Stadyum dolduracak kadar ünlü ve renkli bir Rock yıldızının sahneye çıkışından alkışlarla İtalya’nın güneyindeki Pantelleria Adası’ndaki havuza sessizce daldıran Sen Benimsin – A Bigger Splash’i Antalya Film Festivali ve !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali seyircisiyle buluşmasından sonra bu hafta nihayet vizyonda ağırlıyacağız. Ne kadar yönlendirildiğimize aldırmadan, ilk izlenimleri heyecan ve merakla beklediğimiz bu sürede fragmanlardan edinebilmiştik az çok. Atmosfer değişimlerinin ve hikâyesinin büyük bir kısmındaki dönüm noktalarının fragmanda verildiğini gördükten sonra filmin derdinin zaten – her ne kadar dayandığı tür gizeme dayalı olsa da – şaşırtmak değil hissettirmek olduğunu anlamak mümkündü. Bunu destekleyecek şekilde beyazperde deneyimi de Sen Benimsin’in gücünü duygusal dalgalara yön veren değişime dayalı hikâyesi, ihtiyaçlarını derinden hissettikçe dertlerin anlamsızlığına sürükleyen karakterleri ve tesir etkisi kuvvetli sinematik elementlerinden aldığını söylemek yanlış olmaz. Fakat buna rağmen izleyiciyi bütünüyle kazanıp kazanamayacağının da garantisi olmadığını belirtmek lazım. Çünkü saygı duruşunda bulunulan sinema, müzik ve moda ile sosyal söylemlerin, gizem ve kara komedinin birleştiği bulanık havuzda berraklığını yitirmesi, filmin sadece basit bir entrika hikâyesi olarak algılanmasına da yol açabilir. Akılda anlatıma dair hiçbir soru bırakmamaya daha çok özen göstermesi bir keşke olarak görülebilecekse de, Sen Benimsin, her şeye rağmen insanı dosdoğru tasvir eden karakterleri ve sinemanın her parçasından sağlam destekler alışıyla eşsiz bir sinema deneyimi sağlayabiliyor.

2009’un en iyi yapımlarından ve benim de favorilerimden olan I Am Love – Io Sono L’Amore ile Melissa P.’den (2005) sonra filmografisinde doruğa ulaşmakla kalmayıp kendisi için çıtayı bir hayli yükseklere çıkaran Luca Guadagnino, dördüncü uzun metraj kurmacasında arzunun kapılarını bir kez daha aralayarak hırs, kıskançlık ve yıkımı erotik bir gerilim eşliğinde su yüzüne çıkarıyor. Her ne kadar yönetmen kendisini eleştirdiği ulus sinemasının bugününün bir parçası olarak kabul etmese de ve öte yandan onun sineması için de görüşler iki yönlü olsa da, Bellochio, Sorrentino ve Morretti gibi İtalyan sinemasının 21.yüzyıla girişindeki konumunu belirleyen daha nice yönetmenin arasında görülen Guadagnino, bu sefer İtalyan estetiği daha Amerikan bir hikâye içerisinde egzotik bir unsur olarak kullanıyor. I Am Love’da olduğu gibi Tilda Swinton ve Swimming Pool, Only Lovers Left Alive gibi filmlerden de gözüne aşina olduğumuz sinematograf Yorick Le Saux ile güçlerini birleştiren Guadagnino yeniden görsel-işitsel hazzı merkeze alarak çekinmeden anlatıyor derdini. Fakat kuşkusuz sırtladığı ağır taşlarla gündemi çok daha yoğun bir alt metne sahip ve her açıdan bütünlüklü bir yönetimin eseri I Am Love’ın yanında, Sen Benimsin’in aynı hissiyata dayanmasına rağmen aynı güçlü tesiri yaratma gücüne sahip olmadığı da söylenebilir.

İtalya sıcağını, olağanüstü görselleriyle deriye nüfuz ettiren filmde ses telleri tedavisi için sessizliğe gömülen biraz David Bowie biraz Chrissie Hynde’i hissettiren müzisyen Marianne (Tilda Swinton) ve alkol bağımlılığını gerisinde bırakmaya çalışan belgeselci sevgilisi Paul’ün (Matthias Schoenaerts) kendi cennetsi gerçekliklerini yarattıkları huzur ve erotizm dolu tatillerine konuk oluruz. Fakat bulutların dahi üzerine gölge yapamadığı ikilinin güneş banyosu, Marianne’in eski yapımcısı ve sevgilisi Harry (Ralph Fiennes) ile varlığından yeni haberdar olduğu genç kızı Penelope (Dakota Johnson)’nin üzerlerinden geçen uçakları ile bölünür. İlişkilerini bitirmek için zamanında Paul’ü Marianne ile kendi tanıştıran Harry’nin, şen şakrak mizacı ile gizlediği ve zamanla pişmanlıkla beslediği özleminin ortaya çıkışı ile Penelope’nin bedeninin her zerresinde hissettirdiği arzunun nesnesi olarak Paul’ü seçişi, neşeli başlayan tatilin merkezinde yer alan havuzun bir suç mahaline dönüşmesine kadar evrilecek bir hikâyenin dönüm noktası olur.

Sen Benimsin: Dibten Çıkanlar, Suyun Altına Bırakılanlar ve Yüzeydeki Sıçramalar

Alain Page’in (Jean-Emmanuel Conil) La Piscine romanından aynı isimle uyarlanan Jacques Deray’in 1969 yapımı filmden karakterleri ve hikâyenin genel hattını alıp benzer bir şekilde ünlü oyuncu kadrosu ile aynı görkemi Côte d’Azur’dan Pantelleria’ya taşıyan Sen Benimsin’in gerçek başarısının ise zaten hikâyesinden ziyade senarist David Kajganich ve Guadagnino’nun üzerine kattıkları olduğu söylenebilir. Cinselliğin rolünü hissettiren fakat biraz daha geri planda işleten 69 yapımının aksine Guadagnino’nun kendisi için bir temel taşı olan konuyu görsel bir unsur olarak çok daha cesur bir şekilde öne çıkardığı görülebilir. La Piscine’de erotik gerilimin temel motivasyonları biraz daha yüzeysel işlenmişken, Sen Benimsin hem Penelope ve Paul arasındaki gerilimin kaynağını değiştirerek hem de karakterlerine yedirdiği ihtiyaçlarla kıskançlık ve baştan çıkarmayı olması gerektiği kadar net ve belirsiz yansıtarak hissiyatı çok daha etkili bir şekilde yaratır. Buna ek olarak Marienne’in sessizliği Harry’nin ise artan sesinin usta oyunculuklarla perçinlenen gücü de kuşkusuz anlatıdaki önemli katkılardan. Filmin orijinal isminin dayandığı David Hockney’nin ‘A Bigger Splash’ (1967) resmi ise en az La Piscine kadar önemli bir yerde okuma için. Görünmez birinin suya dalışı ile sıçrayan suyun öznesini oluşturduğu eser, nasıl bir etki – tepki durumunu anlatırken mekan seçimi ile altında sosyolojik söylemleri barındırıyorsa Sen Benimsin de (filmin Türkçe vizyon ismi de 1969 yapımı filminki ile aynı tutulmuş) aynı hareket ve arka plan ilişkisini farklı bir görsel-işitsel araç ile anlatıyor aslında. Misafirlerin beraberlerinde getirdikleri geçmiş ile gelişleri, öncesinde aşk ve tutkunun dalgalandığı havuz suyunu tanıdıklıkla fethedip büyük bir tekinsizlikle karıştırırken ‘o an’ı tamamen değiştiriyor. Sıçramanın öncesi ve sonrasından neler olmuş olabileceğini gösterirken, ölümsüzleştirilen anın derinlerine davet eden Guadagnino’nun filminin tamamen bu zaman ve hareket hissiyatına dayandığını hissetmemek elde değil. Fakat bu konuda naçizane görüşüm ise yönetmenin dayandığı bu noktayı sinematik açıdan kuvvetli bulduğum için ara ara hikayeyi kuvvetlendirmek amacıyla servis edilen geçmişe dönüşler ile ‘o an’ın bilinmez tesirinin gücünü bölünmesinin etkiyi azalttığı yönünde.

Sen Benimsin’in, yönetmenin öncelikli olarak gözü hedef alan duruşu sayesinde görsel tekniği açısından olağanüstü olduğunun altını daha fazla çizmeye gerek yok sanıyorum. Fakat zoom lens kullanımı ile yaratılan dokunun, müzik kullanımının, sanat yönetiminin ve eklektik kurgunun filmin teknik açıdan İtalyan erotik gerilim sinemasının çeşitli elementlerine saygı duruşunda bulunduğunun bir göstergesi olduğunu belirtmek önemli. Evrenin bir ada olarak kodlanmasının ise dış planlarda sonsuz gökyüzü nedeniyle kendini doğrudan hissettiremese de zaten yakın planlar ve iç mekan çekimleri ile yaratılan klostrofobik etkiyi metaforik açıdan da destekliyor. Kameranın karakterlerini zaman zaman uzaktan gerektiğinde yakından, hızlı veya yavaş takiplerindeki farklar filmin temelinde yatan insan motivasyonlarının, kaygılarının ve bunların döküldüğü davranışlarının altını özellikle çizercesine görsel bir oluşturuyor. Arada bazı görsel ve işitsel tercihler akıl karıştırıcı olsa da bunun türler arası geçiş ile beraber de değerlendirildiğinde bilinçli ve farkındalık yaratıcı bir etki amaçlı kullanıldığı düşüncesi yerleşiyor. Her şeyden ötede bahsedilmesi zorunlu bir şey varsa o da elbette oyunculuklar olmalı. Çünkü Swinton’ın kendisinden beklendiği üzere sessizliğini karakterinin bir eksisi değil artısı haline getirişi; Schoenaerts’ın gözleriyle dahi kırılganlığını hissettirirken karakterinin netliğinden gram kaybettirmeyişi; Johnson’ın dikizden haz alan karakteri ile en az Lolita kadar arzularını geçirebiliyor oluşu; ve bana kalırsa filmin kilit ismi Fiennes’in Ricky Gervais gülüşü ve ‘Emotional Rescue’ performansı altında sakladığı kırılganlığı yansıtışı kesinlikle Sen Benimsin’in en büyük artılarından. Hepsi karakterlerinin yaralarını ‘o an’a taşımada bu kadar başarılı olduğu için Guadagnino’nun aklındaki de bu denli işliyorsa da bazı anları bunun dahi kurtaramadığını ve geçmiş hikayelerin yeteri kadar da geçemediğini yine de söyleyebiliriz.

Doğa ile iç içelikte bile lüksün konuştuğu filmin bakma hazzını kullanıp ona hizmet etmesi (Swinton’ın dolabının başlı başına bir karakter olduğunu kim inkar edebilir) aslında görmezden gelinmiş gibi durulan sosyal içeriği, son perdede trajikomik bir hale bürünen satirik dilin de sayesinde çok daha çarpıcı bir hale sokuyor. Tek derdimiz erotik gerilimken dönüşen olaylar ve karakterlerin, onlarla beraber izleyicilerin, görmezden gelmeye çalıştığı bir ‘konu’ olarak denizde boğulan Tunuslu mültecilerin ölümü kucaklarımıza atılırken nasıl hissedeceğimizi karıştırabiliriz, öyle de olmalı. Eğer hele ki bunu atlatma çabasına girişme zahmetinde olursa izleyici, filmin beklenmedik anda attığı bu tokadın kıymeti daha iyi anlaşılabilir. Film öte yandan, merkezine aldığı çatışmayı ‘sen benimsin’ gibi söylemlerin kaynağı olarak eril bir sıkıntıya dayandırdığı için ve doruk noktasındaki yıkımın sebebi olarak da bunu işaret ettiği için aslında biraz gizil kalan alt metninin tüm bu şaşaa altında kaybolmadığını da gösteriyor. Her şeyi hesaba katacak olursak, Sen Benimsin, Guadagnino’nun hafızalardan kazınması zor I Am Love’ının yarattığı beklentileri aşamıyor belki ama gerek göğsümüzden çekip yanı başlarına taşıyan oyunculukları ile taçlanan görsel ve işitsel şölen gerekse hikayesi ile görmezden gelinen havuzda yarattığı sıçramayı aktarışının yarattığı tesir sayesinde akıllara işleyen bir yapım.

Stadyum dolduracak kadar ünlü ve renkli bir Rock yıldızının sahneye çıkışından alkışlarla İtalya’nın güneyindeki Pantelleria Adası’ndaki havuza sessizce daldıran Sen Benimsin – A Bigger Splash’i Antalya Film Festivali ve !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali seyircisiyle buluşmasından sonra bu hafta nihayet vizyonda ağırlıyacağız. Ne kadar yönlendirildiğimize aldırmadan, ilk izlenimleri heyecan ve merakla beklediğimiz bu sürede fragmanlardan edinebilmiştik az çok. Atmosfer değişimlerinin ve hikâyesinin büyük bir kısmındaki dönüm noktalarının fragmanda verildiğini gördükten sonra filmin derdinin zaten – her ne kadar dayandığı tür gizeme dayalı olsa da – şaşırtmak değil hissettirmek olduğunu anlamak mümkündü. Bunu destekleyecek şekilde beyazperde deneyimi de Sen Benimsin’in gücünü duygusal dalgalara yön veren değişime dayalı hikâyesi, ihtiyaçlarını derinden hissettikçe dertlerin anlamsızlığına sürükleyen karakterleri ve tesir etkisi kuvvetli sinematik elementlerinden aldığını söylemek yanlış olmaz. Fakat buna rağmen izleyiciyi bütünüyle kazanıp kazanamayacağının da garantisi olmadığını belirtmek lazım. Çünkü saygı duruşunda bulunulan sinema, müzik ve moda ile sosyal söylemlerin, gizem ve kara komedinin birleştiği bulanık havuzda berraklığını yitirmesi, filmin sadece basit bir entrika hikâyesi olarak algılanmasına da yol açabilir. Akılda anlatıma dair hiçbir soru bırakmamaya daha çok özen göstermesi bir keşke olarak görülebilecekse de, Sen Benimsin, her şeye rağmen insanı dosdoğru tasvir eden karakterleri ve sinemanın her parçasından sağlam destekler alışıyla eşsiz bir sinema deneyimi sağlayabiliyor. 2009’un en iyi yapımlarından ve benim de favorilerimden olan I Am Love - Io Sono L’Amore ile Melissa P.’den (2005) sonra filmografisinde doruğa ulaşmakla kalmayıp kendisi için çıtayı bir hayli yükseklere çıkaran Luca Guadagnino, dördüncü uzun metraj kurmacasında arzunun kapılarını bir kez daha aralayarak hırs, kıskançlık ve yıkımı erotik bir gerilim eşliğinde su yüzüne çıkarıyor. Her ne kadar yönetmen kendisini eleştirdiği ulus sinemasının bugününün bir parçası olarak kabul etmese de ve öte yandan onun sineması için de görüşler iki yönlü olsa da, Bellochio, Sorrentino ve Morretti gibi İtalyan sinemasının 21.yüzyıla girişindeki konumunu belirleyen daha nice yönetmenin arasında görülen Guadagnino, bu sefer İtalyan estetiği daha Amerikan bir hikâye içerisinde egzotik bir unsur olarak kullanıyor. I Am Love’da olduğu gibi Tilda Swinton ve Swimming Pool, Only Lovers Left Alive gibi filmlerden de gözüne aşina olduğumuz sinematograf Yorick Le Saux ile güçlerini birleştiren Guadagnino yeniden görsel-işitsel hazzı merkeze alarak çekinmeden anlatıyor derdini. Fakat kuşkusuz sırtladığı ağır taşlarla gündemi çok daha yoğun bir alt metne sahip ve her açıdan bütünlüklü bir yönetimin eseri I Am Love’ın yanında, Sen Benimsin’in aynı hissiyata dayanmasına rağmen aynı güçlü tesiri yaratma gücüne sahip olmadığı da söylenebilir. İtalya sıcağını, olağanüstü görselleriyle deriye nüfuz ettiren filmde ses telleri tedavisi için sessizliğe gömülen biraz David Bowie biraz Chrissie Hynde'i hissettiren müzisyen Marianne (Tilda Swinton) ve alkol bağımlılığını gerisinde bırakmaya çalışan belgeselci sevgilisi Paul’ün (Matthias Schoenaerts) kendi cennetsi gerçekliklerini yarattıkları huzur ve erotizm dolu tatillerine konuk oluruz. Fakat bulutların dahi üzerine gölge yapamadığı ikilinin güneş banyosu, Marianne’in eski yapımcısı ve sevgilisi Harry (Ralph Fiennes) ile varlığından yeni haberdar olduğu genç kızı Penelope (Dakota Johnson)’nin üzerlerinden geçen uçakları ile bölünür. İlişkilerini bitirmek için zamanında Paul’ü Marianne ile kendi tanıştıran Harry’nin, şen şakrak mizacı ile gizlediği ve zamanla pişmanlıkla beslediği özleminin ortaya çıkışı ile Penelope’nin bedeninin her zerresinde hissettirdiği arzunun…

Yazar Puanı

Puan - 78%

78%

78

Sen Benimsin, Guadagnino’nun hafızalardan kazınması zor I Am Love’ının yarattığı beklentileri aşamıyor belki ama gerek göğsümüzden çekip yanıbaşlarına taşıyan oyunculukları ile taçlanan görsel ve işitsel şölen gerekse hikayesi ile görmezden gelinen havuzda yarattığı sıçramayı aktarışının yarattığı tesir sayesinde akıllara işleyen bir yapım.

Kullanıcı Puanları: 2.4 ( 1 votes)
78
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi