Her auteur sinemacıda olduğu gibi, Kiyarüstemi denildiğinde de aklımıza muhakkak belli başlı unsurlar gelir sinemasına dair. Oyuncu seçimi, işlenen temalar, kullanılan teknikler ve gerçekle kurgunun iç içe konumlandırılışı gibi birçok özellik Kiyarüstemi’nin sinemasını betimlemek için özellikle öne çıkarılır. Fakat her şeyden öte onun sinemaya dair sınırsız düşünceleri ve filmlerinde gözlemleme şansı yakaladığımız deneysel yaklaşımı, İranlı yönetmeni aklımıza kazıyan en önemli etken olarak kalacaktır her zaman. Kiyarüstemi’nin 68 yaşında beyazperdeye yansıttığı Shirin de, yönetmenin sinemayı, hikaye anlatımını ve seyirci deneyimini nasıl ters yüz etmekten zevk aldığının ve sanatta sınırları zorlamanın nasıl da güzel sonuçlar verdiğinin bir göstergesi olup kafamızda kurduğumuz birçok beklentiyi de kenara bırakarak yeniden Kiyarüstemi ile tanışmamızı sağlar. Genelde amatör oyuncularla çalışan yönetmen, bu sefer içlerinde Niki Karimi, Golshifteh Farahani, Leila Hatami ve Juliette Binoche gibi yüzleri hafızalarda yer etmiş yüzün üzerinde kadın oyuncuyla buluşturur bizi. Filmografisinde müziğe yer verdiği film azken Shirin’in tamamını diegetic bir soundtrack ile doldurur ve en önemlisi, sinema ile seyirci ilişkisini hikayenin önüne koyarak biricik öznesi haline getirir. Öncesinde, 33 kısa filmle birçok yönetmenin sinemaya dair hislerini bir araya getiren To Each His Cinema adlı kolektif filmde Where is My Romeo? kısa filmiyle yer alan Kiyarüstemi’nin, Shirin’in ana fikrini burada filizlendirdiğini görürüz. Where is My Romeo’da Zeffirelli’nin 1968 yapımı Romeo and Juliet’ini sinema salonunda izleyen seyirciyi izlerken, Shirin’de Nizami Ganjavi’nin ölümsüz hikayesi Hüsrev ile Şirin’den esinlenmiş (Farideh Golboo tarafından düzyazıya çevrilmiş versiyonu üzerinden) bir filmi izleyen seyirciyi izler, filmin tam süresi boyunca izleriz ve görmediğimiz –ancak duyduğumuz– filmi onların yüz ifadelerinden yaşarız.

Filme girerken ilk gördüğümüz, Hüsrev ile Şirin hikayesinin anlatıldığı minyatür çizimlerdir. Tüm görsel kültüre ve estetiğe etkisi dolayısıyla sinemanın da temelini oluşturan batı merkezi perspektifinin karşısında yer alan bu minyatür geleneği ile kısa süre de olsa baş başa kalmak bizi izleyeceğimiz filmin, Kiyarüstemi sineması ile doğru orantıda, klasik anlatının karşısında duracağının mesajını verir gibidir. Bir yandan geçmişe ve geleneksele ait bir öyküyü sunan yönetmen öte yandan bunu sinemanın uçlarında gezinirken kullanmayı seçer. Sadece tek perspektiften izlediğimiz kadınların karşısında, ‘alışılmış’ sinema deneyiminin vaad ettiği üzere, ne olduğunu gösterme gereği duymaz, gördüğümüz ile duyduğumuzun bir bütün oluşturması için uğraşmaz ve bunun kendiliğinden gelişmesini sağlar. Hikaye anlatımının gelenekselleşmiş yapısında kalmak yerine bunu zorlamayı tercih eden yönetmen, birçoğumuza sözlü tarih yoluyla aktarılıp hafızalara işlenen bu hikayeyi benzer bir yolla aktarır. Diyalogları, haykırışları ve film boyunca duygularımızı, izlediğimiz kadınların duygularını önemli ölçüde değiştiren müziği duyarız yalnızca. Gördüğümüz ise, birbirinden çok farklı kadınların yer yer farklı ama büyük ölçüde benzer duygularıdır yüzlerine yansıyan. Filmin bu açıdan sinemanın duygulara hitap eden yönünü bilhassa ön plana çıkardığını söylemek yanlış olmaz. Shirin’de karşımıza çıkan minimalist tutum ve Yeni Dalga’nın İran’daki önemli temsilcilerinden yönetmenin hareketsiz yakın çekimin gücünü kullanışı da bunu doğrular niteliktedir.

Shirin’in bizde yarattığı en önemli hissiyat, gördüklerimiz doğrultusunda izleme deneyimlerimizde doğan zaman zaman tutamadığımız, bazen bastırdığımız ve çoğu zaman akışına kapıldığımız duyguları anımsamamızın da etkisi ile, dinlediğimiz hikayeden çok seyircilerin yüzlerinden okuduklarımızla özdeşleşerek o anı yeniden yaşamamızın verdiği tarifi zor yoğunluktur. Ama bu etkiyi yaratan ve güçlendiren izlediklerimizin gerçek oluşu mudur? Gerçekten film izlerken izlenildiğinin farkında olmadan, dikiz eylemin kendisine kapılan seyircileri ‘dikizlemek’ ve belki bu sayede farkında dahi olmadığımız başka bir yüzü görebilme fikri heyecan verici olabilirdi. Fakat Kiyarüstemi bize bu gerçekliği dahi vermez ve niyeti, kurmaca filmlerinde dahi çoğu kez kullandığı belgesel yaklaşımından tamamen uzaklaşarak, sinemanın ilüzyon yaratan gücüne en etkili biçimde parmak basarak bu algıyla oynamaktır. Hamideh Razavi’nin Taste of Shirin (2008) isimli kısa belgeselinde de görebileceğimiz üzere, Shirin’de sinemada filme dair reaksiyonlarını izlediğimiz aktrislerin aslında birbirinden bağımsız, Kiyarüstemi’nin evinin salonunda, önlerinde bir film dahi olmadan, yalnızca yönetmenin direktifleri doğrultusunda oynadığını ve müzikleri dahil tüm filmin çekimlerin sonrasında yaratıldığını öğreniriz. Peki bu bizleri hayal kırıklığına uğratmalı mıdır? Bana kalırsa aksine, Kiyarüstemi bu manipülasyon sayesinde hem en klasik hem de duruşu ile en klasik dışı anlatısını gerçekleştirmişken bize de ona daha çok hayran kalmak düşer.

Kiyarüstemi’yi sadece sinemayı sanat olarak ele alıp kazandırdığı bakış açısı ile kafamızda bu deneyime dair oluşturduğu soru işaretleri ile değil, bize, insana, yaşadığımız gerçekliğe dair sorgulatan tavrı ile de hatırlayacağız. Hikayeyi bir kadının ağzından dinleyip, kadınların yüz ifadelerinden okurken Shirin’i kadından, özellikle de her birinin başı örtülü iken İran’daki konumlarının yarattığı bağlamdan ayrı ele almak mümkün olamaz. Hüsrev ile Şirin acıklı bir aşk hikayesi de olsa, Şirin’in, kadının dilinden, onun bakış açısından, onun hisleriyle dökülenleri aktarır bize ve karşısında – filmin sunduğu üzere – onu hisseden, anlayan ve belki de onunla özdeşleşen kadınları gösterir bize Shirin. Şirin ne kadar yorulduğunu söylerken dökülür yaşlar. Kiyarüstemi belki o gözyaşlarını kaynağından bağımsız yarattı, ama sinemanın da gücüyle bir araya getirip bizdekileri yarattı. İlk bakışta çok basit görülebilecek bu film, kompleks yapısıyla hem sinemanın her geçen gün açılan kapılarını biraz daha araladı hem de bunu yönetmenin ve oyuncuların içinde yaşadığı sosyal gerçekliği görmezden gelmeyerek başardı. İşte bu yüzden Kiyarüstemi sinemasının belki de en nevi şahsına münhasır parçası Shirin, göz ardı edilemeyecek türden bir yapım olarak kalacak ve belki de yarattığı güçlü etki ile kendini beyazperde önünde yaşadığımız en yoğun anlarda hatırlatmaya devam edecek.

“…Benim hikayemi dinliyor ve ağlıyorsunuz. Gözyaşlarının arasından gözlerinizi görüyorum. O gözyaşlarını, ben, Şirin için mi döküyorsunuz? Yoksa her birinizin içinde saklı olan Şirin için mi?…”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi