiliyorduk. Beni derinden etkileyen yönetmenlerle o zaman tanıştım. Artık birçoğu ya öldü ya da film çekmeyi bıraktı. Ya da mesleklerinin bir aşamasında bir şeyleri, kendilerine has hayal güçlerini, zekalarını ya da hikaye anlatma yöntemlerini bir daha geri dönmeyecek şekilde yitirdiler. Tarkovski bunları yitirmemişlerden biriydi. Ama ne yazık ki öldü. Belki de daha fazla yaşayamadığı için öldü. İnsanlar zaten genelde bu yüzden ölürler. Kanserden ya da kalp krizinden veya araba kazasından öldükleri söylenebilir ama gerçek insanlar, yaşamaya devam edemedikleri için ölürler.”

Eğitim hayatını tamamladıktan sonra Kieslowski arka arkaya belgeseller çekmeye başlar. İçinde bulundukları tarihsel dönemde Polonya’da Sovyetlerin getirdiği modernist yaklaşımlar ve derinden sarsıldığı büyük bir savaşın getirdikleriyle birlikte halk büyük bir boşlukta kalmıştır. Dönemin entelektüel kesimi bu boşluğu tamamlamak için belgesellere yönelmişti. Amaçları genel tabloya ulaşabilmek için özel ve mahalli olana odaklanan ve insanların hayata bakışını tanımlayan ufak parçalar yaratmaktı. Bu dönemde Kieslowski yaklaşık on yıl boyunca birçok belgesel çekti.

“Belgeseller gerçek yaşamlar yaşayan insanlarla ilgilidir. Bize güvenen ve yaşamları hakkında gerçekleri açıklayan insanlar. Ama bu gerçek, çoğunlukla onlara karşı kullanılmıştır… Araçlarımız ne kadar görünmez olursa, kendimizi, kamera ve mikrofonlarımızla olmamamız gereken bir yerde bulma tehlikemiz de o kadar büyüktü. Yani bir insanın yalnız kalmaya hakkı olan yerde, mutlu ya da sessizce, acıdan mahvoluş biçimde çekemezdiniz.”

Uzun süren belgeselcilik döneminde sonra Kieslowski sonunda kurgusal filmlere yönelir. Çünkü bu on yıllık sürecin son zamanlarına doğru çektiği belgesellerde aslında çekmemesi gereken şeyleri içermeye başladığını hissetmiştir. Ama kurgusal filmler içinde o zamana kadar kontrol etmediği büyüklükte bütçelere ihtiyacı vardı. Bu sebeple kurgusal filmler çekmeye başladıktan sonra para kazandığı yegane şey olan belgeselleri de çekmeye devam etti. Ama belgeseller yerini zamanla televizyon filmlerine bıraktı. Bez Konca filminden sonraysa artık tanınan bir yönetmen olmuştu ve bu, tüm enerjisini filmlerine ayırabilmesini sağladı.

“Yarım saatlik ilk televizyon filmimi yaparken Polonya’da alışılagelmiş yolu izledim. Bu yolu seçmek istedim, çünkü nasıl konulu film çekileceğini bilmiyordum. Konulu film çekmek istiyorsanız bir kural vardır; ilk önce televizyon için yarım saatlik, sonra bir saatlik film çekmeniz gerekiyordu, ancak ondan sonra tam bir sinema filmi çekebilirdiniz.”

kieslowski 2 - Filmloverss

Bez Konca, yönetmen için sinema filmlerine yönelme dışında, yaklaşım olarak da bir kırılma noktası oldu. Bu film Kieslowski’nin filmografisinde politika ve siyasetin zirve yaptığı uç eserdi aslında. Sıkıyönetim döneminde sistemi, hükumeti ve bürokrasiyi çok sert bir şekilde eleştiren ama bunu yaparken didaktik olmama konusunda, bireysel hikayeye de önem vererek başarı göstermesi Bez Konca’yı çok farklı bir seviyeye taşımıştı. Fakat bu filmle birlikte artık siyasete ve sinemaya olan yaklaşımı değişti.

“Bez Konca altı ay kadar bir süre gösterime sokulmadı. Sonra, gösterime girdiğinde de hiç hoş karşılanmadı. Felaketti… Bu filmde olduğu kadar hiçbir filmimde bu denli memnuniyetsizlikle karşı karşıya kalmadım. Yetkililer, muhalifler ve kilise filmden nefret etti ki bunlar Polonya’da üç güçlü kesimdir. Filmi beğenen tek bir grup vardı o da seyirciler.”

Kieslowski bundan sonra politikayı filmlerinden uzak tutarak tamamen kişisel hikayelere odaklandı. Artık üzerine eğildiği konular daha spritüel bir varoluşla ilgiliydi. Tanrı, aile, kardeşlik ve özgürlük gibi kavramlara yoğunlaştığı son döneminde Kieslowski bu spritüel atmosferi desteklemek için de tamamen orijinal bir sinematografi oluşturdu.

“Kişisel olarak ben, pek rağbet görmeyen bir görüşe sahibim. İnsanların doğuştan iyi olduklarına inanıyorum. İyi olmak herkesin doğasında var. Ancak şu soru ortaya çıkıyor: Herkes iyiyse kötülük nereden geliyor? Buna verebilecek mantıklı ve akılcı bir cevabım yok, ama genel olarak konuşursak, insanlar bir noktada, artık iyi olanı ortaya çıkaracak bir durumda olmadıklarını anlıyorlar ve ben kötülüğün bu gerçekten doğduğunu düşünüyorum. Kötülük bir tür hayal kırıklığından doğuyor. İnsanların bunu bilinçli ya da bilinçsiz yapmaları tamamen konu dışı. Neden iyi olanı yapamayacak durumda oldukları konusunda fikir yürütmek imkansız. Benim hayata karşı edindiğim, bu bozguna uğramış, karamsar ve acı tavrım da her zaman iyi olan niyetlerimin boşa çıkmasından kaynaklanıyor.”

Kieslowski 3 - Filmloverss

Kieslowski bir söyleşide “Neden film çekiyorsunuz?” sorusuna “Çünkü yapmayı bildiğim tek şey bu” diyerek sinemayla olan ilişkisini minimalize eden ve her daim hayata karşı bu karamsar tutumunun aksine inandığı şey uğruna her şeyini feda edebilecek derecede aslında derinlerinde umudu taşıyan biri. Koyu bir Katolik olan Leh kültürüne, inanç özgürlüğünü demir yumrukla yasaklayan Sovyet rejimine rağmen herkesten ve her şeyden farklı bir inanca sahip.

“İnandıkları için mutlu olan birçok insan tanıyorum. Yaptığınız her iş için nihai amaç oluşturacak bir referans noktasına, gönderme yapabileceğimiz bir şeye ihtiyacımız vardır. Tanrı böyle bir referans noktasıdır, eğer varsa. Tanrıyla yakın bir bağım olduğuna inanıyorum. Çok kişisel. Çok özel. Bu benim kendi bağım. Ondan bazı şeylerin olmasını istiyorum ve bazı şeyler oluyor. O anda neye ihtiyacım varsa bana vermesini istiyorum. Her şeyden önce bana berrak bir entelektüel bakış açısı vermesini istiyorum. Ama aynı zamanda bana ihtiyacım olan duyguları da vermesini istiyorum. Bazı şeylerin olmasını istiyorum ondan. Bazen yapıyor, bazen yapmıyor.”

Kieslowski 1994’te son filmi Kırmızı’yı çektikten sonra emekli olduğunu açıklayıp bir daha film çekmeyeceğini söyledi. Artık yorgundu ve film çekmek için gerekli sabrı gösteremiyordu. Peki aradığı şey gerçekten de yaşamının son iki yılında yaptığı gibi bir köşeye çekilip öylece yaşamak mıydı?

Kieslowski  her şeyden elini eteğini çektiğini söylemesine rağmen Kırmızı’dan sonra “Cennet, Cehennem ve Araf” isimli bir üçlemenin senaryosunu yazmaya başladı, hatta ömrü yetseydi belki de çekecekti. Maddesel yok oluş mutlak arayışı engelleyemiyordu, Kieslowski son anına kadar sinemayla iç içe olarak ve sürekli yaratarak yaşadı. Bu filmler daha sonra farklı yönetmenler tarafından çekildi.

Önceki Sayfa1 / 3Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi