Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 1237 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Epik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/epik/ ) )
Sibirya'dan
Siberiade
1979 - Andrey Konchalovskiy
275
Rusya
Senaryo Valentin Ezhov, Andrey Konchalovskiy
Oyuncular Nikita Mikhalkov, Vitali Solomin, Sergey Shakurov

Siberiade

1979’da Komünist Parti, Sibirya’da gerçekleştirilen petrol arama faaliyetlerini destanlaştıracak bir film çekilmesi için, sinemadan sorumlu özerk devlet müsteşarlığı olan Goskino’yu görevlendirdi. Devrimin gelmesiyle gelişen Sibirya’ya odaklanması istenen filmde, devrim öncesi çürümüş monarşiye de değinilecekti. Daha önce Tarkovsky’le Andrei Rublev filminde birlikte çalışan ve ardından da bir Çehov uyarlaması olan Dyadya Vanya filminin çeken Andrey Konchalovskiy, filmin yönetmenliğine getirildi. Ortaya, kısaca monarşi dönemine değinip esas olarak petrolcüleri anlatan bir film çıkması isteniyordu, ayrıca ayrılan bütçe de çok büyüktü. Bunun üzerine Konchalovskiy görkemli bir senaryo yazmak için Ballada o soldate, Beloe solntse pustyni gibi kült filmlerin de senaryosuna destek olan ünlü Valentin Ezhov’u projeye dahil etti. Daha senaryo aşamasında, ikisi de klasik Rus Edebiyatı hayranı olan Konchalovskiy ve Ezhov anlatmaları gereken hikayenin petrolcüler değil devrimin ışığında kavrulan yerli halk olduğunu kavradılar. Ayrıca filmde en önemli karakteri canlandıracak kişi olarak da aynı zamanda Konchalovskiy’nin kardeşi olan ve monarşi dönemi kırsal hayatına özel ilgi duyan Nikita Mikhalkov seçilmişti. En nihayetinde gerçek Sibirya ormanları ve mekanlarında çekimler yapmaya başladıklarında artık film, tamamıyla ufak bir Sibirya köyündeki kuşaklar boyunca devam eden dramlara ve yerel öykülere odaklanmış vaziyetteydi. Burada yönetimle en azından yaklaşım anlamında zıt düşme söz konusu değildi. Konchalovskiy devrimi ve halkta yaşanan değişimleri idealist bir şekilde ele almıştı, petrolcüler de anlatılacaktı elbet ama esas anlatılması gerekenler öncelikle bunlardı, devrimin gerçekliği en iyi böyle anlatılabilirdi. Fakat film yönetimin hiçbir şekilde hoşuna gitmedi, kendilerini kandırılmış hissetmişlerdi. Hatta Cannes’da ödül alması da bunu değiştirmedi ve Konchalovskiy büyük bir itham altığında kaldığını fark edince ABD’ye giderek oraya yerleşti. Hal böyle olunca Siberiade devrimi anlatan ama devrimin sahipleri tarafından sevilmeyen, diğer yönetimler tarafından siyasi yaklaşımından ötürü zaten kabul edilmesi mümkün olmayan, unutulmuş bir film olarak kaldı.

Sibariade temelde iki filme ayrıca bu iki film içinde de birçok bölüme bölünmüş ve her bölüm bir karakterin ismi ve kapsadığı yıl üzerinden adlandırılmış. Filmin süresi resmi kayıtlarda 4 saat 31 dakika olarak geçiyor olmasına rağmen şuan izlenebilir durumdaki tek kopyası 3 saat 25 dakika.

İlk film 1900’lerden başlayarak 1940’lı yıllara geliyor. Birinci dünya savaşı, ekim devrimi, ikinci dünya savaşı hepsi ayrı bölümlerde işleniyor. İkinci filmse ufak bir 1940’lı yıllar bölümünden sonra baştan sonra 1960’lı yılları yani aslında esas anlatılması beklenen petrolcülerin olduğu döneme değiniyor. Bu dönemsel her bölümün sonundaysa Konchalovskiy, Dziga Vertov’un “Kino Eye” kuramına selam çakıyor ve gerçek belgesel görüntülerinin kolajı üzerinden o dönemi, tamamen sıra dışı bir şekilde betimleyen, anlatan kurgu tekniğiyle; The Man With A Movie Camera filmindeki deneysel yaklaşımı bir adım daha öteye taşıyor. Tüm bu, eksiksiz bir şaheser olan kurgusunun yanı sıra Sibariade; insanı hayrete düşürecek cinsten detaylı bir hikayeye, alt metne ve artık dramayla gerçeğin iç içe geçtiği doğaçlama özgürlüğünün sınırlarında dolaşılan kusursuz oyunculuğa sahip, ama en önemlisi tüm zamanların en görkemli görsellerine sahip bir başyapıt olarak kendini gösteriyor.

Siberiade; henüz adı dahi olmayan köye kışın en sert günlerinden birinde, tipinin içinde ufak ve önemsiz bir nokta gibi süzülen bir adamın gelmesiyle başlıyor. Köyde rastladığı ormancının oğluyla birlikte evine giderek oraya yerleşir bu yabancı. Ormancıysa bu havada dahi hala ormanda çalışmaktadır. Fakat yaptığı iş normalden farklıdır. Ormancı gökyüzünde gördüğü o etkileyici ve her zaman orada duran ama herkesin göremediği ufak parlak yıldıza doğru ormanın içinde tek başına ama hiç yılmayan azmiyle yol açmak için çalışmaktadır. Öyle ki insanlar bunu neden yaptığını pek de sorgulamazlar ama ormancı neredeyse bir inada dönüşmüş inancıyla o yıldıza doğru devasa ağaçların bulunduğu sonsuz tayga ormanının yarmaya devam eder. Köyün sahibi olan Solominlerin tüm zenginliğe ve her şeye sahip olmasına karşın ormancı tıpkı köydeki diğer haneler gibi açlık ve sefalet içindedir. Henüz 1900’ların başıdır ve bu Sibirya’nın bir ucundaki köyde hayat her şeyden ve herkesten uzakta doğayla iç içe geçmektedir. Köydeki en yaşlı kişi olan ölümsüz büyük baba ayılar, geyikler ve kuşlarla konuşabilmekte onlarla birlikte yaşamaktadır. Bu ilk bölümde doğayla olan o dingin ilişkiye rağmen yönetmen eleştirilerini de peşi sıra getirir. İlk olarak devrim öncesi bu dönemde havanın soğuk ve karlı olması bir tesadüf değildir çünkü bu bölümden sonra hava her zaman güneşli ve davetkar olacaktır. Belli ki bu dönemi kara bir kış gününe benzetmektedir yönetmen. Ama bu dönemde esas irdelenen mesele insanın doğayla olan ilişkisidir. Ormancı ormanın içinde yol açmak için tüm gücüyle çalışıp ağaçları keser ama bir yandan da onların seslerini işitir. Bu onu korkutmaz bilir ki ağaçlar konuşmakta, ona bir şeyler fısıldamaktadır. Bu doğanın eğer gerçekten duyabilecek kadar gönlünüzdeki diğer sesleri susturabilmişseniz size söylediği bir tür şarkı gibidir. Ama insanlar doğayla tüm bu iç içe yaşamlarına rağmen ona saygı duymazlar. Ormancı yorgun argın evine gelip votkasına gömülür. Bu sahnede votkayı muhafaza eden camın sebepsiz bir yere kırılması aslında insanın doğaya ettiği hakareti gözler önüne serer. Tüm bu yüzyıllardır süregelen dinginliğe rağmen artık kıpırdanmaya başlayan bir şey vardır. Köye gelen yabancının gerçek kimliği bir asker baskınıyla ortaya çıkar. O bir devrimci mahkumdur ve kaçmıştır. Askerler onu yakalayıp götürürler fakat ormancının çocuğu bunun olmasına istemez ve mahkum giderken ona gelecekte var olacak olan ışıktan şehrin müjdesini verip boynundaki ufak bir zincir parçasından oluşan kolyeyi verir.

Ardından sonraki bölüme geçeriz. Birinci dünya savaşı çıkmış Rusya ağır kayıplar vermiş, devrim olmuş, iç savaş yaşanmıştır. Artık hava güneşlidir ama gerçekleşen devrimin köyde hiçbir karşılığı yoktur, bu, sadece bir kelimeden ibarettir. Aradan geçen yıllarda ormancı bıkıp usanmadan yolu yapmak için ağaçları kesmeye devam etmiştir. Artık oğlu Nikolai büyümüş ve Solominler’in kızı Afanasy’e aşık olmuştur.  Ama o babasının ondan beklediği şekilde yol için çalışma konusunda isteksizdir ve bir türlü ona yardım etmez. Üstelik bu devrim haberi onu heyecanlandırmıştır. Afanasy’e artık dönemlerinin geçtiğini, onların, hiçbir şeyi olmayanların döneminin başladığını söyler. Bu düşmanca ve umursamaz tutumu Afansy’i kızdırır ve ondan intikam almak için Philip’le evlenir. Nikolai ise bunu kabullenmez ve düğünlerinde olay çıkarır, sonunda Solominler onu bir güzel dövüp –ki bu dövme sahnesi hiç kuşkusuz sinema tarihinin en olağan üst ve sıra dışı sahnelerinden biridir- kayığa koyarak nehirden aşağıya doğru sürüklerler, artık köyden kovulmuştur. Bu sırada tüm olan bitenlerle ilgilenmeyen babası biraz dinlenmek için yumuşak toprağa yatar. Oğlu baygın bir şekilde kayıkla uzaklaşırken ormancının da karıncalarla sarılmış, toprağın üzerinde sanki doğanın bir parçasıymışçasına yatan cesedini görürüz. Fakat o günün sabahında Afansy yaptığında pişman olarak gizlice kaçar. Ama abisi ve eşi onu görür, yine de onu durdurmazlar. Nikolai ve Afansy köyden sessizce kendi hayatlarını yaşamak için uzun ve sessiz nehirde uzaklaşırlar.

Aradan yine yıllar geçmiştir. Artık 1930’lardayızdır. Devrim köklerini sağlamlaştırmış artık Sibirya’ya doğru yayılmaktadır. Nikolai, oğlu Alexie ile köyüne döner. Devrimin yerleşmesi için verilen savaşta yer almış Afansy bu savaşta ölmüştür. Nikolai yıllarca Rusya’nın dört bir köşesinde savaşırken oğluysa bir yetimhanede büyümüştür ama artık sonunda evlerindedirler. Nikolai köye Sibirya’da petrol olduğu ve onu bulmak için getirilecek makineye yol açmaları gerektiğinin haberiyle gelir. Köylüler oy birliğiyle kabul ederler. Fakat Spiridon yani Afanasy’nin abisi çalışmayı kabul etmez. Bunun üzerine bu sefer de tıpkı yıllar önce olduğu gibi Nikolai Spiridon’u bağlayıp bir kayığa yerleştirir ve nehirden aşağıya yol verir.

Petrolün şeytan yelesi denen bataklık bir bölgede olduğu düşünülmektedir. Fakat kimse oraya gitmeye razı olmaz çünkü orası hem çok uzak hem de bilinmezlerle doludur. Bu sırada Nikolai bu bataklığa ulaşmak için yapmaları gereken yolun büyük bir kısmını zaten babasının yaptığını fark eder. Ormancının yıllarca yıldızı takip ederek yaptığı yol tam da onların gitmek istediği yer çıkmaktadır. Nikolai yanına oğlunu da alıp şeytan yelesine doğru yola çıkar. Amacı köylülere oranın ulaşılabilir bir yer olduğunu göstermektir. Fakat şeytan yelesi gerçekten de tarif edilemez bir yapıya sahiptir. Yönetmen burada Stansilaw Lem’in Solaris’indekine benzer tasvirler yapar. Şeytan yelesine Nikolai  ve oğlu yaklaştığında bir anda görüntü siyah beyaz olur ve halüsinasyonlar görmeye başlarlar. Sonunda pes edip geri dönerler. İkisi de yorgunluktan bitkin düşmüşlerdir ve yatıp dinlenirler. Uyandıklarındaysa her şey değişmiştir. Oğlu Alexie babasını bulamaz ve köyde aramaya başlar, sonunda Spiridon elinde balta ve üstü kan içinde Alexie’ye, öz yeğenine sarılır. Alexie şok olmuştur ve koşarak kaçar, Spiridon babasını öldürmüştür. Kayıkla sisler içindeki nehirde uzaklaşırken, hıçkırıklarının arasından tiz sesi duyulur. “Seni öldürmek için geri geleceğim…”

 Aradan yıllar geçmiştir, Alexie güçlü bir delikanlı olarak köye geri gelmek için binlerce kilometre yol kat etmiş ve sonunda ormanda bitkinlikten bayılıp kalmıştır. Onu bulan tüm o geçen yıllara rağmen hala ayakta olan ölümsüz büyük babadır. Onu alıp önce kulübesine sonra da köyüne getirir. Alexia yıllar sonra Spiridon’dan intikamını almak için geri dönmüştür fakat Spiridon yoktur. Bir devrimciyi öldürdüğü için altı yıl önce on beş yıllığına mahkum olmuştur. Alexie ne yapacağını bilemez sonra onu beklemeyi düşünür fakat burada ne yapacaktır. Buradaki cahil bir köylü kızı olan Tanya dikkatini çeker. Ona samanlarla dolu bir çatı katında tango yapmayı öğretmeye çalışır ama nehir kenarına yaklaşan bir vapurdan inen askerlerin büyük haberleri vardır. İkinci dünya savaşı çıkmıştır ve Sovyetler Almanların saldırısı altındadır. Çocukluğu yetimhanede devrimci bir eğitim alarak geçen Alexie henüz tam olarak yaşı tutmamasına rağmen kaydolup onlara katılır. Vapurla birlikte nehirde uzaklaşırken Tanya bir yandan ağlayıp bir yandan da bağırarak arkasından koşar, onu bekliyor olacağını söyler.

İlk film bu bölümle birlikte biter. Yani buraya kadar olan kısım filmin sadece ilk yarısıdır. Fark edileceği üzere ufak bir petrol mevzusu geçmesine rağmen anlatılan tüm hikaye kuşaklar boyu devam eden Rus kırsalının dramıdır. Bu, hala devrimin tam olarak ulaşamadığı köyde monarşi kırsalının yaşam tarzı devam etmektedir. Burada özellikle belirtilmesi gereken konu bu ilk bölümde işlenen hikayenin tam anlamıyla bir klasik Rus Edebiyatı uyarlaması havasıyla ele alınıyor oluşu. Açıkçası izlerken bunun Tolstoy’un bir uyarlaması olduğunu su götürmez bir gerçeklikle inanabilirsiniz. Son derece detaylı yan hikayeler, derinlemesine karakterler, eşsiz doğa tasvirleri; ,insanın doğayla, kendisiyle ve idealleriyle olan ilişkisine derinlemesine bakış… Tüm bunlardan yola çıkarak Sibariade’nin modern zamanda yazılmış bir klasik olduğunu söylemek yanlış olmaz.

İkinci film, korkunç bir yıkımdan sağ kurtulmayı başarmış Alexie’nin kıyıya vuran cesetler ve makine parçaları arasında dolanırken başlar. Alexie bu yok oluşun içinde çaresiz bir şekilde dolanırken henüz ölmemiş birini bulur. Ağır yaralıdır ama onu orada bırakmaz ve beraberinde günlerce sürükleyerek cephe gerisine taşımaya çalışır. Ama etrafta kimseler yoktur ve ansızın başlayan bombardımanlar her yerdedir. Fakat sonunda Sovyet tankları gözükür, kurtulmuşlardır. Kurtardığı adam hala yaşamaktadır. Tanklarla birlikte gelen komutan yaşamaya devam eden adamı görünce büyük bir şoka uğrar ve gururla göğsündeki onur madalyalarından birini çıkarıp Alexie’ye verir. Belli ki kurtardığı kişi sandığından çok daha rütbeli biridir.

Nihayet aradan yıllar geçer ve 1960’lı yıllara geliriz. Alexie bir petrol arama platformu yüklü vapur ve onlarca işçi, makineyle köyüne geri gelir. Burada özellikle ufak bir dozerin köyün kapısını kırarak içeri girme sahnesi önemlidir. Bu, yüzyıllardır orada olanın artık modernizm tarafından umarsızca yok edilmesinin bir sembolüdür. Modernizm tüm yıkıcılığını ve saldırganlığını daha ilk andan itibaren göstermeye başlamıştır. Ayrıca Alexi’ninSpiridon’la karşılaşması da oldukça sıra dışıdır. Spiridon ölüm korkusuyla yanında titrerken Alexie bu eski meseleyi çoktan unutmuştur. Alexie daha çocukken babasıyla petrol çıkarmak için geldikleri bu yere artık bir yetişkin olarak geri dönmüştür. Yıllar önce büyük babasının ve sonra da köylülerin engin tayga ormanında açtığı yoldan petrolün olduğunu düşündüğü şeytan yelesine doğru büyük ve de güçlü bir dozerle gider. Şeytan yelesi her zamanki bilinmezliğini ve gücü hala korumaktadır. Alexi dozeriyle bataklığa saplanıp tam ne yapacağını düşünmek için makineden inerken bataklığın ortasında bir kulübe görür. Tıpkı burada, şeytan yelesinde geçen daha önceki sahneler gibi bu sahne de siyah beyazdır. Eve girer fakat terk edilmiştir kimse yoktur. Yine de Alexie evin etrafında gizemli bir şekilde hareket eden birini görür ama birden göz kapakları ağırlaşır ve uykuya dalar. Bu sahnede Tarkovsy’nin Zarkelo filminde yakaladığı görüntü estetiğinin aynen yakalanabilmiş olması gerçek büyük bir başarı kesinlikle. Uyandığındaysa cam kenarında tıpkı yıllar önce babasıyla buraya geldiklerindeki zaman gördüğü gibi bir halüsinasyon görür ve evden çıkıp babasının ufak bir karaltı gibi sessizce süzülen siluetine doğru koşar ama bir bataklığa saplanıp toprağın derinliklerine batar gider. Bu sahnede Alexie’nin öldüğünü düşünürüz ama bir sonraki sahnede hiçbir şey olmamış gibi işini yapmaya devam edmektedir. Hiç kuşkusuz şeytan yelesi zamansızlığın ve de mekansızlığın hüküm sürdüğü, tamamen bilinçten oluşan yapısıyla tüm heybetiyle Sibirya’nın bu bilinmeyen bir ucunda varlığını hala sürdürmektedir.

İşçiler sürekli çalışarak, durmadan her yeri delerek petrol ararlar fakat tek bir damla dahi bulamazlar. Tam da bu sırada bölgeye bir baraj yapılması projesi ortaya çıkar. Şayet petrol aramasında bir sonuç çıkmayacaksa baraj yapılacak ve köyle birlikte tüm orman sular altında kalacaktır. Durumu değerlendirmek üzere Moskova’dan üst yetkili biri gönderilir. Bu gönderilen kişi Anafasy’nin, Alexie’nin babası Nikolai’den intikam almak için evlendiği ve sonra terk ettiği Philip’tir. Fakat büyük bir sürpriz daha vardır, aslında biz Philip’i daha öncede görmüş olmamıza rağmen o olduğunu şimdi öğrendiğimiz bir sahne… Philip Alexie’nin o mahvolmuş savaş harabeleri arasında kurtardığı yüksek rütbeli komutandır da aynı zamanda. Bir şekilde tüm kuşaklar boyunca devam eden, dram ve iç içe geçmiş öykü kendi içinde döngü kurmayı başarmıştır. Bu sıradaysa köyde yaşanan bir olay yönetmenin filmdeki en naif dokunuşlarında biridir. Hiç kuşkusuz Tanya Alexie’yi sevmektedir ama Alexie’nin petrol aramaya yönelmiş olan yıkılmaz görev bilinci ona vakit ayırmasını engeller ve Tanya ondan intikam almak için yanında çalışan işçilerden biriyle birlikte olmaya başlar. Alexie bunu öğrenince petrol işini bırakıp gitmeye düşünür ve Tanya’yla ilişkisi olan işçiyi dışlar, bu diğer işçilerin ona tavır almasına sebep olmuştur. İşte Philip tam da yıllar önce Alexie’nin babasıyla yaşadıklarının tıpatıp aynısının yaşandığı; yani kuşaklar boyu devam eden, insanın iflah olmaz varoluşunun toplumsal olanla çatışmasının ne bir eksik ne bir fazlayla insanlığın makus tarihi olarak tüm heybetiyle hayat bulan bu durumda köye gelmiştir. İşte böylesine bir anlamı, onlarca karakter ve yan hikayenin karmaşıklığında su gibi berrak bir şekilde ortaya koyabilmiş olmak bir filmi başyapıt yapan değerlerin en başında gelmektedir.

Philip incelemeler yapar. İşçiler disiplinsiz ve plansız çalışmaktadırlar, aylarca süren delme çalışmalarına rağmen bir damla dahi petrol bulunamamıştır, sonuç tüm korkunçluğuyla kendini gösterir fakat devletin yok saydığı gerçek ne olacaktır? Philip’in vatanının, atalarının yattığı toprağın sular altında tümden bir sonsuz yok oluşa sürüklenmesi gerçeği…

Philip petrolün çıkmasını umut etmiştir ama yapacak bir şeyi kalmamıştır. Moskova’ya dönünce sorumluluğunda olduğu yetkiliyi oraya baraj yapmaması için kişisel olarak ikna etmeye çalışır fakat sonuç değişmez. Sonunda verilen kararın delegelere açıklanması için yapılan kongreye giderler. Tam bu sırada Alexie Tanya’ya gidip her şeyi görmezden geleceğini, onunla birlikte kaçmasını ister. İşte burada kuşaklar boyu devam eden kırılır, Tanya gelmez. Alexi tek başına köyü terk etmek için uzaklaşırken birden kar yağmaya başlar ve bir patlama ses duyulur. Petrol arama platformu öylesine büyük bir petrol yatağı bulmuştur ki petrol platformun açtığı delikte kendiliğinden metrelerce yükseğe fışkırmaktadır. Tam da bu, petrolün bulunduğu sırada filmin ilk bölümü olan karanlık monarşi yıllarında yağan karın yağamaya başlamasını nasıl yorumlayabiliriz? Yönetmen bize ne anlatmak istemektedir? Filmin finali bu açıdan oldukça önemli.

Alexie hemen platforma koşar, büyük bir sevinç vardır. Fakat bu fışkıran petrol bir anda alev alır ve artık görünen şey petrol değil yeryüzünün insanoğluna gösterdiği cehennemin yüzüdür. Ama işçiler için öyle değil, onlar bu alevlerde yıllardır uyuyan ve artık tüm gücünü ve ululuğunu Sovyet halkı için harcayacak olan bir devi görmektedirler ve hayran hayran ona bakarlar. Ama gerçek farklıdır ve yangın bir anda kontrolden çıkar, platform işçilerin üzerine yıkılır. Alexie Tanya’yla olan olaydan sonra kavga ettiği arkadaşıyla el ele verip işçileri kurtarmaya çalışır ama bu sırada Alexie’nin kullandığı vinç alev alır ve Alexie dışarı çıkamayarak orada can verir. İşte Philip tam kongrede konuşma yapmaya çıkarken eline petrolün bulunduğu ama Alexie adlı bir işçinin hayatını kaybettiği haberi gelir. Philip mutlu fakat vakurdur. Vatanı kurtulmuş ama onun hayatını kurtaran kişi ölmüştür. Baraj projesi iptal edilir.

Philip olanları görmek için yeniden köye gelir. Yangın hala söndürülememiştir ve köylüler korkmaktadır. Petrol platformu mezarlıklarının tam yanında durduğu için hiç biri oraya sokulmaz ve atalarında karşı vicdan azabı duyarlar. Philip olay yerine vardığında yangın iyice kontrolden çıkar ve mezarlığa sıçrar. Söndürme ekibi yangının büyümesini engellemek için buldozerlerle tüm köylünün gözü önünde mezarlığı yerle bir eder. Bu sırada tüm film boyunca her karakterin bir anlığın durup hayranlıkla seyrettiği kazlar alevlerin arasında can çekişmektedir. Bu modernizmin doğayla olan savaşının korkunç yüzünün sadece bir kısmıdır.

Sonunda finaldeyse yönetmen her şeyin üzerinde, tüm söylemlerin dışında bir sahne koyar ortaya. Philip aynı gençliğinde hatırladığı haliyle babasına sarılır. Afansy tıpkı ilk gördüğü andaki gençliği ve güzelliğiyle ona bir öpücük verir ve Alexie hafif hırpalanmış ama yüzündeki her zamanki gülümsemesiyle ona bakar. Kuşaklar boyunca devam eden tarih artık bitmiş, Philip’in bilincinde sonsuzluğu ulaşmıştır.

Hiç kuşkusuz petrol yönetmenin bakış açısında bir yok oluşu simgeliyor. Kar yağması, petrol yangınının mezarlığı yok etmesi tüm bu yıkıcılığının korkunç yüzünün birer yansımaları. Yönetmen devrimsel ideallere inanıyor hiç kuşkusuz ama bunları sorgulamaktan da geri durmuyor ve sorgulama da kullandığı yegane argümanıysa doğa. Filmin sonunda Philip artık hayatta olmayan herkesi görüyor. Sadece bu kişilerden biri hala hayatta, o da ölümsüz büyük baba. Aradan geçen yıllar ve üç kuşağa rağmen büyük baba omuzlarında tüneyen minik serçeleriyle, hala tüm azametiyle orada duruyor. Bu modernizme getirilmiş en güçlü eleştiri.

Yönetmenin insanın doğayla olan ilişkisi nihayetinde postmodernizmin yerelleşme ve var olanı olduğu yerde koruma düşüncesi üzerinde yükseliyor. Geçmişteki doğayla olan ilişki de yönetmenin eleştirileri altında ama günümüzün yıkıcılığının boyutu elbette tarif edilemez. Burada ölümsüz büyük baba kesinlikle çok önemli bir imge. Sonsuzluk, doğayla olan iç içeliğin yanı sıra ona duyulan saygıda yatmaktadır. Günümüz tüm ideolejileri ve söylemlerinin geçerliliğini yitirdiği, o, geleceğin sonsuzluğunda bir birey olarak insanın tüm varlığı doğayla olan ilişkisinde kendini bulacaktır.

Sibariade görkemli senaryosu, tarihe geçen görselleri ve geleceğe dokunan alt metniyle ideolejilerin ortaya çıkışının temellendirmesiyle geliştirdiği eleştirel bakışla; bizlere bugüne dair çok fazla şey söyleyen ve bunu söylerken tarihi kimliğini koruyan, görkeminin minimalizmde hayat bulduğu, sinema tarihinin bulunmaz başyapıtlarından biri.

İzleyin, izlettirin.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol