27 Ocak 1959 günü Sovyet Rusya’da ikisi kadın dokuz genç dağcı Ural Dağları’nın uçsuz bucaksız eteklerinde 2 haftalık bir tırmanış ve kayak gezisi için yola çıktılar. Rotaları kuzeydeki en son yerleşim birimi olan Vizhai’den Otorten Dağı’na doğruydu. Her biri, tırmanış ve uzun kayak gezisi tecrübeleri olan yetenekli sporculardı ve dondurucu soğukla mücadele edecekleri tehlikeli rota gözlerini korkutmuyordu ancak işler umdukları gibi gitmedi.

20 Şubat’ta başlatılan arama çalışmalarının altıncı gününde önce tahrip edilmiş kamp çadırları daha sonra da kayıp dağcıların çıplak haldeki cesetlerine ulaşıldı. Cesetlerin incelenmesi sonucu sporcuların hipotermi, yani vücut ısısının aşırı düşmesi sonucu öldükleri saptandı. Birinin ölümcül derecede kafa travması vardı, iki tanesinin ise göğüs kafesleri parçalanmıştı. Ancak cesetlerin hiçbirinde dıştan gelen yaralanma yoktu, yüksek basınç sonucu ezilmiş gibiydiler.

Şeytan-Geçidi

Araştırma kapsamında bulunan günlükler ve amatör video kayıtları incelendiğinde anlaşıldı ki giderek sertleşen hava ve azalan görüş mesafesi grubun rotasını hedefleri olan Otorten Dağ’ı yerine Mansi dilinde “ölüm dağı” anlamına gelen Kholat Syakhl’a saptırmıştı. Cesetlerin bulunduğu bölge Mansi arazisi olduğu için Rus polisi geniş çaplı bir cinayet soruşturması başlattı. Böylece zaten soru işaretleriyle dolu olaya yeni bir detay daha eklendi: “radyasyon”. Cesetler ıssız bir dağ başında bulunmayacak oranda yüksek radyasyona maruz kalmıştı.

Çadırların dışarıdan değil içerden parçalanması, koruyucu giysilerinin olmaması, dıştan gelmeyen yaralanmalar gibi detayların üzerine bir de radyasyon eklenince bu trajik olay komplo teorileri için uzun yıllar verimli bir kaynak oldu. Dağcıların başına ne gelmişti? Dağ başında onları giysilerini bile almadan çadırlarından kaçıracak kadar korkutan ve açıklanamaz ölümlerine sebep olan neydi? Efsanelerde karlı dağlarda yaşadığı anlatılan Kocaayak mı, gizli bir Sovyet deneyi mi yoksa uzaylılar mı?

MV5BMTkxOTAwMDk5NV5BMl5BanBnXkFtZTgwMTcyMjExMDE@._V1._SX640_SY427_

İşte “Şeytan Geçidi” (Devil’s Pass) hikâyesini başlı başına bir korku filmi olabilecek bu trajik olaya dayandırıyor. Bir grup Amerikalı öğrenci bölgeye giderek bu gizemli olayı araştırmaya karar veriyor. Biraz planlı biraz da tesadüfî şekilde 1959’da ölen dağcıların yolculuğunu adım adım izleyen öğrenciler başlarına gelen talihsizliklere rağmen grup liderinin de ısrarıyla yollarına devam eder ve yolculukları komplo teorileri içinde belki de en akla yatkın olanıyla son bulur.

Senaryosunu Vikram Weet’in yazdığı film, Dyatlov Geçidi vakasında sağlık sorunları yüzünden 9 dağcıya katılamadığı için hayatta kalan Yuri Yudin’in “eğer Tanrı’ya tek bir soru sorma hakkım olsa o gece arkadaşlarıma ne olduğunu sorardım” sözlerine kendince bir cevap veriyor. Yer yer found footage (buluntu film) tekniğini de kullanan yapım, ilk anda yine bir Blair Witch projesiyle karşı karşıya olduğumuzu düşündürse de hikâyesini farklı bir yapı üzerine kuruyor. Özellikle filmin ikinci yarısında kapalı alanda geçen sahneler oldukça korkutucu olmayı başarıyor.

Geniş filmografisi arasından özellikle “Mindhunters”la göz dolduran Renny Harlin, genç oyuncularının fazla iddialı olmayan performanslarına rağmen filmi iyi kotarmış ve son derece başarısız fragmanının aksine, komplo teorilerinden hoşlananların zevkle seyredebilecekleri bir gerilim filmi çıkmış. Diğer yandan 2012 yapımı “Chernobly Diaries” ile beraber ele alındığında “Şeytan Geçidi” Soğuk Savaş günlerinin korku filmlerine daha epey malzeme sağlayacağının müjdesini de veriyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi