“Belgesel sinemada etiğin sınırları nerede başlar, nerede biter?” sorusu son yıllarda popüler bir tartışmaya neden olsa da tek bir doğru cevabın verilemediğini söylemek mümkün. Belge filmlerle doğan; ticari bir ayrıma dönüşen belgesel-kurmaca ikiliğinden ortaya çıkan farklılıklarıyla tartışma konusu olan sinema sanatında, farklılıklardan ziyade ortaklıkların konuşulduğunu pek göremiyoruz. Bunun en önemli nedeni de sinemaseverler olarak birçok filmi sınıflandırmaya çalışmamız oluyor. Fakat ne kadar çabalarsak çabalayalım sınırlar zorlanırken, yönetmenler de belirli kalıplar ile oynamaya devam ediyorlar.

1993 yılında Kısa Belgesel dalında Oscar adaylığı kazanan Polonyalı belgeselci Marcel Lozinski’nin oğlu Pawel Lozinski de bu kalıplarla oynayan ve “etik” konusunu biraz arka planda bırakan bir yönetmen. 30 yıllık kariyerine bakıldığında belgesel sinemayı, başta kendisi olmak üzere insanların iletişim problemlerini tartışma ya da geçmişe giderek sorunların kaynağına ulaşma amacıyla kullandığı anlaşılıyor. Bu amaç Lozinski için o kadar ulvi ve gerekli ki, kameranın konumu ya da karşımızdaki aktörün/gerçek kişinin ne kadar rol yaptığı da önemsiz bir ayrıntı olarak kalıyor. Son filmi Seni Ne Kadar Sevdiğimi Bir Bilsen de sorunlu bir anne-kızı tecrübeli bir psikoterapistin karşısına çıkarıyor ve 75 dakika boyunca karakterler bu sorunlarını çözmeye çalışıyorlar.

Film Yoluyla Terapi ya da Terapi Yoluyla Film

Bir önceki filminde kendi babasıyla kamera karşısına geçen Lozinski; bu filminde aslında ilişkilerini sona erdirmiş bir çifti mercek altına almak isterken, aradığı karakterleri bulamayınca bir boşanmanın gölgesinde hayatlarını şekillendirmek zorunda kalan bir anne-kıza yöneliyor. Eşinden boşanmak zorunda kalan Ewa, kızı Hania’yı tek başına büyütmek zorunda kalırken ikili arasındaki iletişimsizlik de yıllar içinde büyüyor. Bir noktadan sonra annesinin varlığının bile kendisini nefessiz bıraktığını söyleyen Hania, evi terk ediyor. Bu sorunlu ilişkinin düzelmesi için çözüm bulma sorumluluğu ise gerçek hayatta da bir psikoterapist olan Bogdan de Barbaro’ya kalıyor. Böylece tüm film süresince karakterlere ve onların konuşmalarına odaklanan, beş aşamalı bir terapi filmi izlemeye başlıyoruz.

Lozinski izleyicinin dikkatini tamamen konuşmalara çekmek istiyor ve sinema estetiği açısından oldukça minimalist tercihlerde bulunuyor. Tabii bu tercihlerin arka planında, karakterlerin mümkün olduğunca en doğal performanslarını sergilemelerine yönelik isteği  yatıyor. Uzun lenslere sahip küçük boyutlardaki Blackmagic Pocket kameralar aracılığıyla karakterler baş ve omuz planlarla perdeye yansıtılırken mümkün olduğunca doğal ışık kullanılıyor. Tek bir odada geçen filmde birden fazla karakteri tek bir planda görmemiz mümkün olmuyor, sadece bakış açılarından birbirleri ile konuştuklarını anlayabiliyoruz. Bergmanvari bu yaklaşım ile film, bir performans yakalama seremonisine dönüşürken karakterlere duyulan yakınlık da duygusal bir bağlanmaya neden oluyor. Söylemler aracılığıyla bu bağlılık taraf tutmaya dönüşse de karakterlerin kırılganlığı ve pişmanlıkları nedeniyle bu bağlılıklar uzun süreli olmuyor. Zaten izleyicinin bu tartışmadaki tarafı; derde derman bulması beklenen de Barbaro’ya daha yakın hale geliyor ve Lozinski, ona yönelik çekimlerde kamerayı biraz daha aşağıya konumlandırarak tüm kontrolü doktora bırakıyor.

Seni Ne Kadar Sevdiğimi Bir Bilsen: Tartışmalı Ama Rahatlatıcı Bir Deneyim

İçerik olarak ise filmin adına atıfta bulunan “sevgi” sözcüğünün ne anlam ifade ettiği ve neyin yerine kullanıldığı çok boyutlu bir biçimde anlatılıyor. Eşinden ayrıldıktan sonra kızına karşı hissettiği bağlılığın sorgulandığını gören Ewa’nın yaşadığı kırılma, kendisini metaforlar ve çeşitli isimlendirmelerle gösteriyor. Barbaro’nun sorunların tanımlanması ve kabul edilmesi konusundaki titizliği, birçok duygunun iç içe geçmesine ve psikolojide “yansıtma” denilen mekanizmaya sık sık başvurulmasına neden oluyor. İzleyici bir yandan kendi tecrübelerini bire bir perdede deneyimlerken diğer yandan kendisini ifade edebilme yetisinin yokluğuna ya da tutarsızlığına şahit oluyor. Geçmiş tecrübelerin gölgesinde yaşanan hayatlarda duyulan ve hissedilen sevginin, filmin adındaki gibi öfkeli bir itiraf şeklinde çıkabilmesi de kaçınılmaz görünüyor.

Filmin sonunda yönetmenin, izleyicilere yaşattığı sürpriz tekrardan bizi etik tartışmasına döndürse de ben bir izleyici olarak Lozinski’nin yönteminin bu tartışmayı önemsiz hale getirecek sonuçlara ulaştığını düşünüyorum. Şüphesiz her seyirci bu konuda farklı görüşlere sahip olacak ve bitmeyen tartışma devam edip girecek. Seni Ne Kadar Sevdiğimi Bir Bilsen – You Have No Idea How Much I Love You ise sonuna kadar belgesel ve sonuna kadar kurmaca yapısıyla önemli bir deneme olarak izlenmeyi hak edecektir.

“Belgesel sinemada etiğin sınırları nerede başlar, nerede biter?” sorusu son yıllarda popüler bir tartışmaya neden olsa da tek bir doğru cevabın verilemediğini söylemek mümkün. Belge filmlerle doğan; ticari bir ayrıma dönüşen belgesel-kurmaca ikiliğinden ortaya çıkan farklılıklarıyla tartışma konusu olan sinema sanatında, farklılıklardan ziyade ortaklıkların konuşulduğunu pek göremiyoruz. Bunun en önemli nedeni de sinemaseverler olarak birçok filmi sınıflandırmaya çalışmamız oluyor. Fakat ne kadar çabalarsak çabalayalım sınırlar zorlanırken, yönetmenler de belirli kalıplar ile oynamaya devam ediyorlar. 1993 yılında Kısa Belgesel dalında Oscar adaylığı kazanan Polonyalı belgeselci Marcel Lozinski’nin oğlu Pawel Lozinski de bu kalıplarla oynayan ve “etik” konusunu biraz arka planda bırakan bir yönetmen. 30 yıllık kariyerine bakıldığında belgesel sinemayı, başta kendisi olmak üzere insanların iletişim problemlerini tartışma ya da geçmişe giderek sorunların kaynağına ulaşma amacıyla kullandığı anlaşılıyor. Bu amaç Lozinski için o kadar ulvi ve gerekli ki, kameranın konumu ya da karşımızdaki aktörün/gerçek kişinin ne kadar rol yaptığı da önemsiz bir ayrıntı olarak kalıyor. Son filmi Seni Ne Kadar Sevdiğimi Bir Bilsen de sorunlu bir anne-kızı tecrübeli bir psikoterapistin karşısına çıkarıyor ve 75 dakika boyunca karakterler bu sorunlarını çözmeye çalışıyorlar. Film Yoluyla Terapi ya da Terapi Yoluyla Film Bir önceki filminde kendi babasıyla kamera karşısına geçen Lozinski; bu filminde aslında ilişkilerini sona erdirmiş bir çifti mercek altına almak isterken, aradığı karakterleri bulamayınca bir boşanmanın gölgesinde hayatlarını şekillendirmek zorunda kalan bir anne-kıza yöneliyor. Eşinden boşanmak zorunda kalan Ewa, kızı Hania’yı tek başına büyütmek zorunda kalırken ikili arasındaki iletişimsizlik de yıllar içinde büyüyor. Bir noktadan sonra annesinin varlığının bile kendisini nefessiz bıraktığını söyleyen Hania, evi terk ediyor. Bu sorunlu ilişkinin düzelmesi için çözüm bulma sorumluluğu ise gerçek hayatta da bir psikoterapist olan Bogdan de Barbaro’ya kalıyor. Böylece tüm film süresince karakterlere ve onların konuşmalarına odaklanan, beş aşamalı bir terapi filmi izlemeye başlıyoruz. Lozinski izleyicinin dikkatini tamamen konuşmalara çekmek istiyor ve sinema estetiği açısından oldukça minimalist tercihlerde bulunuyor. Tabii bu tercihlerin arka planında, karakterlerin mümkün olduğunca en doğal performanslarını sergilemelerine yönelik isteği  yatıyor. Uzun lenslere sahip küçük boyutlardaki Blackmagic Pocket kameralar aracılığıyla karakterler baş ve omuz planlarla perdeye yansıtılırken mümkün olduğunca doğal ışık kullanılıyor. Tek bir odada geçen filmde birden fazla karakteri tek bir planda görmemiz mümkün olmuyor, sadece bakış açılarından birbirleri ile konuştuklarını anlayabiliyoruz. Bergmanvari bu yaklaşım ile film, bir performans yakalama seremonisine dönüşürken karakterlere duyulan yakınlık da duygusal bir bağlanmaya neden oluyor. Söylemler aracılığıyla bu bağlılık taraf tutmaya dönüşse de karakterlerin kırılganlığı ve pişmanlıkları nedeniyle bu bağlılıklar uzun süreli olmuyor. Zaten izleyicinin bu tartışmadaki tarafı; derde derman bulması beklenen de Barbaro’ya daha yakın hale geliyor ve Lozinski, ona yönelik çekimlerde kamerayı biraz daha aşağıya konumlandırarak tüm kontrolü doktora bırakıyor. Seni Ne Kadar Sevdiğimi Bir Bilsen: Tartışmalı Ama Rahatlatıcı Bir Deneyim İçerik olarak ise filmin adına atıfta bulunan “sevgi” sözcüğünün ne anlam ifade ettiği ve neyin yerine kullanıldığı çok boyutlu bir biçimde anlatılıyor. Eşinden ayrıldıktan sonra kızına karşı hissettiği bağlılığın sorgulandığını gören Ewa’nın yaşadığı kırılma, kendisini metaforlar ve çeşitli isimlendirmelerle gösteriyor. Barbaro’nun sorunların tanımlanması ve kabul edilmesi konusundaki titizliği, birçok duygunun iç içe geçmesine ve psikolojide “yansıtma” denilen mekanizmaya sık sık başvurulmasına neden…

Yazar Puanı

Puan - 75%

75%

Seni Ne Kadar Sevdiğimi Bir Bilsen, sonuna kadar belgesel ve sonuna kadar kurmaca yapısıyla önemli bir deneme olarak izlenmeyi hak edecektir.

Kullanıcı Puanları: 3.65 ( 1 votes)
75
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi