Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa
Almanya’da Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşüne paralel olarak yükselen Dışavurumculuk akımını, Fransa’da da empresyonizmin sinemadaki tezahürlerini ayrıntılı bir şekilde incelediğimiz ikinci yazımızdan sonra, Sessiz Sinema yazı dizimize İngiltere, İskandinavya ve Sovyetler Birliği ile devam ediyoruz.

Sessiz Sinema – 3: İngiltere, İskandinavya ve Sovyetler Birliği

İngiltere’nin sinema macerası enteresan bir şekilde, bir Fransız ile, Louis Le Prince ile başlar. Hem Lumiere Kardeşlerden hem de Edison’dan çok önce 1888 yılının sonlarına doğru Eastman Kodak’ın kağıt filmine tek lensli kameradan görüntü kaydetmeyi başarmıştı. “Sinematografinin Babası” olarak alınan Le Prince, Leeds’te yaptığı bu film ile İngiltere’de sinemayı başlatan kişi olarak tarihe geçer. Anlatı özelliklerine sahip filmlerin gelmesi için 20. yüzyılı beklemek gerekecektir. 20. yüzyılın başında, İngilizler klasiklerine dönerek Shakespeare uyarlamaları çekmeye, Dickens romanlarını beyazperdeye aktarmaya başlarlar. Sessiz Dönemin en büyük yıldızı Charlie Chaplin bir İngiliz olmasına karşın, Hollywood ile meşhur olur. Fakat, İngiliz sinemasının sessiz dönemi, sinema sanatına en büyük yönetmenlerinden birini kazandıracaktır: Alfred Hitchcock. Sessiz dönem de Hitchcock’un çektiği, ilk İngiliz sesli filmi olan Blackmail (Şantaj – 1929) ile sona erecektir.

İskandinavya’da durum biraz daha farklıdır. 1910’lu yıllarda Nobel ödüllü İsveçli yazar Selam Lagerlöf’ün yazınından yapılan çoğu uyarlama ile İsveç sineması gelişir. Ingmar Bergman’ın Yaban Çilekleri filminde başrolü vererek saygı duruşunda bulunduğu sessiz sinemanın büyük ismi Victor Sjöström ve Mauritz Stiller gibi isimler bu dönemi domine ederler. Özellikle Stiller, Greta Garbo’yu sinemaya kazandırarak büyük bir başarıya imza atar. İsveç sinemasının en büyük önemi, Birinci Dünya Savaşı boyunca Almanya’yı etkisi altında bırakabilmiş olmasıdır. İsveç, savaşta tarafsız olduğu için Almanya’ya dışarıdan gelen filmlerin neredeyse hepsi İsveç filmidir. 20’lerin ortasında Garbo, Sjöström ve Stiller Hollywood’a giderler; Garbo hepimizin bildiği parlak kariyeri sürdürür, Stiller hayatını kaybeder ve Sjöström de ülkesine dönerek tiyatroya odaklanır. Danimarka’da ise Peter Elfelt isimli belgesel fotoğrafçısı ile sinema başlar. 1896 ile 1912 arası 200’ün üzerinde belgesel çeken Elfelt, ilk kurmaca film Henrettelsen (İdam Cezası – 1903) isimli filmin de yapımcılığını yapar. Dünya Savaşına kadar Danimarka ciddi bir sinema üretimine girer ve neredeyse liderliğe oynar. Dünya Savaşı ile film üretiminde lider ABD olur; 1919 yılında ise sahneye Carl Theodore Dreyer girer. Başta stüdyo ile çalışsa da, büyük yönetmen Dreyer her zaman bağımsız kalır. Bu sebeple, para bulmak için başka ülkelere giderek orada şansını dener. Bu süreçte, Fransa’da ve Almanya’da önemli filmlere imza atacaktır.

Sovyetler Birliği ise devrimi sinemaya da taşımaya kararlı bir avuç avant-garde sanatçı, dünya sinema tarihinde nadiren görülen bir grup teorisyen ve eyleyici sinemacı ile yepyeni, deneysel bir kurgu ve anlatı geliştirmekle meşguldü. Sonradan Sovyet Montaj Sineması olarak da anılacak bu akımda Dziga Vertov, Vsevolod Pudovkin, Sergei Eisenstein, Aleksander Dovzhenko gibi isimler vardır.

Önceki Sayfa1 / 5Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi