Belçika’nın son dönemde çıkardığı en şahsına münhasır yönetmenlerden biri Gust Van Den Berghe. Hatta genç yaşına rağmen ortaya koyduğu sıra dışı işlerle daha şimdiden kendi kitlesini oluşturmaya başlamış. Öyle ki hikaye, müzik kullanımı, teknik anlamda yeniden yapılanma gibi konularda yer yer deneysele kayan yaklaşımıyla henüz üçüncü filmi olan Lucifer’de (Şeytan) ortaya beklenilenin çok üstünde bir eser koyduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Felix Timmermans’ın bir hikayesinden uyarladığı ilk filmi En waar de sterre bleef stille staan ile tamamı down sendromlu kişilerden oluşan oyuncu kadrosuyla din ve inanç üzerine ironik bir bakış açısı getiren yönetmen, filmi tamamen siya-beyaz çekmişti. İkinci filmi içinse Togo’ya giden Berghe, oradaki iki çocuğun başından geçenleri anlattığı Blue Bird’te ise çok baskın bir mavi ton kullanarak yine teknik olarak farklı bir iş ortaya koymuştu. Bu iki filmi de Cannes’ın Yönetmenlerin 15 Günü seçkisinde gösterilen yönetmenin son filmi Lucifer ise artık ustalık dönemine yaklaştığının oldukça güçlü bir belirtisi olarak karşımızda duruyor.

34. İstanbul Film Festivali’nin Yeni Bir Bakış kategorisinde izleme şansı bulduğumuz film, daha seçki açıklanır açıklanmaz oldukça ilgi uyandırmayı başarmıştı aslında. Çünkü Lucifer, bu güne kadarki tüm standart kullanımların dışında “tondoscope” denen bir teknikle çekilmişti. (Yönetmenin önceki iki filmini süper 35 denen ultrasinemaskop bir formatta çektiğini düşünürsek oldukça sıra dışı bir tercih.) Bu aslında, özel olarak üretilmiş konik şeklindeki  ayna yardımıyla yapılan çekimin bir uzantısı. Çünkü bu ayna vasıtasıyla yapılan çekim dairesel bir formatta oluyor. İşte yönetmen de filmin bazı bölümlerinde bu tekniği kullanmaya karar verdikten sonra filmin tamamını dairesel formatta çekerek bu tekniği filmin bir parçası haline getirmiş. Zaten tondoscope kelimesinin kökü olan tondo İtalyanca dairesel demek. Sanat tarihinde özellike sanat alanında bu teknikle yapılmış eserler de mevcut. Hieronymus Bosch ve Pieter Brueghel gibi erken Rönesans dönemi sanatçıları, eserlerinde bu yaklaşımı inancı ve cenneti tasvir etmek için sık sık kullanmışlardır.

Filminde de inanç temeli üzerinden, bir cennet teması yaratmaya çalışan yönetmen, bu açıdan sırtını oldukça sağlam tarihi temellere dayamış. Hatta bu teknik kullanımı konusunda, daha da ileriye giderek bu anlayışı ses tasarımına dahi uygulamış Berghe. Öyle ki filmin ses tasarımı, standart stereo (yani sağdan ve soldan gelen ses) kayıttan farklı olarak yatay değil dikey, yani derinlikli bir yapıya sahip. (Elbette bunu fark edebilmek için yüksek kalitede bir ses sistemine sahip olmanız gerekiyor.) Normalde çevresel olarak kullanılan 5+1 ses sistemi teknolojisini kullanarak sesin sadece önden ve arkadan gelmesi şekilde yeni bir stereo sistemi oluşturmuş yönetmen.

Tüm bu göz kamaştırıcı teknik kullanımlarından sonra nihayet filmin hikayesine gelecek olursak; Meksika’nın kendi halinde yaşayan bir köyünde hayat gayet sıradan ama bu sıradanlığın içinde barındırdığı ilginç bir absürtlükle devam etmektedir. Daha sonra, bir gün Lucifer köye gelir ve mucizeler göstermeye başlar. O gelene kadar kendi içinde huzurlu bir şekilde yaşayan insanların Lucifer’in gelişiyle birlikte hayatları tümden değişir. Öyle ki sonunda Lucifer ortadan kaybolduğunda ardında bıraktığı etki, oradaykenkinden çok daha büyük olur.

Bu haliyle hemen aklımıza Pasolini’nin Teorema filmi geliyor hiç kuşkusuz. Hatırlayacağınız üzere orada da, zengin bir malikaneye bir yabancı gelip herkesin sevgisini kazanıyor ve ardından ortadan kayboluyordu. Sonrasındaysa tüm karakterlerin hayatı geri dönülmez bir şekilde değişiyordu. Daha çok sistem eleştirisi temelinde, burjuva inanç gerilimine yeni bir bakış getiren Pasolini’nin tersine Berghe, olayın çok daha felsefi boyutunda kendini konumlandırıyor.

Lucifer, teknik kullanımının da bir sonucu olarak inanılmaz etkileyici bir sinematografiye sahip. Özellikle Lucifer’in Dünya’ya inişi ve filmin sonlarındaki cenaze bölümleri gerçekten de alışık olduğumuz görsellerin çok ötesinde bir etkileyicilikte. Ama, sanırım filmin de tek eksik noktası olarak gösterilebilecek olan, hikayenin natüralizm temelinde oluşturduğu sürreal anlatı ile bu etkileyici sinematografinin arasındaki uyum, fazlasıyla düşük seviyelerde kalmış. Hatta yer yer tezat bir görüntü dahi oluşturmuş. Bu sebeple film bazı yerlerde kopuk bir görüntü çizebiliyor. Ama dediğim gibi bu, hikaye ve sinematografinin farklı anlatılara sahip olmasından kaynaklanan bir şey yoksa her ikisi de kendi için çok başarılı bir tutarlılığa ve bütüncüllüğe sahip.

Hikaye anlamında bahsettiğimiz natüralizm temelli sürreal anlatı, 2010’da Cannes’da Altın Palmiye’yi alan Apichatpong Weerasethaku’un Amcam Önceki Hayatlarini Hatirliyor (Loong Boonmee raleuk chat) filmine oldukça benzerlik gösteriyor. Bu açıdan Lucifer için de tıpkı o yıl ki jüri başkanı Tim Burton’ın dediği gibi “Tuhaf bir rüya gibi…” tanımlamasını kullanmak yanlış olmaz.

Tarihi bir karakter olan Lucifer üzerinden hikayesini işlemesi açısından film, birçok meseleye ironik dokunuşlar yapma fırsatını da yakalıyor aynı zamanda. Örneğin İncil’de İsa için “koyunların çobanı” tanımlaması kullanılır. Burada koyun olarak insanlar kast edilmektedir. Haliyle filmin başında Lucifer’in mağaraya düşmüş yaralı bir koyunu kurtardığı sahne göründüğünden çok daha fazla şey anlatıyor tahmin edeceğiniz üzere (Ayıca etimolojik olarak Lucifer’in “Işık Getiren” anlamında olması da burada, en azından buradaki söylem açısından önemli). Üstelik burada var olan şey sadece ironi de değil. Çünkü filmin ortaya koyduğu oldukça derinlikli bir söylem de var. Örneğin film boyunca Lucifer’in mucizelerinden bahsediliyor, oysa Lucifer’in tek yaptığı şey gerçekleri ortaya çıkarmak. Başka bir açıdan Lucifer kendisini gerçeğin bir yansıması olarak var ediyor. Bu açıdan karakterin sıradan bir insan olarak tasvir ediliyor olması da ayrı bir önem kazanıyor elbette. Aslında hiçbir mucize yok (insanların gördüklerini söyledikleri cennete giden merdivenin gösterilmemesi… Çünkü aslında yok), tanrı da şeytan da yok. Tamamen bir başımızayız, şeytan da biziz tanrı da.

Burada Lucifer’in gelişiyle birlikte insanların hayatlarında yaşanan değişim, Deleuze’ün köksap (rizom) kavramına işaret ediyor aslında. Yani her özne bir diğer önzeyi değiştiriyor ve ortaya yeni bir özne çıkıyor. Fakat bu ortaya çıkan özne hem önceki özneler olmaya hem de yeni bir özne yaratmaya devam ediyor. Bu açıdan bir başlangıcı ya da sonu olmadan sürekli kendi içinde “dönüyor”, genişliyor ama ilerlemiyor. Yani Lucifer ile birlikte köyde yaşanan değişim, herhangi iki karakterin diğer özneler üzerinde yarattığı değişimden çok da farklı değil. Çünkü göreceğiniz üzere Lucifer aslında bir şeyleri değiştirmiyor. Lucifer’e anlam yükleyip sonunda onun üzerinden kendilerini yeniden yaratanlar yine aynı insanlar. Bu açıdan kumarla ilgili yaşanan filmin kırılma noktasının aslında Lucifer’le bir alakası yok. Bu tamamen gerçeğin, gerçekleşmesinden ibaret. Burada filmin “tarihin akışı” mehfumuna getirdiği bakış açısı da önemli. Çünkü bu, tarihin akışı, aslında ideolojik bir kavramdır. Tarihin akışından kast edilen öncesi ve sonrasıyla bir nedenselliğin gerçekleşmesidir. Oysa Foucault, bunun ideolojik temellerini ortaya koyup bu kavramın altında yatan fikri değiştirir ve şöyle der: “Tarihin akışı, olgusal bir şekilde ve bir bütün olarak; gerçekleşecek olanın değil gerçeğin gerçekleşmesidir.” Yani Lucifer’in gelişi filmin sonunu hazırlamamıştır; başka bir deyişle Lucifer gerçeği yaratmamış, onun yanında yer almıştır.

Bu bahsettiklerimiz açısından filmin sonlarında, cenaze sahnesinde sinema tarihinden özellikle iki filme yapılan gönderme tam da anlamına kavuşan cinsten. İzleyenlerin de hemen fark edebileceği üzere bu bahsettiğimiz sahnede,  Shôhei Imamura’nın 1983 yapımı Narayama Türküsü (Narayama bushikô) ve Bergman’ın Yedinci Mühür (Det sjunde inseglet) filmlerinin final sahneleri arasında kendini gösteren benzerlik; ölüm temasının evrensel bir varoluş problemi olarak, inanç temelinde görünmesine karşın aslında tamamen insani bir özellik olduğunu göstermesi açısından oldukça önemli. Buradaki bahsettiğimiz bu inanç meselesiyle, Lucifer’de yaratılan rahip karakterin Babil Kulesi metaforuyla inşa etmeye çalıştığı kiliseyle olan ilişkisi de çok farklı bir boyuta taşınmış oluyor böylece. Bu açıdan filmdeki bahsettiğimiz söylemleri seküler bir hümanizm adı altında toplamak mümkün sanırım.

Gerek teknik kullanımı gerekse felsefi içeriği oldukça derin hikaye yapısıyla üzerine uzun uzun konuşulmayı hak eden bir yapım Lucifer. Şayet henüz Gust Van Den Berghe ile tanışmadıysanız ve sinemanın sessizce yeni bir dönemin homurtularını çıkardığı filmleriyle tanışmak size de gelecekten gelen bir mektup hissiyatı yaratıyorsa, Lucifer asla kaçırmamanız gereken bir yapım.

Belçika’nın son dönemde çıkardığı en şahsına münhasır yönetmenlerden biri Gust Van Den Berghe. Hatta genç yaşına rağmen ortaya koyduğu sıra dışı işlerle daha şimdiden kendi kitlesini oluşturmaya başlamış. Öyle ki hikaye, müzik kullanımı, teknik anlamda yeniden yapılanma gibi konularda yer yer deneysele kayan yaklaşımıyla henüz üçüncü filmi olan Lucifer’de (Şeytan) ortaya beklenilenin çok üstünde bir eser koyduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Felix Timmermans’ın bir hikayesinden uyarladığı ilk filmi En waar de sterre bleef stille staan ile tamamı down sendromlu kişilerden oluşan oyuncu kadrosuyla din ve inanç üzerine ironik bir bakış açısı getiren yönetmen, filmi tamamen siya-beyaz çekmişti. İkinci filmi içinse Togo’ya giden Berghe, oradaki iki çocuğun başından geçenleri anlattığı Blue Bird’te ise çok baskın bir mavi ton kullanarak yine teknik olarak farklı bir iş ortaya koymuştu. Bu iki filmi de Cannes’ın Yönetmenlerin 15 Günü seçkisinde gösterilen yönetmenin son filmi Lucifer ise artık ustalık dönemine yaklaştığının oldukça güçlü bir belirtisi olarak karşımızda duruyor. 34. İstanbul Film Festivali’nin Yeni Bir Bakış kategorisinde izleme şansı bulduğumuz film, daha seçki açıklanır açıklanmaz oldukça ilgi uyandırmayı başarmıştı aslında. Çünkü Lucifer, bu güne kadarki tüm standart kullanımların dışında “tondoscope” denen bir teknikle çekilmişti. (Yönetmenin önceki iki filmini süper 35 denen ultrasinemaskop bir formatta çektiğini düşünürsek oldukça sıra dışı bir tercih.) Bu aslında, özel olarak üretilmiş konik şeklindeki  ayna yardımıyla yapılan çekimin bir uzantısı. Çünkü bu ayna vasıtasıyla yapılan çekim dairesel bir formatta oluyor. İşte yönetmen de filmin bazı bölümlerinde bu tekniği kullanmaya karar verdikten sonra filmin tamamını dairesel formatta çekerek bu tekniği filmin bir parçası haline getirmiş. Zaten tondoscope kelimesinin kökü olan tondo İtalyanca dairesel demek. Sanat tarihinde özellike sanat alanında bu teknikle yapılmış eserler de mevcut. Hieronymus Bosch ve Pieter Brueghel gibi erken Rönesans dönemi sanatçıları, eserlerinde bu yaklaşımı inancı ve cenneti tasvir etmek için sık sık kullanmışlardır. Filminde de inanç temeli üzerinden, bir cennet teması yaratmaya çalışan yönetmen, bu açıdan sırtını oldukça sağlam tarihi temellere dayamış. Hatta bu teknik kullanımı konusunda, daha da ileriye giderek bu anlayışı ses tasarımına dahi uygulamış Berghe. Öyle ki filmin ses tasarımı, standart stereo (yani sağdan ve soldan gelen ses) kayıttan farklı olarak yatay değil dikey, yani derinlikli bir yapıya sahip. (Elbette bunu fark edebilmek için yüksek kalitede bir ses sistemine sahip olmanız gerekiyor.) Normalde çevresel olarak kullanılan 5+1 ses sistemi teknolojisini kullanarak sesin sadece önden ve arkadan gelmesi şekilde yeni bir stereo sistemi oluşturmuş yönetmen. Tüm bu göz kamaştırıcı teknik kullanımlarından sonra nihayet filmin hikayesine gelecek olursak; Meksika’nın kendi halinde yaşayan bir köyünde hayat gayet sıradan ama bu sıradanlığın içinde barındırdığı ilginç bir absürtlükle devam etmektedir. Daha sonra, bir gün Lucifer köye gelir ve mucizeler göstermeye başlar. O gelene kadar kendi içinde huzurlu bir şekilde yaşayan insanların Lucifer’in gelişiyle birlikte hayatları tümden değişir. Öyle ki sonunda Lucifer ortadan kaybolduğunda ardında bıraktığı etki, oradaykenkinden çok daha büyük olur. Bu haliyle hemen aklımıza Pasolini’nin Teorema filmi geliyor hiç kuşkusuz. Hatırlayacağınız üzere orada da, zengin bir malikaneye bir yabancı gelip herkesin sevgisini kazanıyor ve ardından ortadan kayboluyordu. Sonrasındaysa tüm karakterlerin hayatı geri dönülmez bir şekilde değişiyordu. Daha çok sistem eleştirisi temelinde, burjuva inanç gerilimine yeni bir…

Yazar Puanı

Puan - 89%

89%

Sinemanın sessizce yeni bir dönemin homurtularını çıkardığı filmleriyle tanışmak size de gelecekten gelen bir mektup hissiyatı yaratıyorsa Lucifer asla kaçırmamanız gereken bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 4.43 ( 4 votes)
89
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi