Şeytan-ı Racim

Şeytan-ı Racim

Ülkelerin korku sinemalarında benimsedikleri yollara detaylı baktığımızda çoğunlukla kendi kültürlerindeki şehir efsanelerinden, dini temalardan yola çıktıklarını görebiliriz. Japonların korkuyu ev, cep telefonu gibi çoğunlukla bir materyal üzerinden yarattıkları J-Horror olarak da anılabilecek tarzları, Amerikanların çok uluslu ve çok kültürlü çevrelerinde bulunan Hristiyanlık ve nadiren de olsa yahudilikle ilgili şeytan çıkarmaları, İspanyolların bu konuda hepsinden biraz fikriyle yola çıkarak kanımca her zaman özgün yaklaşımları korku sinemasının çeşitlenmesine yol açtı diyebilirim. Geçmiş yıllarda korkunun vampirler, kurt adamlar gibi daha fantastik yollardan yaratımı amaçlanırken, günümüzde teknoloji ve sosyal hayatın gelişimiye bozulan insanın içsel korkuları ve paranoyaları daha fazla prim sağlıyor.

İnsanın inanmak istediği, onu iyi bir insana dönüştürecek görevlerinin yanı sıra, bunları yapmazsa onu cezalandıracağını düşündüğü kötülüklerin vücut bulmuş hali olan varlıklar… Türk sineması özellikle Dabbe vakasından sonra korku için kendine gereken çıkış kapısını buldu ve ardından müslümanlığın bu korkutucu tarafındaki tüm ögelerden sonuna kadar faydalandı; faydalanmaya da devam ediyor. Sadece Hasan Karacadağ’ın 2006’da çektiği Dabbe’yle birlikte toplam 6 filmi olduğunu düşünürsek sektörün “yaratıcı” yönünü anlayabiliriz. Bu türün için de tabii ki iyi filmler de izledik. Alper Mestçi’nin 2007’de çektiği Musallat bana göre içlerinde en iyilerden biriydi.

şeytan ı racim 2

Asıl konuya dönersek, bu furyanın rüzgarına kapılmış ve son olarak vizyona girmiş olan Şeytan-ı Racim’den bahsedeceğim. Filmin neler anlttığını kendi sitelerinden yayınladıkları “filmin konusu” kısmından aynen kopyalarak yazacağım:

Üniversitede okuyan iki ev arkadaşı Emrah ve Salih’in hayatları Salih’in Havas ilmine duyduğu merakla değişir. Cin aleminin ürkütücü varlıklarını kendi emri altına alarak isteklerini gerçekleştirmeleri için kullanmak isteyen Salih ve hiçbir şeyin farkında olmayan ev arkadaşı Emrah kendini bir anda bu korkunç döngünün içinde bulurlar. Emrah’ın hiç huzuru kalmamıştır. Her gece şiddetini daha da artıran kâbuslar ve ürkütücü olaylar  başlar.”

Konu standart, gençler yine dinin karanlık taraflarına merak sararlar ve bir maceraya koyulurlar. Buraya kadar her şey normal ama bu konuyu filme uyarlama noktasında ciddi sıkıntılar başlıyor. Altı doldurulamamış her şey izleyicinin gözünde komikleşmekten öte sıkıcılığa dönüşüyor. Konuda belirtilen Havas ilminin ne olduğuna dair detayı geçtim, hiçbir bilgi yok; Salih bu ilme nasıl ilgi duymaya başladı bilmiyoruz. Emrah’ı öyle aniden ve alakasız bir şekilde olayların içine sokuyor ki bu alakasızlık izleyicinin gözünden kaçmıyor. Emrah ve Salih’in üniversite öğrencisi oldukları söyleniyor ama filmde geçen tek bir diyalog dışında (bkz. “Okula gidip notlarıma bakar mısın?”) bunu ima edecek hiçbir şey yaşanmıyor. Yani izlerken gereksiz bir detay olarak film boyunca ilerliyor. Böyle olunca da akıllara şu geliyor: Üniversiteli öğrencileri de bu “meraklı” izleyici grubuna dahil etmek için ticari bir kaygı mı var?

şeytan ı racim 3

Emrah evini ayırıp ailesinin yanına gidiyor. Evde, anne-baba ve dede-büyükanne arasında yaşananların durum değerlendirilmesi yapılıyor. Emrah uykusuz kaldığını ve kabuslarını anlatınca ilk çare hacı hocaya gitmek oluyor. Oradan dede çıkıp bırakın böyle saçma işleri diye konuya giriyor. Tam bekliyoruz ki hah işte sonunda ailede akıllı biri çıktı, bir doktor falan diyecek derken dede patlatıyor: bu gibi durumlarda sadece Allah’a sığınılır…

Her şeyin yarım olmasından bahsetmiştim, bu yarımlık oyunculuklarda da kendini gösteriyor. Rol yeteneği konusunda tartışılabilecek geç oyuncuların belli ki kendileri bile hikayeye inanmamışlar. Altan Gördüm gibi usta bir ismin bu projede yer almasına da, ne yalan söyleyeyim ben inanamadım. Emrah’ın medet umduğu Bakırcı Mehmet Efendi rolünde izlediğimiz Gördüm, az diyalog çok iş diyerek izleyicinin beklentisini yükseltiyor.

Anlaşılan o ki yönetmen Arkın Aktaç da Karacadağ’ı örnek alan isimlerden. 2010’da çektiği Üç harfliler: Marid’in ardından bir kez daha bu tip bir filme yönelmesi akıllara bunu getiriyor. Görsel efektlere ağırlık vermeyen film, altı boş ve eksik hikayesinin yanı sıra amatör oyunculuklarla da birleşince ne yazık ki sıkıcı ve zaman kaybı yaratan bir seyirlik sunuyor. 165 kopyayla vizyondaki en yaygın ağa sahip film yarattığı cin-şeytan cazibesiyle gişede başarılı olur mu bilinmez ama, Türk Korku sinemasında toz bulutundan öteye geçemeyeceği kesin.

 

5 Yorum

  1. Ali Belliyol 29/10/2013 at 20:12 - Reply

    Birbirinin tekrarı, yaratıcılıktan uzak ve sıkıcı hikayeleriyşle batı filmlerine nazaran bu gilm şaheser. Türk korku filmlerini anlymayanlar, beğenmiyor. Anlasalar bayılırlar.

  2. abdullah 21/06/2014 at 14:21 - Reply

    Saçma sapan filmlere dünya kıyamet iltifatta bulunurlar gerçekten güzel filmlere çamur atalar! bunu anlamış değilim.Kim nederse desin Türk korku filmleri dünya sinemasında 1. sırayı almış durumda.korku adında saçma sapan sadist filmlerini izlemektense bu başyapıtını izlemeyi tercih ederim.tabi sadece yorum yapmak için yazıyorsanız kimse sizi memnun edemz…

Yorum yazın