“Belgesel sinemanın sınırlılıkları nedir?” sorusu, son yıllarda daha çok tartışılan bir konu haline geldi. Bunun aslında birden fazla nedeni var: Filmcilikte dijital imkanların artması ile hem belgesel sayısında hem de belgesele konu olan kültürlerin sayısında gözlemlenen artış, daha önce hiç yapılmayan ya da yapılmaya cesaret edilemeyen konuların, bu bağımsız olma durumuyla beyazperdede karşımıza çıkması vb. Fakat en önemli konulardan biri genel olarak objektif bir bakış açısı sunduğu düşünülen belgeselin aslında tamamen subjektif bir alan olması. Sonuçta kamerayı nereye koyduğuna karar veren bir yönetmen ve bu kararı sonucu bize sunduğu imgeyi, bir bakıma onun gözünden görmemiz bile bir müdahale içerir.

Joshua Oppenheimer’ın yönetmenliğini yaptığı ve 2012 yılında, dünya çapında festivallerde gösterim imkanı bulan Öldürme Eylemi – The Act of Killing, bahsi geçen belgesel sinemanın sınırlılıklarını aşmak konusunda yetkin bir örnek olarak karşımıza çıkmıştı. 1965-66 yıllında Endonezya’da yaşanan komünist katliamını konu alan ve 1 milyona yakın insanın hayatını kaybetmesine yol açan bu olayları katillerin gözünden yeniden canlandıran filmi etik açıdan sorunlu bulanlar olmuştu. Buna karşın film, tam tersi bir biçimde asla etik ya da ahlaki kabul edilemeyecek “öldürme eylemi”nin kendisini, katillerin gözünden ifşa ederek izleyiciyi bir uyanışa sevk ediyordu. Burada tartışılması gereken konu; katillerin motivasyonu ve cinayetleri tekrar canlandırırken gösterdikleri neşe ve soğukkanlılıktı.

Bu filmin iki yıl sonrasında karşımıza çıkan ve aslında Öldürme Eylemi ile aynı dönemde yapımı tamamlanan Sessizliğin Bakışı – The Look of Silence filminde ise kamera bu defa kurbanlara dönüyor. Abisi Ramli’nin, Endonezya hükumeti ve ordusu ile ABD destekli halk komandoları tarafından öldürüldüğünü bilen gözlük teknisyeni Adi ve ailesi; Öldürme Eylemi’ndeki görüntüler sayesinde katilleri teşhis ediyorlar. Film, Adi’nin abisinin katilleri ile birebir görüşmesini ele alırken arka planda Adi’nin anne ve babasının parçalanmış yaşamlarına tanık olmamızı sağlıyor.

Sessizliğin Bakışı’nda Adi’nin bir gözlük teknisyeni olması, başlı başına bir metafor içeriyor. Mesleğini aynı zamanda gözlerinde sorun olan insanlarla geçmiş hakkında konuşmak için bir fırsata dönüştüren Adi’nin çabasına karşın insanların bakış açısını değiştirmek çok mümkün değil. Katliamları keyifle anlatanlar olduğu kadar bu konu hakkında konuşmaya korkan insanların sayısı oldukça fazla. Katliamların sorumlusu olan “yeni düzen”in hala iktidarda olması, insanların bu eylemleri ya benimsemesine ya da bu eylemlerden haberi yokmuş gibi davranmasına yol açıyor (Aynı durum film ekibinden bir çok kişinin adının jenerikte Anonymous – Anonim olarak geçmesine neden olmuş). Adi’nin katillerle konuşma çabası, ailesinde korkuya neden oluyor. Annesi sık sık ona “adını ve adresini vermemesi” konusunda nasihat veriyor. Babası ise alzheimer hastası olduğu için belki de eşi ve oğlundan daha şanslı. Her gün Ramli’yi hatırlayan anneye karşın baba, istem dışı olarak oğlunu hatırlamıyor. Bunun hem acı hem de ne yazık ki şanslı bir durum olduğunu söylemek mümkün. Aynı zamanda “geçmiş geçmişte kaldı” diyen halktan kişilerin maziye bakışındaki çarpıklığın başka bir boyutu ile karşı karşıya kalıyoruz.

Adi’nin arayışı, aslında kendisinden af dilenmesi ve arınmayı amaçlayan bir arayış. Adi, düzenin değişmeyeceğinin farkında ama insanların değişebileceğine inanıyor. Katillerin birçoğunun hayatta olmaması ya da yaşlılık nedeniyle rahatsız olmaları, Adi’yi onların aileleri ile iletişime geçmeye zorluyor. Bu noktada geçmişin günahlarının üstünün örtülmeye çalıştığını görüyoruz. Af dileyenlerin birçoğu kendi başlarına bir şey gelmemesi için bu yolu seçiyorlar. Adi’nin yaşadığı yıkımın nedenlerinden biri de bu aslında. Aralarında kendi dayısının da bulunduğu ve devleti kurtardıklarını iddia eden katiller, Adi’nin gelişi ile vicdani anlamda tökezleseler de uzun vadede bahaneler üretmeye devam ediyorlar.

Filmde, yaşanan katliamları dış müsebbibi olarak ABD ve çok uluslu şirketlerin adı geçse de bu bilgi, tek bir arşiv görüntüsü ile veriliyor. Fakat filmin geneline baktığımızda bu bir eksiklik değil, içeriğe yönelik bir tercih. Kaldı ki bu arşiv görüntüsünün absürtlüğü bile oldukça acı. Olayın arkasında kimlerin bulunduğunun zaten herkesçe bilindiğini düşünen yönetmen daha çok insanlardaki dönüşüme ve onları birer cani haline getiren psikolojiye yöneliyor. Kimi cinayeti devlet için, kimi İslamiyet için kimi ise “komünistler birbirlerinin eşleriyle yattığı” (!) için işlediğini söylüyor. Bu bahanelerin birçoğunun ülkemizde 70’li yıllarda gerçekleşen katliamları aklamak için kullanıldığını hatırlayabiliriz. İzleyicinin fark edebileceği nokta ise bu bahanelerin hepsinin ardında “öldürme”ye yönelik ilkel dürtünün yer alması. Zaten hikayenin içerdiği bu sertlik, filmin teknik anlamda oldukça düz bir yapıda ilerlemesine neden olmuş. Arşiv görüntüleri ve birebir görüşmelerde sıklıkla başvurulan yüz planlar dışında Oppenheimer, elindeki kayıtlara çok fazla müdahale etmiyor. Batı tarafından cennetten bir köşe olarak bilinen Endonezya’nın tropik adalarının aslında birer ölüm adası olduğunu, dinginlikle veriyor.

Yıllarca Endonezya’da kalarak ve oranın dilini öğrenerek halkla yakın ilişkiler kuran Oppenheimer’ın; Öldürme Eylemi ve Sessizliğin Bakışı ile ulaştığı başarı, belgesel sinemanın sınırlarının zorlanması açısından da takdir edilmeli. Üçüncü Sinema kuramının öncülerinden Fernando Solanas ve Octavio Getino’nun “film bir fitil, kamera bir tüfek ve projektör saniyede 24 kare ateş edebilen bir silahtır” önermesini, tarih kitaplarında hala üstü örtülmeye çalışılan gerçekleri tokat gibi yüzümüze vurarak doğruluyor.

"Belgesel sinemanın sınırlılıkları nedir?" sorusu, son yıllarda daha çok tartışılan bir konu haline geldi. Bunun aslında birden fazla nedeni var: Filmcilikte dijital imkanların artması ile hem belgesel sayısında hem de belgesele konu olan kültürlerin sayısında gözlemlenen artış, daha önce hiç yapılmayan ya da yapılmaya cesaret edilemeyen konuların, bu bağımsız olma durumuyla beyazperdede karşımıza çıkması vb. Fakat en önemli konulardan biri genel olarak objektif bir bakış açısı sunduğu düşünülen belgeselin aslında tamamen subjektif bir alan olması. Sonuçta kamerayı nereye koyduğuna karar veren bir yönetmen ve bu kararı sonucu bize sunduğu imgeyi, bir bakıma onun gözünden görmemiz bile bir müdahale içerir. Joshua Oppenheimer'ın yönetmenliğini yaptığı ve 2012 yılında, dünya çapında festivallerde gösterim imkanı bulan Öldürme Eylemi - The Act of Killing, bahsi geçen belgesel sinemanın sınırlılıklarını aşmak konusunda yetkin bir örnek olarak karşımıza çıkmıştı. 1965-66 yıllında Endonezya'da yaşanan komünist katliamını konu alan ve 1 milyona yakın insanın hayatını kaybetmesine yol açan bu olayları katillerin gözünden yeniden canlandıran filmi etik açıdan sorunlu bulanlar olmuştu. Buna karşın film, tam tersi bir biçimde asla etik ya da ahlaki kabul edilemeyecek "öldürme eylemi"nin kendisini, katillerin gözünden ifşa ederek izleyiciyi bir uyanışa sevk ediyordu. Burada tartışılması gereken konu; katillerin motivasyonu ve cinayetleri tekrar canlandırırken gösterdikleri neşe ve soğukkanlılıktı. Bu filmin iki yıl sonrasında karşımıza çıkan ve aslında Öldürme Eylemi ile aynı dönemde yapımı tamamlanan Sessizliğin Bakışı - The Look of Silence filminde ise kamera bu defa kurbanlara dönüyor. Abisi Ramli'nin, Endonezya hükumeti ve ordusu ile ABD destekli halk komandoları tarafından öldürüldüğünü bilen gözlük teknisyeni Adi ve ailesi; Öldürme Eylemi'ndeki görüntüler sayesinde katilleri teşhis ediyorlar. Film, Adi'nin abisinin katilleri ile birebir görüşmesini ele alırken arka planda Adi'nin anne ve babasının parçalanmış yaşamlarına tanık olmamızı sağlıyor. Sessizliğin Bakışı'nda Adi'nin bir gözlük teknisyeni olması, başlı başına bir metafor içeriyor. Mesleğini aynı zamanda gözlerinde sorun olan insanlarla geçmiş hakkında konuşmak için bir fırsata dönüştüren Adi'nin çabasına karşın insanların bakış açısını değiştirmek çok mümkün değil. Katliamları keyifle anlatanlar olduğu kadar bu konu hakkında konuşmaya korkan insanların sayısı oldukça fazla. Katliamların sorumlusu olan "yeni düzen"in hala iktidarda olması, insanların bu eylemleri ya benimsemesine ya da bu eylemlerden haberi yokmuş gibi davranmasına yol açıyor (Aynı durum film ekibinden bir çok kişinin adının jenerikte Anonymous - Anonim olarak geçmesine neden olmuş). Adi'nin katillerle konuşma çabası, ailesinde korkuya neden oluyor. Annesi sık sık ona "adını ve adresini vermemesi" konusunda nasihat veriyor. Babası ise alzheimer hastası olduğu için belki de eşi ve oğlundan daha şanslı. Her gün Ramli'yi hatırlayan anneye karşın baba, istem dışı olarak oğlunu hatırlamıyor. Bunun hem acı hem de ne yazık ki şanslı bir durum olduğunu söylemek mümkün. Aynı zamanda "geçmiş geçmişte kaldı" diyen halktan kişilerin maziye bakışındaki çarpıklığın başka bir boyutu ile karşı karşıya kalıyoruz. Adi'nin arayışı, aslında kendisinden af dilenmesi ve arınmayı amaçlayan bir arayış. Adi, düzenin değişmeyeceğinin farkında ama insanların değişebileceğine inanıyor. Katillerin birçoğunun hayatta olmaması ya da yaşlılık nedeniyle rahatsız olmaları, Adi'yi onların aileleri ile iletişime geçmeye zorluyor. Bu noktada geçmişin günahlarının üstünün örtülmeye çalıştığını görüyoruz. Af dileyenlerin birçoğu kendi başlarına bir şey gelmemesi için bu yolu seçiyorlar. Adi'nin yaşadığı yıkımın nedenlerinden…

Yazar Puanı

Puan - 85%

85%

Üçüncü Sinema kuramının öncülerinden Fernando Solanas ve Octavio Getino'nun "film bir fitil, kamera bir tüfek ve projektör saniyede 24 kare ateş edebilen bir silahtır" önermesini, tarih kitaplarında hala üstü örtülmeye çalışılan gerçekleri tokat gibi yüzümüze vurarak doğruluyor.

Kullanıcı Puanları: 4.75 ( 2 votes)
85
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi