2013 tarihli Miss Violence ile adını duyuran Alexandros Avranas’ın yeni filmi Sevme Beni, 2000’lerin ikinci yarısında ilk örneklerini gördüğümüz yeni Yunan sineması ailesinden çok uzak bir yerde durmuyor. 2016 yılında Varşova Film Festivali’nde prömiyerini yapan, başrolünde Jim Carrey’nin yer aldığı İngilizce dilindeki ilk filmi True Crimes bugün hâlâ dünyada geniş bir dağıtım imkânı bulamamışken yönetmen bu kısa –ve henüz sonlanmamış– uluslararası macerasına ara verip ülkesinin tedirgin sularına geri dönüyor. Neredeyse kendi içinde bir dil yaratmış komşu coğrafyadaki bu yeni dalganın tedirgin suları bu sefer her ne hikmetse bıraktığımız kadar berrak değil. Bünyesinde Yorgos Lanthimos ve Athina Rachel Tsangari gibi yönetmenleri barındıran bu kuşağın filmlerinde görmeye alışık olduğumuz her detay Sevme Beni’de de karşımıza çıkıyor. Tüm benzer anlatım tercihlerini bir kenara ayıracak olursak, genellikle bu filmlerde sosyal hayattan izole kahramanların hikâyelerinin tam orta yerinde seyircinin de ortak olması istenen bir oyun bizi bekler. Hızlıca bir düşününce Alpeis’teki vefat etmiş yakınlarının yerine geçmek üzere kiralanabilen insanlar, Attenberg’deki dış dünyayı yalnızca belgesellerden öğrenmiş genç kadın ya da The Lobster’daki aşkın yasak olduğu dünya gibi örnekler akla gelebilir. Burada ise hikâyenin göbeğinde yer alan çiftimiz çocuk sahibi olma arzusuyla bir taşıyıcı anne ile iletişime geçiyor. Henüz yirmili yaşlarının başındaki genç göçmen kadın, başta çok niyetli olmasa da şartları göz önünde bulundurup ucunda yüklü miktarda ödeme bulunan bu teklifi kabul ediyor. Adım adım detaylarını öğrendiğimiz dokuz ay süreli bu hamilelik anlaşması boyunca genç kadın, hâli vakti yerince çiftimizin hayatına konuk olmak üzere bu lüks villaya taşınıyor. Sevme Beni’nin oyunu da burada başlıyor diyebiliriz: Genellikle örneklerini saydığımız filmlerde karşılaştığımız, içinde saf şiddetin ve buz gibi geleneklerin sürdürüldüğü, içi tamamen boşaltılmış sevgisiz aile portresini bu kez kurulma aşamasındayken tanıyoruz. Ancak sürprizlerle ilerleyen anlatımın henüz ilk kırılma noktasında çiftimizin asıl niyetlerinin bu yönde olmadığını öğrenmemizle birlikte film bir çeşit klasik Double Indemnity (1944) öyküsüne evriliyor. Sevme Beni: Dalga Krizleri Yeni filmleriyle yollarına yeni adımlar atarak devam eden kuşağın diğer yönetmenlerinin aksine Avranas’ın Miss Violence’ta yaptığı işin üzerine herhangi bir gelişim gösterdiğini söylemek güç. Hatta belki de o dönem dalganın esintisiyle yakaladığı keskinliği ve iyi kurgulanmış anlatı gücünü kaybettiğinden dahi bahsedilebilir. Geri döndüğü bu tedirgin suları bulandıran ise aslında bir yandan elinde olan tüm silahlarını kullanmaya çalışması ve tüm bu silahlarını eskisi gibi kullanamaması. Sevme Beni’de izlediğimiz hikâye az önce de bahsi geçtiği üzere birkaç sürpriz üzerinden kırılarak ilerleyen bir yapıya sahip ve bu sürprizlerin maalesef izleyeni şok edeceği ihtimaline tutunmanın dışında metne herhangi bir katkısı bulunmuyor. Buna da razı olup izlenildiğinde bile şok etmesi gereken tepe noktalar, önceden tahmin edilebilmesi oldukça mümkün sahnelerden ibaret ufak rampalara dönüşüyorlar. Böylece tüm tansiyonu törpülenmiş senaryo, öncüllerinin de sahip olduğu büyük banliyö villalarının ardına saklanmış duygusuz beyaz üst sınıf tablosuna yeni bir yorum katamazken, içerdiği şiddet ise göçmen ve kadın kurbanları üzerinden basit ve kötücül bir istismarın ötesine geçemiyor.  

Yazar Puanı

Puan - 40%

40%

Tüm tansiyonu törpülenmiş senaryo, öncüllerinin de sahip olduğu büyük banliyö villalarının ardına saklanmış duygusuz beyaz üst sınıf tablosuna yeni bir yorum katamazken, içerdiği şiddet ise göçmen ve kadın kurbanları üzerinden basit ve kötücül bir istismarın ötesine geçemiyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
40

2013 tarihli Miss Violence ile adını duyuran Alexandros Avranas’ın yeni filmi Sevme Beni, 2000’lerin ikinci yarısında ilk örneklerini gördüğümüz yeni Yunan sineması ailesinden çok uzak bir yerde durmuyor. 2016 yılında Varşova Film Festivali’nde prömiyerini yapan, başrolünde Jim Carrey’nin yer aldığı İngilizce dilindeki ilk filmi True Crimes bugün hâlâ dünyada geniş bir dağıtım imkânı bulamamışken yönetmen bu kısa –ve henüz sonlanmamış– uluslararası macerasına ara verip ülkesinin tedirgin sularına geri dönüyor. Neredeyse kendi içinde bir dil yaratmış komşu coğrafyadaki bu yeni dalganın tedirgin suları bu sefer her ne hikmetse bıraktığımız kadar berrak değil.

Bünyesinde Yorgos Lanthimos ve Athina Rachel Tsangari gibi yönetmenleri barındıran bu kuşağın filmlerinde görmeye alışık olduğumuz her detay Sevme Beni’de de karşımıza çıkıyor. Tüm benzer anlatım tercihlerini bir kenara ayıracak olursak, genellikle bu filmlerde sosyal hayattan izole kahramanların hikâyelerinin tam orta yerinde seyircinin de ortak olması istenen bir oyun bizi bekler. Hızlıca bir düşününce Alpeis’teki vefat etmiş yakınlarının yerine geçmek üzere kiralanabilen insanlar, Attenberg’deki dış dünyayı yalnızca belgesellerden öğrenmiş genç kadın ya da The Lobster’daki aşkın yasak olduğu dünya gibi örnekler akla gelebilir. Burada ise hikâyenin göbeğinde yer alan çiftimiz çocuk sahibi olma arzusuyla bir taşıyıcı anne ile iletişime geçiyor. Henüz yirmili yaşlarının başındaki genç göçmen kadın, başta çok niyetli olmasa da şartları göz önünde bulundurup ucunda yüklü miktarda ödeme bulunan bu teklifi kabul ediyor. Adım adım detaylarını öğrendiğimiz dokuz ay süreli bu hamilelik anlaşması boyunca genç kadın, hâli vakti yerince çiftimizin hayatına konuk olmak üzere bu lüks villaya taşınıyor. Sevme Beni’nin oyunu da burada başlıyor diyebiliriz: Genellikle örneklerini saydığımız filmlerde karşılaştığımız, içinde saf şiddetin ve buz gibi geleneklerin sürdürüldüğü, içi tamamen boşaltılmış sevgisiz aile portresini bu kez kurulma aşamasındayken tanıyoruz. Ancak sürprizlerle ilerleyen anlatımın henüz ilk kırılma noktasında çiftimizin asıl niyetlerinin bu yönde olmadığını öğrenmemizle birlikte film bir çeşit klasik Double Indemnity (1944) öyküsüne evriliyor.

Sevme Beni: Dalga Krizleri

Yeni filmleriyle yollarına yeni adımlar atarak devam eden kuşağın diğer yönetmenlerinin aksine Avranas’ın Miss Violence’ta yaptığı işin üzerine herhangi bir gelişim gösterdiğini söylemek güç. Hatta belki de o dönem dalganın esintisiyle yakaladığı keskinliği ve iyi kurgulanmış anlatı gücünü kaybettiğinden dahi bahsedilebilir. Geri döndüğü bu tedirgin suları bulandıran ise aslında bir yandan elinde olan tüm silahlarını kullanmaya çalışması ve tüm bu silahlarını eskisi gibi kullanamaması. Sevme Beni’de izlediğimiz hikâye az önce de bahsi geçtiği üzere birkaç sürpriz üzerinden kırılarak ilerleyen bir yapıya sahip ve bu sürprizlerin maalesef izleyeni şok edeceği ihtimaline tutunmanın dışında metne herhangi bir katkısı bulunmuyor. Buna da razı olup izlenildiğinde bile şok etmesi gereken tepe noktalar, önceden tahmin edilebilmesi oldukça mümkün sahnelerden ibaret ufak rampalara dönüşüyorlar. Böylece tüm tansiyonu törpülenmiş senaryo, öncüllerinin de sahip olduğu büyük banliyö villalarının ardına saklanmış duygusuz beyaz üst sınıf tablosuna yeni bir yorum katamazken, içerdiği şiddet ise göçmen ve kadın kurbanları üzerinden basit ve kötücül bir istismarın ötesine geçemiyor.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi