Çaresizce hayallerinin peşinde koşmaya devam eden Llewyn daha önce hiç görmediği, tanımadığı sıra dışı iki adamın arabasında hayallerine kavuşmak için Chicago’ya doğru yol alırken yemek molası için verdikleri aradan faydalanarak tuvalete girer. Kafasını sağa çevirir ve duvarda “Ne yapıyorsun?” yazmaktadır. Sadece ufak bir espri değildir bu, aslında sahiden de Llewyn ne yapıyordur?

Hollywood’un en başarılı yönetmenlerinden Ethan ve Joel Coen kardeşlerin son filmi Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis) 60’lı yılların başında müzik kariyerini sürdürmek için çabalayan biraz duygusal, çokça şanssız, kimi zaman ukala, zaman zamansa kibirli Llewyn Davis’in kısır döngü içine girmiş hayatından kısa bir kesit sunuyor.  Aynı yıllarda yaşamış Dave van Ronk’un hayat hikayesinden esinlenerek beyazperdeye aktarılan Sen Şarkılarını Söyle, sinematografik açıdan değerlendirildiğinde tüm gereklilikleri yerine getiren muazzam bir iş. Üstelik Coen’lerin mizah anlayışına uzak olanları dahi, kendisine hayran bırakmayı başarabilecek kadar da mütevazı.

Filmin en önemli özelliğinin, seyirciye “beni mi anlatıyor” hissiyatını yaşatıyor olduğuna şüphe yok. Zira filmin başarısının anahtarı da bu, lakin film tüm taşları yerine öyle kusursuzca yerleştiriyor ki, bu hissiyat bile sıradan bir detaya dönüşebiliyor. Llewyn’in yalnızlığının ve başarısızlığının altında yatan en önemli neden olarak gösterilebilecek partnerini kaybetmiş olması, filmin içine ince ince yerleştirilerek, kimi zaman “neden bu kadar ukala?” diye düşünebileceğimiz karakterin, yanında olma hissiyatı doğuruyor. Karakterin yanında olmaktan bahsetmişken hayatın kısır döngüsü içinde sıkışıp kalan, çemberin dışına çıkmayı başaramayan Llewyn’e hayat veren Oscar Isaac’in hakkını yememek gerekiyor. Benim gözümde kariyerinin zirve noktasına ulaşan aktör tüm şarkıları da kendi seslendirerek, o mahcup mimikleriyle kendisine hayran bıraktırıyor. Ne yalan söyleyeyim film bittikten sonra, “şu adamın filmlerine tekrar bir göz atmalıyım.” demekten geri duramıyorsunuz. 

insidellewyndavisfilmloverss

Karakterle kurulan duygusal bağın yanı sıra, kullanılan mekanlardaki ışık çalışmasından, tüm film boyunca uyum içinde dans eden sahnelere ve en önemlisi muazzam müziklerine kadar baştan sona bir yönetmenlik resitali sunan Coen’ler sadece bununla kalmıyor aynı zamanda anlattıkları döneme ait toplumsal sorunları da Llewyn Davis’in hikayesinin arasına ufak ufak serpiştiriyor. 2.Dünya Savaşı’ndan çıkan ABD’deki fikir ayrılıklarını filmin içine yedirirken savaş ve silah düşmanlığını ise müzisyen olma hayalleri kuran bir askerin ağzından yansıtıyor.

Kısaca özetlemek gerekirse Jonathan Safran Foer “Hayvan Yemek” isimli kitabında “Evvel zaman içinde bir adam yaşarmış ve hayatı öyle iyi, öyle güzelmiş ki hakkında anlatılacak bir öykü bile yokmuş.” der. Oysa Llewyn Davis’in hayatı öyle berbat, hakkında anlatılan öyküyse öyle melankolik bir yapıya sahip ki, seyirci kara mizahla beslenen bu filmi seyrederken, daha ne kadar olumsuzlukla karşılaşabilir ki diye düşünerek anlatılan öykünün içinde Llewyn ile içten içe bitmesini istemediği bir yolculuğa çıkıyor.

Llewyn Davis’i beyazperdede seyretme şansı bulduğumuz için seneler sonra dahi övünmeliyiz.

İyi seyirler… 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi