Netflix ve onun yenilikçi dijital televizyonculuk stratejisi hayatımıza girdiğinden beri artık hiçbir şey eskisi gibi değil ve bundan sonra da olmayacak gibi. Heyecanlanmanıza ya da gözlerinizden ateş fışkırmasına gerek yok zira iyi bir şey söylüyorum. Dijital alandaki büyük ve keskin bir boşluktan yararlanan ve bu boşluğu doğru stratejilerle fırsata dönüştürmeyi başaran Netflix’in soykütüğünü deşmek başka bir yazının konusu lakin hayatlarımıza giren birbirinden iyi dizilerin arkasındaki kuruluştan bahsetmemek olmazdı. Stranger Things, The OA, Orange is the New Black gibi yankı uyandıran ve kısa sürede büyük kitlelere ulaşan dizilere nazaran daha kendine has bir kitleye sahip olsa da en az onlar kadar başarılı ve övgüyü hak eden Sense8 de yine Netflix harikalarından biri. Bu sebeple kimilerimiz için ‘dizinin ikinci sezonu için Netflix onayı geldi’ cümlesi epey hayati olabiliyor. Nihayetinde her ne kadar Sense8’in ardında Wachowskiler ve Babylon 5 gibi bir efsaneyi yaratmış J. Michael Straczynski olsa da onay çıkmadıktan sonra efsanelerin esamesi okunamayabiliyor. Onay çıktığına göre bu da demek oluyor ki Netflix de Sense8’teki cevheri görmüş.

Yeni sezona giriş yapmadan evvel biraz Sense8’in konusundan, ilk sezondan ve diziyle ilgili yeni gelişmelerden bahsetmemek olmaz. Evet çoğunuzun bildiği üzere Sense8’in yaratıcısı, Matrix gibi bir başyapıtı dünya sinemasına kazandırarak ama sadece sinema için değil diğer birçok çalışma alanı (sosyoloji, felsefe, hacktivism vb.) için de yeni ufuklar açan Wachowskiler. Her ne kadar –V for Vendetta– dışındaki işlerinde Matrix’te yarattıkları başarıyı sağlayamamış olsalar da bu iki kardeşin dünyasının gözle görünür dünyamızdan çok daha ötede olduğu bir gerçek. Beden çalışmalarından telepatiye, reenkarnasyondan simülasyonlara, duyusal bir aradalıktan nörolojik çalışmalara çok geniş bir yelpazede araştırmalar ve okumalar yaptıkları ise oldukça aşikar. Tüm bu bilimsel çalışmaların yanı sıra yaptıkları işlerde politik, sosyal, ekolojik, iktisadi ve hatta cinsel ve cinsiyet çalışmalarına dair de güçlü söylemler olduğunu vurgulayabiliriz ki bu noktada fen bilimleri ile sosyal bilimlerin özünde birbirlerinden ayrı alanlar olmadığını ve hatta birbirlerini bütünledikleri için her iki alanı da birlikte okumak gerektiği gerçeğini hatırlatıyorlar. Bu bir aradalığı hem Alman yönetmen Tom Tykwer ile ortaklaşa yaptıkları Cloud Atlas filminde hem de birçok açıdan Cloud Atlas’a benzer özellikler taşıyan dizileri Sense8’te görmek çok mümkün. Fakat Sense8’i Cloud Atlas’ın başarısının ve bilimsel dayanaklarının çok ötesine taşıyan ve bunca sevilmesini sağlayan Wachowskiler’in, bilimkurgu deyince akla ilk gelen ve Uzay Yolu’ndan Battlestar Galactica’ya birçok bilimkurgu dizisinin doğumuna sebep olmuş Babylon 5’ın yaratıcısı J. Michael Straczynski ile yaptıkları ortaklık. Zira J. Michael Straczynski olmasaydı Sense8 yine bu kadar güçlü olur muydu, bunu bir düşünmek lazım.

Peki Neyi Anlatıyordu Sense8?

Çok kısaca özetlemek gerekirse, aynı gün doğan, zihinleriyle telepatik ve duyusal olarak birbirlerine bağlanabilen, aynı ruh kümesinin (cluster) içinde fakat dünyanın farklı ülkelerinde yaşayıp farklı ırklara ve kültürlere mensup 8 ayrı kişinin, dünya ve dünya dışındaki fiziki ve ruhani mücadelesini anlatıyor. Evrim sonucu farklılaşmış bu insanlar (Homosensorium), psycellium olarak adlandırılan büyük bir telepatik ağa erişebiliyor. Bu ağa ulaşabilen insanlara sensate deniliyor ve sensateler sekizer kişilik kümeler içerisinde ortak bir zihni paylaşıyor. Aynı küme içerisinde bütün hisler, zevkler, acılar, anılar, hatıralar, bilgiler yani aklımızda ne varsa ortak. Küme dışındaki sensateler ise göz teması kurduktan sonra birbirlerini telepatik olarak ziyaret edebiliyorlar fakat kendi kümelerinde olduğu gibi aynı hisler paylaşılmıyor. İlk sezonda başroldeki 8 karakterimizin yaşadığı ülkelerdeki yaşantılarına ve birbirleriyle paylaştıkları sensate deneyimlerine şahit olmuş, başlarına gelen bu sıra dışı duruma adapte olma süreçlerini izlemiştik. Bu 8 kişilik kümemizi meydana getiren, onları duyusal olarak doğuran ve kendi duyu deneyimlerini ve hafızasını onlara aktaran anneleri Angelica (Daryl Hannah) ve Angelica ile aynı kümeden olan sevgilisi Jonas ile tanışmış ve onlardan bir sensate avcısı olan Whispers (diğer adıyla Dr. Milton)’tan uzak durmaları, ona yakalanmamaları, onunla asla göz kontağı kurmamaları gerektiğini öğrenmiştik. Nitekim ilk sezon da, aynı zamanda bir polis olan sensatelerimizden biri olan Will’in Whispers ile göz göze gelerek tüm kümesini ve kendini tehlikeye atması neticesinde verdikleri kedi-fare oyunu ile bitmiş, kümenin diğer sensatelerinin de yardımı ile Whispers tehlikesi şimdilik atlatılmıştı. Ve ilk sezon Will’in kendi kümesindeki ruh eşi İzlandalı DJ Riley ile Whispers’ın elinden kurtulmaları ve saklanacak yeni bir mekana doğru yelken açmaları ile bitmişti.

İkinci sezon öncesi aradaki özlemi az da olsa yumuşatmak isteyen Sense8 yaratıcıları yılbaşı öncesinde bizlere Noel Özel Bölümü adı altında 2 saatlik harika bir deneyim yaşattılar. Her ne kadar 2 saatlik süre zarfında diziye ve yeni sezona dair çok fazla bilgiye erişememiş olsak da uzun bir aradan sonra sevdiğimiz karakterlerle yeniden karşılaşmak oldukça iyi geldi. Özel bölüm ilk sezonun küçük bir tekrarı ve ikinci sezon ile ilk sezon arasında bir köprü işlevi kurmuş gibi gözükürken izleyicileri beklendiği kadar tatmin edemese de aslında yeni sezon için önemli detayları açığa çıkarmıştı. Will ve Riley izbe görünümlü bir mekanda Whispers tehlikesinden uzak durmaya çalışırken Whispers ile göz göze gelen Will’in, psycellium ile bağlantıyı kesmek için uyuşturucu (eroin) bağımlısı haline gelişini görmüş; Meksikalı oyuncu Lito’nun annesine eşcinsel olduğunu açıkladığı sahnede oldukça duygulanmış; hapishanedeki mahkumiyetini sürdüren Sun’ın sabrıyla hayata tutunmuş; Wolfgang ve Kala arasındaki romantik çekimin güzelliğiyle tebessüm etmiş; trans bir kadın olan San Francisco’lu Nomi’nin hayata tutunma dayanaklarıyla gurur duymuş ve nam-ı diğer Van Damme Capheus’un iyilik dolu kalbiyle ısınmıştık. Bir yandan hayatlarına devam eden bir yandan da birbirlerini Whispers ve diğerlerinden koruyup kollamaya çalışan sensatelerimizi yepyeni ve birbirinden zorlu mücadelelerin beklediği de apaçıktı.

Sense8 2. Sezon: Alışın, Buradayız!

sense8b

Kimi kitleler tarafından eşcinsel ve trans karakterlerinin varlığı (Wachowskiler’in de cinsiyet değiştirme operasyonu geçirdiğini not düşelim) ve toplu seks sahneleriyle homofobi derecesinde kötü eleştirilere maruz kalan ve LGBTİ propagandası yapmakla suçlanan dizinin özel bölümünde bu eleştirilere karşı bir eleştiri olacak şekilde yer alan teknik ve estetik açıdan muazzam derecede çekilmiş bir başka toplu seks sahnesi Wachowskiler’in ‘Alışın, Buradayız!’ deme şekli olarak heteroseksist sisteme ve bu sistemin getirdiği erk mantığına güçlü bir cevap ve tokat mahiyetindeydi.  Zira birbirleri ile ortak bir zihni paylaşan sensatelerin hazzı, tutkuyu ve cinsel arzuyu da duyusal olarak birlikte yaşıyor olmalarının en açık anlatımı olan bu sahneler Sense8’in ana felsefesini anlamak için de oldukça değerli. Aynı şekilde bu sahneleri çokluk ve bir aradalık gibi terimleri felsefeye kazandırmış olan Gilles Deleuze’ün tarafından okuyacak olursak ona ait olan şu söz, bu sahnelerin neden konuyla son derece alakalı ve önemli olduğunu da açığa çıkaracaktır: ‘Sevişmek bir kişi ya da iki kişi değil sanki yüz binlermiş gibi bir oluş deneyimlemektir.’ Üstelik karşımızda kurgusu ve hikâyesinin ötesinde, eleştirel olarak eğildiği konular itibariyle de LGBTİ unsurlarıyla sınırlanamayacak kadar zengin bir dizi varken yapılan bu sığ yaklaşımların dizinin karakterlerinden biri olan Hernando’nun dediği gibi gören gözü ele verdiği de çok açık.

*Yazının devamı Sense 8 2 Sezon hakkında sürprizbozan – spoiler içerir*

Cesaret, Sevgi ve Umut Dolu Bir Geleceğe Doğru

sense8c

Bu uzun giriş bölümünden sonra sanırım ve nihayet artık ikinci sezona gelebiliriz. İkinci sezon birinci sezona nazaran esas meseleyi tam anlamıyla odağına alan bir bölümle açılıyor dersek yanılmayız. Hem bilimkurgu türüne yaraşır hem de bilimsel dayanaklarıyla daha güçlü bir sezon bekliyor bizi. Ama aynı zamanda karakterlerimizin başına gelen bu duyusal deneyimin sebeplerini ve sonuçlarını araştırırken dünyadaki sosyal, politik, ekonomik birçok meselenin ardında yatan sebeplere de odaklanma şansı buluyoruz ve Wachowskiler (İkinci sezonda yalnıza Lana Wachowski desek de yanlış olmaz) bu konular hakkında hem çok dolu hem de ağızlarına geleni söylemekten asla çekinmeyecek derecede cesurlar. Aslına bakarsanız ikinci sezonu tek kelimeyle özetleyecek sözcük de bu: CESARET! Zira bu sezonda tüm karakterlerimiz kendilerinden beklenilmeyecek derecede cesurlar. Noel bölümünü saymazsak ilk bölüm itibariyle konuyla alakalı çok cesur bir giriş yapan karakterlerimiz LGBTİ haklarından homofobiye, ataerkil toplum yapısından cinsiyetçiliğe, ekonomik eşitsizliklerden Afrika’daki açlığa ve susuzluğa, adalet mekanizmasındaki sorunlardan devletler ve çalışma ahlakına, sosyal adaletsizliklerden nefret ve önyargılara koca bir medeniyetin üzerine çökmüş sorunları ve çürümüşlükleri yüzümüze haykırıyorlar ve soruyorlar ‘Kimim Ben? Nereden Geliyorum?’ diye.

Her bir karakterimiz kendi içinde bulundukları zorlu şartlara göğüs germeye çalışırken birbirlerinden hiç olmadığı kadar daha çok yardım alıyorlar. Biz de onlarla birlikte kendimizi bazen Mumbai’deki bir sosyal adalet protestosunda, bazen Seul’de kaçak bir mahkumun intikam savaşında, bazen Meksika’dan Sao Paulo’daki Onur Yürüyüşü’ne gelen Lito’nun milyonlara eşcinsel olduğunu açıkladığı o dev sahnede, bazense Nairobi’deki temiz suya erişebilmek için birbirleriyle kavga eden kitleler içinde buluyor ve yeryüzündeki tüm bu adaletsizliklere rağmen umuttan ve umut etmekten bir an olsun vazgeçmiyoruz. Kümesini korumak için hacktivist bir güruh olan Anonymous örgütüyle bağlantılar kuran Nomi’den ve her koşulda onun yanında olmaktan asla vazgeçmeyen Amanita’yla birbirlerine duydukları sevgiden alıyoruz gücümüzü. Ya da aralarındaki kilometrelerce mesafelere ve hayatlarındaki insanlara rağmen sonsuz bir tutkuyla sevişen Kala ve Wolfgang’ın birbirlerine duydukları aşkla sıfıra indirgiyoruz tüm imkansızlıkları. O halde ikinci sezonun bir diğer kilit kelimesi belirdi zihinlerde: SEVGİ! Bu sezon istisnasız her karakterin hayatında hem onları seven hem de onların sevdikleri bir diğeri var. Ki ilk sezondan itibaren ana karakterlerin dışında kalan yan karakterlerin de hikayenin ve kurgunun gidişatına ne derece etki ettiğine şahit olmuştuk. Bu sezon özellikle Capheus’un hayatında son derece önemli bir gelişmeye sebebiyet verecek olan gazeteci Zakae ile yaşadığı aşk ve hapisten kaçan Sun’ın kardeşinden alacağı intikam yolunda hem ona inanan hem de peşinde olmayı sürdüren detektif Mun ile arasındaki duygusal bağ, bu iki ana karakterimizin hayatlarının dönüşümünde kilit bir noktada.

Tüm bunlar olup biterken meselenin odak noktasını da sarkıtmadan işlemeye devam ediyor Sense8. İlk bir iki bölümde hız kazanan Whispers, Angelica, Jonas ve diğer sensatelerin vahameti hakkında yeni yeni bilgiler topluyoruz bizler de. Her bölümde yeni bir şeyler öğrenirken özel bölümde de ismi geçen ama henüz detaylı olarak bilmediğimiz BPO (Biologic Preservation Organization) isimli organizasyonun tüm bu sensateleri nasıl ve ne amaçla kullandığını öğrenmeye başlıyoruz. Bu noktada Will ve Riley’nin üzerlerine diğerlerinden çok daha fazla görev düştüğüne de şahit oluyoruz. Özellikle Will’in Whispers’tan daha fazla bilgi edinmek ve ondan kaçmak için kurduğu tuzaklara düşen Whispers bizleri BPO’ya daha fazla yaklaştırıyor.

Bir Panoptikon ve Zombi Yaratma Projesi Olarak BPO

Evrim sonucu telepatik yetenekleriyle homo sapiens türünden ayrışan ve onlardan daha üstün yeteneklere sahip olan sensateleri korumak, insanları duyusal olarak birbirlerine yaklaştırmak ve bu sayede daha yaşanılır bir dünya tasarlamak için Ruth isimli bir bilim insanı tarafından kurulan BPO sonraları bu amacından sapmış bir organizasyona dönüşmüş. Örgütün içinde yer alan Gibbons ile Will’in arasında geçen bir konuşmada tıpkı Rembrandt’ın geleceği gören gözleri gibi geleceği görme ve ona erişme amaçlı kurulmuş bu örgütün Ruth’un ölümünden sonra başa gelen kişiler tarafından kötü amaçlar için kullanıldığını öğreniriz. Her ne kadar Gibbons’ın konuşması Whispers tarafından kesintiye uğratılsa da dizinin ilerleyen bölümlerinde Riley’nin iletişim kurduğu bir başka sensate, ona, Ruth’un ölümüyle birlikte organizasyonu idare eden kişilerin Whispers’ın kötü emellerine alet olduğunu ve BPO’nun tüm dünyaya korku salan bir terör makinesine dönüştürüldüğünü anlatır. Whispers sensate kümelerini avlamak ve kontrol altına almak isteyen bir avcıdır ve onun dışında avlanan başka avcılar, küresel işbirlikçiler ve dünyanın tüm ülkelerinden bu organizasyonu fonlayan ağlar vardır. Özetle küresel bir ağ olarak düşünebileceğimiz BPO, sensatelerin gücünü kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak (beyin ameliyatları ile serebral kortekste hasar yaratarak, sensatelerden kendi zombilerini yarattıklarını da söyleyebiliriz) ilk başta gözettiği insanlığın yararı amacından tam tersi bir yöne sapmıştır. Zira New York’ta yaşanan 9/11 de böyle bir projenin ürünüdür. Bu noktada akıllara Einstein’ın gelmemesi neredeyse imkansız. İnsanlığın ve bilimin yararı için maddenin en küçük yapı birimi olan atomun parçalanabilirliğini keşfeden Einstein’ın teorisi de, bu bilimsel teoriyi kötü amaçlar için kullanmak isteyen kişiler ya da örgütler tarafından dönüştürülerek milyonlarca insan hayatını heba eden bir savaş mühimmatı yaratmamış mıydı? O halde pek sevgili sensatelerimizin bu örgütle ve Whispers gibileriyle savaşmaktan başka bir çaresi yok.

Bu anlamda işin distopik bilimkurgu boyutuyla ve sensatelerin varlık sebebiyle ilgili ikinci sezonda taşların yerine oturmaya başladığını söyleyebiliriz. Dizinin kurgusuyla ilgili bu önemli bilgilere erişmemizi sağlayan yeni karakterler ve olaylar ise Sense8’in ikinci sezonunu hem kendi janrı içinde hem de yüksek seyir zevkiyle ayakları daha sağlam basan bir iş haline getiriyor. Yeni karakterler demişken ilk sezonda yer alan karakterlerimiz dışında bu sezonda diğer kümelerin sensateleri ile de iletişimler kuruluyor. Ki bu iletişimler sayesinde BPO’nun ne olduğunu ve sensateleri nasıl kullandığını, insanlığa nasıl bir korku yaydığını (Angelica’nın kümesinde yer alan Todd’un zombileştirilerek barışçıl bir toplantıda yer alanlara terör saldırısı düzenlemesi gibi) öğreniyoruz. Bu anlamda Michel Foucault’nun tasvir ettiği bugünün gözetim toplumu çağında bir tür panoptikon haline gelen bir örgüt BPO. Gözetim toplumunu tasvir etmek için Jeremy Bentham’ın bütünü gözetleyen hapishane inşa modeli olan panoptikonu kullanan Foucault, yeni iletişim teknolojileriyle bir iletişim ortamında kimliğin tanımlanması, sanal ortamda mahremiyeti belirleme ve yaşama sorununu, bu ortamın iktidarın gözetim alanı olarak kullanıyor olmasına ve toplumu hem bireyler halinde, hem de sınıflandırılıp etiketlendirilmiş şekilde normalleştirilerek bir gözetim toplumu olgusuyla ilişkilendirir (Snowden örneği de bunu açığa çıkartmadı mı?). Nitekim iktidarı elinde bulunduran BPO’nun sanal ağlar ve internet üzerindeki hakimiyetini ve manipülasyonunu da düşünecek olursak hem hacktivist bir sensate olan Nomi’nin varlığı hem de ikinci sezonda Nomi’ye ve sensatelerimize yardımcı olan Anonymous’un varlığı daha kolay açıklanabilir hale gelecektir. Buradan özetle; muhalif ve eleştirel kimlikleriyle tanıdığımız Wachowskiler’in ve Straczynski’nin bu sezonda çok daha politik, çok daha sert ve teknik yönden çok daha güçlü olduğunu altını çizerek söylemek gerek.

Olası Bir Üçüncü Sezonda Yaşanacak Savaşın Ayak Sesleri

sense8a

Buraya kadar her şey iyi hoş, karakterlerimiz birbirlerine çok daha bağlı, blockers adı verilen önleyici haplar ile Whispers ve psycellium ile olan bağlantıları kesmeyi öğrenerek onların silahlarını onlara yöneltmeyi de öğrendik; ama yine de atmamız gereken birkaç adım, henüz cevaplanmamış çokça soru, üçüncü sezonda cevaplarını almayı ve kim olduklarını öğrenmeyi bekleyeceğimiz BPO’nun üst mevkilerinde yer alan isimler (Mr.Secretary gibi) ve ikinci sezonun son bölümünde -şayet olursa ki bu sonla olmaması imkansız- üçüncü sezonda yaşanacak büyük savaşın başlangıcı ve ayak sesleri var. Ayrıca bu sezonda Angelica, Jonas ve onların kümelerindeki sensatelerin bizim sensateler ile kurdukları ilginç bağlara da şahit oluyor ve hem Angelica hem de Jonas’la ilgili şaşırtıcı detaylar öğreniyoruz. Yine ilk sezonda, diğerlerine oranla hikayeleri biraz daha geri planda kalan Sun ve Capheus’un bu sezon diğer karakterlerle eşit bir düzlemde gittiğini söylemekte yarar var. Hem çok sevinip hem de çok üzülerek ve aynı zamanda nefesimi tutarak izlediğim bir sezon finaliyle bitti Sense8 ve yine kafamda deli sorularla baş başayım. Ama buradan görebildiğim kadarıyla da ikinci sezon finalinin üçüncü sezonun habercisi olduğu çok açık ve belli ki bizi çok hararetli geçecek bir yeni sezon bekliyor. Londra, Wolfgang, fiziksel bir aradalık falan derken unutmadan, lanet olası Whispers sana söyleyeceklerim var: Savaş istedin, al sana savaş!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi