Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Shadows
1959 - John Cassavetes
81
ABD
Senaryo John Cassavetes
Oyuncular Ben Carruthers, Lelia Goldoni, Hugh Hurd
Büşra Şavlı
Shadows'un, başlattığı yeni akımın gücünü ve merkezine almaktan çekinmediği toplumsal söylemleri düşündüğümüzde, John Cassavetes’in sinema tarihindeki yerini nasıl da hak etmiş olduğunu görebiliriz.

Shadows

Kendine çeki düzen ver çünkü böyle asıl kendini kandırıyorsun. Biliyorsun ki, inandığın bütün değerlerin birbirine karışmış durumda.

Ellili yılların sonu Amerika için pek çok konu açısından bir dönüm noktası ve Beat kuşağının da yerini aldığı dönemdir. Konuşulması gereken çok konu varken bunu yapabilmeyi başaran akımlar, ancak yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamış ama kısa zamanda arkalarında geniş bir kitle yaratıp unutulmaz altmışlara geçişin temelleri atılmıştır. Başarılı yapımlarda oyuncu olarak da gördüğümüz John Cassavetes ise yaratıcılığını üstlendiği Shadows ile zamanı gelen Amerikan Bağımsız Sineması’nı başlatan isim olarak kabul edilmiştir. Yaratıcı dememin sebebi ise genel hatlarıyla kurduğu öykünün yönetmenliğini üstlenmesi ama senaryonun tüm ayrıntılarını, belli başlı yardımcı direktifler dışında, tamamen oyuncularının doğaçlamasına bırakması ve filmi bir bakıma ortak bir yaratım harikası haline getirmesidir. Siyah-beyaz, 16mm formatında, Manhattan’da çekilen filmin hem tekniği hem de ‘gerçek’ oyunculuklarıyla kurgu ile gerçeğin arasındaki çizgiyi epeyce bir flulaştırdığı ortada. Cassavetes’in tamamen senaryosuz çektiği tek filmi Shadows, kısaca ikisi beyaz tenli biri siyahi kardeşlerin gündelik hayatlarına ve hem cinsiyet hem de etnik kimleri nedeniyle karşılaştıkları zorluklara odaklanır. İzlediğimiz film, Shadows’un ikinci versiyonudur ve bilindiği üzere Cassavetes, zayıf kabul edilen ilk versiyon üzerine neredeyse filmin yarısını tekrar çekmiş ve kurgulamıştır. Filmi; yönetmenin bile varlığından emin olmadığı ilk versiyon ile karşılaştırmak mümkün değil ama tek bildiğimiz, Shadows’un bu haliyle büyük bir değişime öncülük etmiş olduğudur.

Shadows: İyi ki Doğdun Amerikan Bağımsız Sineması

Shadows’un en güçlü yanının klasik film yapısına karşı duruşu olduğu söylenebilir bu yüzden öncelikle en genel hatlarıyla bu klasik duruştan söz etmemiz doğru olacaktır. Bir filmi oluşturan en küçük parçalar, belki sadece seyirlik bir malzeme gibi gözükse ya da önemsiz algılansa bile her detayıyla aslında belirgin bir ideolojinin geçirilmesinde rol oynayan bir kurgusal organizasyonun varlığına işaret eder. Bu nedenle sinemanın ilk yıllarında yerleşen, zamanla ve toplumsal değişimlerle çeşitlerine evrilen ama en temelinde hep aynı amaca hizmet eden bu kodları büyük ölçüde yıkabilmek, Shadows’u özel kılan nedenlerin en büyüğü. Kurgusal metinler; kahramanlarını özdeşleşebileceğimiz türden yaratarak kendimizi kurduğu evrenin bir parçası gibi algılamamıza, sözde dolduramadığımız boşlukları geçici olarak kapatmamıza ve bu fantezi dünyası içinde çok daha bütün hissettiğimizi düşünmemizi sağlar. Böylece filmde gerek alenen verilsin gerek çok derinlerde, sunulan ideolojiyi de kahraman yolunda ilerledikçe biz de yavaşça benimsemeye başlarız. Shadows ise bize bire bir klasik kodlar içinde özdeşleşebileceğimiz karakterler sunmaya çalışmıyor. Üç ana karakterin de sistemde kendilerine yer bulabilmek ve yüzleşmek zorunda kaldıkları acılardan korunabilmek için takındığı maskeleri var ve biz bunların nasıl düştüğüne de şahit oluyoruz. Lelia (Lelia Goldoni) kadınların cinselliklerini ön plana çıkararak güçlü durdukları düşüncesiyle hareket ederken içinde çok daha derin yaratıcı arzular ve aslında çizdiğinden çok daha naif ve kırılgan bir kız görüyoruz. Ben (Ben Carruthers) ise kendini kökeninden koparmaya çalışarak, yine daha güçlü durabilme düşüncesiyle tam bir ‘beyaz’ gibi davranır ve ilişkilerini de bu çerçevede kurmaya çalışırken, içinde kopan çelişki fırtınaları onu bu yüzeysel görüntüsünden çekip alır. Hugh’u (Hugh Hurd) ise yaşça en büyük kardeş olarak klasik ataerkil düşüncelerle kız kardeşini kollamaya çalışırken ve kariyerine idealist şekilde devam edebilmek için, sanat yaptığını düşünmediği “yarı çıplak kızları sunan kişi” olmayı reddederken görürüz ama kendini aile babası olarak kodlaması ve kardeşine bakabilme içgüdüsü de onun en büyük çatışması olur. Karakterlerin kurdukları bu bütünlüklü yapılarının çöktüğü noktaları görmek de, sinemanın izleyicide kurmayı hedeflediği yanıltıcı gerçeklik algısını kırmada büyük bir adım.

Diğer açılardan da Shadows yine bu yanılsamayı kırmak için uğraşır. Film, kurulan evreni ve kahramanlarını tanıtmak için sıklıkla kullanılan giriş çekimi (establishing shot) ile başlamaktan ziyade izleyiciyi daha kimi takip etmesi gerektiğini bile anlayamayacağı bir parti sahnesiyle baş başa bırakır. Ellilerin metropol dünyasına davet edildiğimizi anlayabilsek bile eksikliğini hissettiğimiz bu küçük detayla başlayan ve uzun bir süre odaklanma ihtiyacı duyulan karakterleri yakalayamama durumu, izleyiciyi bilgilerin paket halinde önüne sunulmasına alıştığı pasif konumundan zorla kaldırıp aktif bir şekilde izlediğini taramaya teşvik eder. Kurgusal olmayan bu gerçek film dünyasının tanıtıma veya karakterlerle takip edilmeye ihtiyacı olmadığının vurgusunun altını çizer Shadows. Ayrıca kamera ve kurgu teknikleri ile de Fransız Yeni Dalga akımından aşina olduğumuz ama daha kendi şahsına münhasır bir şekilde izlenilenin ilüzyon etkisini de kırmaya çalışır. Çoklu bakış açısı ile odağın detaylarla kaydırıldığı, atlamalı kurgunun ve yer yer aktüel kameranın kullanıldığı Shadows’un hem teknik olarak hem de hikayeye yön veren bir senaryosunun dahi olmayışıyla neden Amerikan Bağımsız Sineması’nın başlangıcı olarak kabul edildiğini anlamak bu açıdan hiç de zor değil; hele ki ilk gününden endüstrileşen ve gerek oyuncularıyla gerek tüm pazarlama teknikleriyle paranın söz sahibi olduğu Hollywood’un karşısında, kimsenin diretmesine imkan vermeden bağımsız olarak keyfine göre iş yapıp her şeyini cebinden karşılayan ve neredeyse zorunluluk olarak görülen stüdyo çekimini reddederek sokaklara taşan John Cassavetes’in başlattığı yeni akımın getirdiği bağımsızlık hissiyatını düşünürsek.

Konuşulması Gereken Konular Var

Tüm bu aykırı teoretik film ögelerinin yanı sıra Shadows, siyahilerin başta yer dahi almadığı sonradan çok stereotipik karakterlerle sunulduğu ve son olarak politik açıdan doğru olma hedefiyle daha merkezde yer almaya başladığı ama yine de olayın sorunsallığına değinmeden teğet geçmeyi ancak başarabildiği Hollywood yapımlarından sonra belki de ilk kez gerçekten de durumun kendisine parmak basan bir film olarak karşımıza çıkıyor. Afro-Amerikan hakların mücadelesinin en yoğun olduğu ellilerin sonunda, Shadows, bizi içine çektiği ve bir yerden sonra anlaşılması dahi güç konuma gelen karmaşık çatışmalarla konunun doğasını sorgulamaya itiyor. Üç kardeşten biri olan Hugh, görünürde siyahiyken, Lelia ve Ben açık tenlidir ama bu onların aynı çatışmanın içinde kalmalarını engelleyemez. Ben kökenini inkar etmek için çok uğraşır ve hem tavırlarıyla hem de takıldığı beyaz arkadaşlarıyla neredeyse bunun üstünü kapatır. Ama Hugh’un düzenlediği partinin çoğunluğu siyahiyken kendini oraya ait hissetmediği ve Afro-Amerikan olduğunu anladığımız bir kadının onu kendi olmaya davet ettiği sahnede Ben’in nasıl çıldırdığına şahit oluruz. Kadının da dediği gibi belki de Ben, tüm düşüncelerini bir kenara bırakıp partide eğlenmek ister ama içinde yaşadığı büyük ikilem duygusu onu yalnızca duruma çok daha agresif yaklaşmaya iter. Lelia’nın ise bu sorunla karşı karşıya geldiğini ilk kez, çıktığı Tony’nin abisi Hugh’u gördüğünde verdiği tepkide anlarız. Onun açık tenli olması hangi ırka ait olduğunu değiştirmez ve bu yüzden sevdiği adamın ondan kaçışı ile yüzleşmek zorunda kalır. Öte yandan Hugh ise kız kardeşini bu durumda en çok kollayan kişi olur. Ben, Lelia’nın üzüntüsünün sebebini öğrenmek istediğinde Hugh ona açıkça onun ilgilenmediği bir konu olduğunu, ırkçılıkla ilgili olduğunu ve yine altını çizerek onun ilgi alanına girmediğini açıklar. Lelia ise kalp kırıklığını, kökenini inkar etme ile çözmeye çalışacaktır. Böylece aile içindeki dinamiklerin ve ırk meselesi üzerine olan gündemin herkesi nasıl farklı şekilde etkilediğini görürüz. Ama film ilerledikçe, özellikle aile içinde kurulan bu zıtlıklarla olayın ne kadar saçma olduğunu fark ederiz. İlk olarak ten renginin bir şeyi değiştirmediğini görüp sonrasında ise kökenlere yönelik tepkinin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu anlarız. Ki bu farkındalığın, ellili yılların sonunda izleyicide yaratılabilecek en önemli hissiyat olduğunun altını defalarca çizebiliriz.

Shadows’un bilhassa Lelia ile parmak bastığı başka bir konunun ise; ataerkil düzenin içinde, kadın olarak gerektiği şekilde öne çıkabilme olabilme savaşı olduğunu görürüz. Lelia çok naif bir kız olarak çizilir gördüğümüz ilk anda ama aradığı şey, özdeşleşme ile bir kadın kimliğine ait olma hissidir. Bu yüzden abisi Hugh onu tek başına gitmemesi için taksiye binmeye ikna etmeye çalıştıktan ve Lelia onu ‘bana bir şey olmaz’ diye rahatlattıktan hemen sonra sinema önünde Brigitte Bardot’nun cinselliği öne çıkardığı posterine hayranlıkla bakarken bir erkeğin ona yaklaşmaya çalışmasından rahatsız olmuşken görürüz. Sonrasında bir partide Lelia yazdığı öyküsünden bahseder onunla flörtleşen bir arkadaşına: Adam Lelia’nın cinselliğini kullanarak özgürleşen kadın öyküsünü gerçekçi bulmayarak eleştirir ve bazen birinin çıkıp hayatını mahvedip onu üzebileceğinden bahsedir. Leila, bu imajı korumak isteyerek konuşmalarına dahil olan Tony’i öpüverir. Ama kendine adapte etmek istediği bu özgür kadın figürü aslında Lelia’nın büyük bir yanılsamasıdır ve Tony ile beraber olduktan sonra büyük bir rahatsızlık duyarak bunu bir kenara bırakır. Sonrasında adamın onu kökeninden dolayı inkar etmesi ile tekrardan, bu sefer içine kendi ırkına karşı ayrımcı ve alaycı bir tavır takınırken görürüz. Ama Lelia sadece maskeleri denemektedir ve uzun süre işkence ettiği siyahi adamın – aslında içinde biraz ataerkil söylemler de barındırarak – onun problemini dile getirmesi ile Lelia naifliğine geri döner. Döneminde kadınlar için özgürlük düşüncesinin cinselliği merkeze alması yanılsaması sadece Lelia’yı değil, caz vokali abisini de etkiler. Süslü ve açık kıyafetleri ile bir kadının erkeklerle nasıl oynayabildiğini anlatan şarkılar söyleyen kız grubu onun sahnesinde yerini alır, hem de ataerkil ve müzik idealisti düşüncesine çok aykırı olsa da Hugh, onları sunmayı kabul ettikten sonra. Öte yandan filmde ‘yazar gibi görünüyor muyum ben’ diyen egzotik dansçı, erkeğin ilgisini göz ardı eden edebiyat düşkünü, Ben ile ekibinin sürekli farklı kızlarla takılması ve çıplak kadın heykeli üzerine kafa yormaları gibi birçok yan hikaye; dönem filmlerinin tek bir bakış açısına takılıp kalmalarının aksine. kadın cinselliği üzerine farklı söylemleri barındırıyor,

En kısa haliyle toparlamak gerekirse, Shadows, ilk bakışta hikaye eksikliği ve belki çok da kaliteli görünmeyen film teknikleri ile klasik sinemaya bağımlı izleyicinin ilgisini çekmeyi başaramayacak olsa da, başlattığı yeni akımın gücünü ve merkezine almaktan çekinmediği toplumsal söylemleri düşündüğümüzde, John Cassavetes’in sinema tarihindeki yerini nasıl da hak etmiş olduğunu görebiliriz.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol