Geçtiğimiz hafta 35. İstanbul Film Festivali kapsamında gösterilen ve 22 Nisan Cuma günü vizyona girecek Türkü Turan, Settar Tanrıöğen, İlhan Şeşen’in başrollerini paylaştığı Saklı filminin yönetmeni Selim Evci ile oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ecem Şen : Dünya prömiyerini 39. Montreal Film Festivali’nde yapan Saklı, 52. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde de Film-Yön En İyi Yönetmen ödülünü aldı. Çeşitli festivallerden de ödülle döndü. Saklı’nın başarısını öngörüyor muydunuz? Bu yolculukta neler yaşadınız?

Selim Evci : Montreal’de ilk gösterim oldu Kanada’da. Çok güzeldi. Tabi film yapmanın güzel bir tarafı da farklı kültürlerde insanlara filminizi sunmanız, gelen farklı fikirleri toplamak bizim için de çok besleyici oluyor. Tabi film yaparken bir şeyleri öngörme durumu çok fazla olmuyor aslında biz yapabildiğimizi yapıyoruz. Film yaparak aslında hayatı anlamlandırmaya çalışıyoruz. Belki de boşlukta olan şeyleri doldurmak, biraz oyalanmak. O yüzden tabi ki festivaller bizim için çok önemli ama böyle bir festival hedefiyle yola çıkmadık.

E.Ş. :Dün İstanbul Film Festivali’nin de kazananları açıklandı. Ödülleri genel olarak Toz Bezi ve Kalandar Soğuğu topladı. Siz takip edebildiniz mi Ulusal yarışmayı? Sizin favorileriniz nelerdi?

S.E : Ben Kalandar Soğuğu’nu izledim. Diğer filmleri de takip edebildiğimce gördüm. Kalandar Soğuğu’nu çok sevdim. Sinema duygusunu, atmosferini sevdim hatta sinema adına oldukça umut veren  bir çalışma. Toz Bezi’ni izlemedim ama çok güzel filmler yapılıyor. Cemil Ağacıkoğlu’nun filmi Tarla’yı da sevdim. Güzel filmler var.

E.Ş. : Ödüllerin dağılımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

S.E. : Gördüğüm kadarıyla Kalandar Soğuğu bütün ödülleri hakeden bir film. Tabi festivallerde yarışmalarda bu tür şeyler oluyor. Sonuçta sübjektif bir bakış. Aynı filmler bir başka jüriyle yarışsa bambaşka sonuçlar açığa çıkar. Burada önemli olan filmlerin seyirciyle buluşması. Aslında herkes kendi en iyisini seçebilir. Bütün karar seyircide.

E.Ş. : Saklı’ya dönmek gerekirse doğu batı kıskacında modernleşme ve modernleşememenin aslında birlikte yürüdüğü zıtlıkta herkesin sakladığı bir şeylerin olduğunu söylüyorsunuz filmde. Bu bağlamda sizce kimse masum değil midir ve bu sıkışmışlığın bir getirisi midir?

S.E. : Evet, tabi sıkışmışlık bu coğrafyada var olan bir durum. Benim de zaman zaman filmlerimin içinde yer alan bir motif doğu-batı arasında kalmak, kültürel birikimlerin modern hayatın içerisinde yaşama savaşı vermesi diyebiliriz. Fakat ben filmleri yaparken doğru ya da yanlışın peşinden gitmiyorum. Bir şeyi doğrulama çabasında değilim. Şu daha iyidir, şu daha kötüdür ya da şu eleştiriyi koyayım da durum değişsinden çok anlamaya yönelik. Bu davranışı, davranışın altındaki nedenleri anlamaya yönelik bir çabam oluyor. İnsanı anlamak, hayatı çözümlemek… Belki kendi adıma da cevabını bulamadığım soruların üzerine gitmek. Genelde bir filmi yazmadan önce beni motive eden şeylerden  bir tanesi bu oluyor. Cevabını bulamadığım bir soru üzerinde ister istemez yoğunlaşıyorum. Saklı’da da böyle bir motivasyonla başlamıştım.

E.Ş. : Bu soruyu soracaktım aslında, Saklı’da beni etkileyen en önemli unsurlardan biri hiçbir didaktik yanının olmayışıydı. Bu doğru, bu yanlış demiyorsunuz. Sadece var olan durumu aktarıyorsunuz. Ama sizin kendi cevaplarınız var mıydı yoksa bu cevapları da bulmaya çalışmadığınız bir sorgulama süreci miydi?

S.E. : Tabi ki mutlaka bir fikre sahip oluyorsunuz ama o fikri filme yansıtmak fikrin doğruluğundan emin olmak çok yapmam gereken bir şey değilmiş gibi geliyor. Çünkü orada kararı seyirciye bırakıp onun kendi bakışını, kendi sorgulamasını yönetmen dayatması olmadan yapmasını istediğim için, karakterleri bu anlamda derinleştirerek bir çok yönlülük sağlamaya çalışıyorum. Artı şu da bir gerçek hepimiz hatalar yapıyoruz bir takım zaaflar bizi ele geçiriyor. Sonra vicdan, utanç meselesi var. Bunlar hayatın içinde olan şeyler, bu yüzden Saklı’da öne çıkan bir riyakarlık durumu var. Bunu oluşturan toplum iklimi var. Bu türden insan manzaraları diyelim.

E.Ş. : Ben bir bakışın tamamen nesnel olabileceğine inanmıyorum. Her bakış özneldir aslında, siz filminizde bu öznel bakışınız ve nesnel tavrınız arasındaki sınırı nasıl çekebildiniz?

S.E. : Belki de seyirciyle filmi, olayları başbaşa bırakmak istediğim için farklı görüşlerin de orada vücut bulması için biraz geride duruyorum. Çünkü doğru herkese göre değişebilen bir kavram. Bu noktada benim bir doğru yansıtmam seyircinin algısını sınırlayan bir yapı getireceği için bu şekilde bırakıyorum ve bu yaklaşım aslında özellikle Saklı’da kafa yorduğum bir mesele. Bu şekilde baktığım zaman karakterleri daha da boyutlandırabiliyorum çünkü insan böyle. Her davranışı içerisinde barındırabilen, bir davranış içerisine girip sonra ondan pişmanlık duyan, onun utancını yaşayan ama yine yapmaya devam eden bir tarafı olduğu için belki de bu yaklaşım karakterleri özgürleştiriyor.

E.Ş. : Filmin bana göre sorguladığı en önemli kavramlardan biri de ahlak. Sizin ahlak tanımınız nedir?

S.E. : Çok zor bir soru.

E.Ş. : Nietzsche’nin de tartıştığı gibi genel bir ahlaktan söz edebilir miyiz yoksa ahlak bireysel midir?

S.E. : Bu üzerine saatlerce konuşulabilecek bir mesele, ben bunu filmlerde ifade etmeye çalışıyorum ama aslında bireyseldir. Bireyin kendi vicdanı, kendi sınırlarını belirlemesi… Burada tabi asıl tartışılan mesele toplumun o ahlakın sınırlarını belirlemesi ve bu anlamda bireyin özgürlüğünü elinden alması, onu sıkıştırması. Benim filmlerde yaptığım da bu meseleyi sorgulamaya açmak diyebiliriz.

E.Ş. : Peki filminizdeki karakterlerin yaptığı seçimlerde hangisini anlayabildiğinizi söyleyebilirsiniz?

S.E. : Karakterlerin hepsini anlayabiliyorum çünkü hepsi verdikleri kararların sonucunda kendi mahkemesini oluşturuyor. Hep öyle değil midir aslında, en kötü suçları işleyen insan bile hemen kendi mahkemesinde kendisini aklayacak, kendisini arındıracak sebepleri aramaya başlar. Bu bir katilin de hemen başvurduğu bir mekanizmadır. Dolayısıyla karakterleri oluştururken onları anlıyorum, anlamaya çalışıyorum.

E.Ş. : Filminizde Duru karakteri başkaldıran tavrına rağmen sonradan kabullenici bir role bürünüyor. Sizce bahsettiğimiz toplum refleksleri hep kadın varoluşu ve bedeni üzerinden mi işliyor? Duru’nun geri adımının sebebi de bu mu?

S.E. : Aslında bir nevi çaresizlik onun kabulleniş sürecini getiriyor. Ancak bu kabulleniş ve baskı aslında bizim o saklı alanlarımızı derinleştiriyor. Bir kabul edişten çok, onu öteleme ve içerideki saklı alanın genişlemesi. Bu baskı azaldıkça, saklı alanlar azalıyor. Bunu farklı toplumlarda gözlemleme şansım oldu, belli bir süre başka yerlerde de yaşadım. Bunu söyleyebilirim toplumun çizdiği ahlak çerçevesi daraldıkça saklı alanlar artıyor. Özellikle de bir durumun olmasını engellemek değil de ona kılıf bulmak. Bir sahnede Ali karakterinin zinayla ilgili yaptığı konuşma gibi insan ona bir çözüm üretiyor her koşulda, bir şeyin olmasını engellemek çok mümkün olmuyor.

selimevci-atölye-FilmLoverss

E.Ş. : Ben yine de Duru’yu çok daha farklı ve başkaldıran bir karakter olarak izledim ve bu sonradan değişen tavrını beklemiyordum açıkçası

S.E. : Evet böyle de bakılabilir ama aile sonuçta çok baskın bir kurum. Ali de aslında ailesine değer veren bir baba figürü. Babadan vazgeçmek de kolay bir seçim değil. Dolayısıyla Duru, sıkışmış bir karakter. Aslında çok da güçlü o yüzden bu işler başına geliyor. Mesela ablası daha teslimiyetçi ve daha mutlu aslında. Duru daha zor bir durumda. Tabi Duru’nun tavrına tam bir teslimiyet de diyemeyiz çünkü finalde yine hayat devam ediyor. Duru’nun sonra neler yapacağını düşündüğümde tam bir teslimiyetten söz edemeyiz gibi geliyor bana.

E.Ş. : Saklı nasıl ortaya çıktı? Senaryo sürecinde beslendiğiniz kaynaklar nelerdi?

S.E. : Çok farklı alanlardan beslendim. Sosyal medyada okuduğum bir haberden bile. Önce tabi ki omurgayı, meseleyi belirlemeye çalışıyorum. Ondan sonra bu meselenin içine girebilecek olayları topluyorum. Tabi bu yakın çevremden oluyor, dinlediğim hikayelerden oluyor. Hikaye dinlemeyi çok severim. Biri bir şey anlatmaya başladığında hemen kulağımı açar, daha fazla sorular yönelterek ondan beslenmeye çalışırım. Saklı da bu coğrafyada çok fazla gerçekleşen bir hikaye.

Şöyle de oluyor, bu konuşmaları yaptığınız noktada filmi yazma sürecinden çok uzaklaşmış oluyorsunuz. Ben Saklı’yı 2010 civarında yazmıştım, şimdi yeni bir senaryo yazıyorum mesela. Saklı’yla ilgili o dönem içinde bulunduğum dinamiklerimden uzaklaştım. Dolayısıyla o anki duygular o dönem içerisinde daha yoğun oluyor.

E.Ş. : Ana karakter Duru’nun genç bir kadın olarak cinselliği ilk kez keşfedişi naif ve hassas bir durum aslında. Siz bir erkek olarak Duru karakterini yazarken zorlandınız mı?

S.E. : Çok zor olmadı. Neden? Çünkü ben iki abla ve bir anneyle büyüdüm. Çocukluğumda fark etmeden çok fazla kadın hallerinin içinde bulundum. Tabi ki bir yandan insana bakma, insanı anlama iç güdüsüyle kadına bakmaya kadını da anlamaya çalışıyorsunuz. Dolayısıyla bilmiyorum aslında o karakteri iyi yazabilmiş miyim çok emin değilim. Bu haliyle çok zor olmadı diyebilirim.

E.Ş. : İlk uzun metraj filminiz İki Çizgi ile ilgili verdiğiniz bir röportajda filmi çekerken özgür hissettiğinizi bu yüzden ortaya çıkan işin de size iyi hissettirdiğinden bahsetmişsiniz. Saklı için de aynı özgürlüğü tattığınızı söyleyebilir misiniz?

S.E. : Aslında çok öyle olmamıştı ya öyle mi demişim? (gülüyor) İki çizgide yer yer otosansür duygusuna kapılmıştım. Belki de bu yüzden özgürlük meselesini, toplumsal ahlakın getirdiği sınırları düşünmeye başladım. Film yapmak çok güzel bir eylem, insanı rahatlatan, belli konularda çözüm duygusu getirebilen. Belki de bu yönde bir özgürlükten söz edebiliriz.

Kötü bir şey yapanın filmin sonunda mutlaka yönetmen tarafından cezalandırılması bekleniyor.

E.Ş. : Oyuncu seçimi üzerine de konuşmak gerekirse, Settar Tanrıöğen mükemmel bir oyunculuk çıkarmış aynı şekilde İlhan Şeşen, Türkü Turan rollerinin hakkını vermişler. Bu isimlerden aklınızda olanlar var mıydı yoksa tamamen seçim sürecinde mi şekillendi?

S.E. : Aklımda olanlar vardı. Yazarken birini düşünmek hoşuma gidiyor. Bazen farkında olmadan oyuncuları uzaktan uzağa takip ediyorum hatta sosyal medyadan da. Oyuncuların her yönüyle rolü sahiplenmesi, ona uygunluğu, o dünyanın içine girebilirliği ve tabi ki sezgi meselesi var. Çok fazla ön görüşme yapıyorum oyuncularla. Sezgisel bir durum oyuncu seçimi. Bazen bir sahneyi oynuyoruz birlikte test aşamasında. Tabi bu noktada oyunculardan çok memnunum özellikle İlhan Şeşen’in karakterinden de. O yaş aralığında oyuncu bulmak çok kolay değil Türkiye’de. Öylesi bir müzisyenlik hissini de kendiliğinden taşıması ve fiziki özellikleri çok mühim. Mahir’in böyle bir popülerliğe sahip olup yaşla, yıllarla onun elinden alınması çok ayrı bir travma aslında. Bu benim gerçek hayatta da gözlemlediğim bir şey. İlhan Şeşen’in de böyle bir his yaratması işime yaradı.

E.Ş. : Bu durum karakterin inandırıcılığını da oldukça pekiştirmiş.

S.E. : Evet evet. Oyuncularla çok iyi çalıştık. Özellikle bazı sahneleri genişletmek için sette de yeni diyaloglar aradık. Uyum içerisinde çalıştık.

E.Ş. : Peki doğaçlama gelişen ve sizin kullandığınız bir sahne var mı?

S.E. : Bütün sahneler yazılıydı. Doğaçlama biraz tehlikeli aslında. Fakat tamamen doğaçlama değil de genişlemeyi aradık. Bir tane sahne vardı sadece sette yarattığımız. Zaman zaman diyaloglar konusunda arayışlarımız oldu. Tekrarlar sonucunda şunu da söylesin mi şu da olsun mu gibi arayışlarımız oldu. Zaten arayış hiç bitmiyor. Kurguda, çekimde hep yeni bir şeyleri aramaya devam etmek gerekiyor.

E.Ş. : Sette yarattığınız sahneyi sorabilir miyim?

S.E. : Tabi, diğer kadının yani metresin evinde bütün ekibi toplamıştık yazılı sahneleri çekmiştik. Tam çıkarken bir duvar kağıdı gördüm ben, çok güzeldi hoşuma gitti. Orada ekip arabası dahil herkes toplandıktan sonra ekibi geri çağırdım. Tabi bu ekip için çok hoş bir durum olmadı. (gülüyor) Settar abiyi de oturttuk koltuğa, kadının kahve getirdiği bir sahne vardı. O sahneyi orada açığa çıkardık. Çok da uzun bir sahneydi aslında onu kısalttık baya. Sahnenin ham hali, son halinin birkaç katı. Onun dışında bu şekilde eklediğimiz bir sahne yok. Tüm sahneler senaryoda olan sahneler.

E.Ş. : Türkiye’de izleyici genel olarak filmlerden daha kesin sonlar bekliyor. Benim Saklı’yı izlediğim salonda filmin sonunda bir karmaşa durumu oldu. İnsanlar “ne oldu şimdi?” demeye başladı. Siz de böyle tepkilerle karşılaştınız mı ya da alternatif sonlarınız var mıydı Saklı için?

S.E. : Evet, o duygu oluyor. Belki de biraz alışkanlık. Aslında bazı karakterlerin cezalanmasını istiyor izleyici. Biraz öyle bir alışkanlık var herhalde. Kötü bir şey yapanın filmin sonunda mutlaka yönetmen tarafından cezalandırılmasını beklemek gibi bir durum var.

E.Ş. : Bu da aslında yönetmenin doğru ya da yanlış demesine tekabül ediyor.

S.E. : Evet tamamen bunu belirlemesi oluyor. Dolayısıyla benim üslubumla çok bağdaşan bir durum değil. Evet başka sahneler de vardı, filmden atılan çok sahne var, filmin devamında da yazmış olduğum çok sahne vardı ama o iki babayı balkonda gördükten sonra film bitmiş hissi verdi bana.

E.Ş. : Bence de çok minimal ve mesajını mükemmel bir şekilde vermeyi başaran bir son. Üst sınıf entelektüel bir babayla alt sınıf ortalama bir babanın yan yana gelmesi

S.E. : Evet ve sessizlik içerisinde meselelerini saklı saklı konuşmaları…

E.Ş. : Balkon da aslında evin kendinden ayrı saklı bir alanı gibi.

selimevci-FilmLoverss

Başka Sinema çok iyi niyetli, ama orada da problemler var.

E.Ş. : Festivale geri dönmek gerekirse Kaan Müjdeci’nin Kapalı Gişe filmiyle büyük bir tartışma başladı : Mars Grubu’nun tekelleşmesi, reklamlar ve dağıtım sorunu. Siz böyle bir sorunla karşılaştınız mı? Başlayan boykotu nasıl değerlendiriyorsunuz?

S.E. : Sürekli karşılaşıyoruz dağıtım sorunlarıyla. Şuanda Saklı’nın vizyonu konusunda ciddi salon problemleri yaşıyoruz. Fakat ben bu tür düzenlemelerin devlet tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorum. Özel bir kuruluşun vicdanına bırakmak, ondan böyle bir adım beklemek, kapital bir kuruluşun böylesi bir kotayı koyması bana çok rasyonel gelmiyor, romantik buluyorum. Oysa muhatap olması gereken devletin kendisi. Bu bir düzenlemeyle, belli salonlara belli kotalar koyulmasıyla, bakanlıkla desteklenen filmlerin gösterilmesinin teşvikiyle sağlanabilecek bir durum. Mesela bu filmleri gösterirsen senden şu vergiyi almıyorum gibi. Bizde hep böyle bir kutuplaşma var. Üzüm yemek, bağcı dövmek meselesinde biz hep bağcıyla ilgileniyoruz. Mars Grubu’nun böylesi bir çıkıştan sonra tepkisi ne olacak? Daha fazla kutuplaşma sonucu ortam daha da gerilecek. Kaldı ki çok sıcak, henüz yaşadığımız bir şey Saklı için sekiz tane salon için anlaşmaya varmıştık Mars’la. Çok yeni bir bilgi daha bana bu sabah söylendi. Sekiz salonu Mars grubu vermekten vazgeçmiş. Dolayısıyla bu kurumları direkt suçlu ilan etmek çok rasyonel gelmiyor bana. Tabi ki burada bir problem olduğu açık. Alanın bir tekelleşmeye maruz kaldığı açık ama bu ancak bir düzenleme ile giderilebilir. Burada tek muhatap yasa ve yasanın işletilmesi olmalı diye düşünüyorum.

E.Ş. : Mars’a yönelen bu karşı çıkışın yanı sıra bir de Başka Sinema diye bir oluşum var. Bu oluşumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

S.E. : Başka Sinema çok iyi niyetle ortaya çıkmış bir oluşum ama bence orada da problemler var. Bir kere sinemayı ötekileştirmek, başkalaştırmak bence çok doğru değil. Sinema sinemadır. Bu bir kutuplaşma yaratarak bunlar başka sinema, diğerleri öteki sinema noktasında seyircinin de kafasını karıştıran bir durum. Kaldı ki tekelleşme her alanda oluyor. Bu sefer Başka Sinema da kendi alanında tekelleşiyor. Onun içerisinde de ciddi problemler olduğunu düşünüyorum. “Başka sinema”ya ait olmayan filmlere de Başka Sinema salon vermiyor. Daha açık söyleyebilir miyim? İyi niyetli de olsa temelde meseleyi ayrıştırmamak lazım. Sinemayı “başka” noktasına koyduğunuz anda işi sıkıştırıyorsunuz zaten. Daha genelleştirmek lazım. Bu da sinema ve bunlar da izlenen filmler noktasında bir orta yol bulmak lazım. Kutuplaşmanın hiç kimseye faydası yok.

Ayrıca Başka Sinema’nın uyguladığı seans politikası, aynı salonda birçok filmin farklı saatlerde gösterilmesi yani 12’de başka 2’de başka bir film gösterilmesi… Bu kadar hızlı bir hayatın içerisinde öyle bir ayarlama yapabilmek seyirci açısından da çok zor.  Dolayısıyla uygulamada da bu tür problemler var.

E.Ş. : Sinemada çok yönlüsünüz. Geçtiğimiz ay koordinatörlüğünü yaptığımız 12. Akbank Kısa Film Festivali gerçekleşti. Nasıl geçti? Geçtiğimiz senelerden bir farkı var mıydı? 822 kısa film başvurusu da yapılmış oldukça güzel bir sayı.

S.E. : Kısa filmi çok seviyorum. Öğrenciyken ödevler için çekmeye başladım. Kısa film dünyasını çok seviyorum. Özgürlük meselesini, işlenmeyen konuların orada rahatça işlenebilmesini, dağıtımcı, yapımcı gibi sorunlardan kendini muaf tutabilmesini seviyorum. 822 başvuru oldu ama ben senede binlerce kısa film izliyorum dünyadan. Bazen Küba’dan bazen Japonya’dan bir film geliyor ve oradaki hayatları izlemek, oradaki sinema dilini gözlemlemek çok lezzetli. Kısa film bağımlılık yaratan bir şey. Akbank Kısa Film Festivali de 12 yıl önce başlattığımız bir proje ve her yıl küçük küçük hatta bebek adımlarıyla gelişen bir yapısı var. Daha fazla başvuru geliyor. İçerik açısından da dünyanın çeşitli bölgelerinden konuklar almaya başladık. İki yıldır uluslararası yarışmamız oluyor. Bu anlamda film yapmak gibi Akbank Kısa Film Festivali’ni de çok önemsiyorum. Beni besleyen bir tarafı da var. Oradan bazı yönetmenlerin çıkması, hayatı anlamlandıran ayrı bir durum.

E.Ş. : Festivalin geldiği noktadan memnun musunuz?

S.E. : Çok büyük adımlar atmaktan kaçınıyoruz. Hep böyle ufak ufak, sakin bir şekilde festivali geliştirmeye çalışıyoruz. Şuanda da doğru yolda görünüyor, çok iyi bir yerde. Ama nereye kadar gider, nasıl gelişir ona bakacağız.

E.Ş. : Peki ikisini de deneyimlemiş bir yönetmen olarak kısa ve uzun metrajın artı-eskileri nelerdir?

S.E. : Yine filmin kısası uzunu olmaz diyeceğim. (gülüyor) ama az önce söylediğim gibi o özgürlük alanı önemli bir artıdır. Karşıma geldikçe düşünüyorum hala şundan da ne iyi kısa film olur diye. Belki arada bir kısa film de yapabilirim. Tabi uzun metrajın da artısı daha geniş bir kitleye ulaşması ve sözünün bir şekilde daha geniş bir etki yaratması. Her iki şekilde de film yapmak güzel.

E.Ş. : Bir röportajınızda samimiyete önem verdiğinizi söylemiştiniz. Sinemada samimiyet nedir sizin için?

S.E. : İnsan değişiyor demek öyle mi demişim. (gülüyor) Yok şaka yapıyorum tabi samimiyet en önemli faktörlerden bir tanesi. Filmleri seçerken birçok kritere bakıyoruz. Bunlardan biri de yönetmenin dünyası hatta ben en çok bunu önemsiyorum galiba. Yönetmenin konuyu ele alış biçimi, onun yeni bir dünya yaratma konusundaki dili önemli ve tabi ki bu sezgisel bir durum. Şunu da söyleyebilirim, artık 12 senenin bir getirisi midir bilmiyorum, bazen işaretliyorum bir film çok iyi olmasa bile bu yönetmen ileride çok iyi işler yapacak dediğim oluyor ve onları da takip ediyorum. O serüveni takip etmek de önemli benim için.

E.Ş. : Aynı zamanda akademisyenlik ve çeşitli atölyeler de yapıyorsunuz. Sinema sizin için bitmeyen bir öğrenme ve öğretme süreci mi?

S.E. : Aslında oyalanıyoruz işte. (gülüyor) Hayat onları çıkardığın zaman bomboş bir alan. Biz bu tür uğraşılarla hayatı anlamlandırmaya çalışıyoruz. Üniversitelerde de ders verdim bir dönem ama sonra sevmediğimi fark ettim bu durumu çünkü öğrenciler çok kurnaz oluyor (gülüyor) İstanbul, Beykent mezun olduğum okul olan Maltepe Üniversitesi’nde de ders verdim. Dışarıda atölyeler yapıyorum dışarıda yaptığım atölyeler daha verimli geçiyor çünkü oraya sadece sinema yapmak istemiş, imkan bulamamış daha büyük bir aşkla gelen insanlar oluyor. O yüzden bu not durumu üniversitelerde biraz sıkıntılı. Hatta bir gün herkese 100 veriyorum isteyen gelsin dedim bir sınıfa ertesi gün 4 kişi gelmişti. (gülüyor) O noktada asıl meselenin not olması beni motive etmiyor.

sakli-FilmLoverss

Düşmanın senden güçlüyse onu koluna girerek alt etmelisin.

E.Ş. : Bu çok yönlülüğünüzden bahsederken belgeselci yönünüzü de işin içine katmak istiyorum. Belgeselin doğasını, koşullarını iyi biliyorsunuz. Sizin de Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü’nü aldığınız 52. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde belgesel kategorisinde yaşanan sansür olayını o dönem nasıl değerlendirdiniz?

S.E. : Şöyle, benim hocam Suha Arın’dı, dolayısıyla ilk yaptığım işler belgeseller oldu. İki tane belgeselim var ve çok seviyorum araştırmaya yönelik olmasını, sizi bir dünyada keşfe sürüklemesini, araştırdıkça yeni şeyler bulmanızı bir yandan da durmadan öğrenmenizi. Belgesel yaygınlaşması gereken önemli bir alan. Fakat bizim bu boykot biçimlerimize dair bazı eleştirilerim var. Sansüre karşı filmleri göstermemek, filmleri sansürlemek bana çok rasyonel gelmiyor. Bence her koşulda filmi gösterip, hatta sansürle ilgili filmler yapıp insanların kafasında soru işaretleri oluşturmak mühim olan. O yüzden hem Antalya’da hem geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde Saklı’nın başına gelen durumu, filmleri sansürleyerek protesto etmek bir protesto biçimi olarak bana çok doğru gelmemişti ve bunun belgesel sinemaya katkı mı sağladığı yoksa zarar mı verdiği artık tartışılmalı diye düşünüyorum. Bu noktada meşhur Çin atasözü devreye giriyor. Düşmanın senden güçlüyse onu koluna girerek alt etmelisin. Biz de farklı yöntemler denemeliyiz. Bir eylem sonucuyla birlikte değerlendirilir. Neden-sonuç ilişkisini iyi kurmamız lazım. Yapılan eylemin neye sebep olacağını konusunda belki de biraz daha analitik düşünmeliyiz. Yoksa tabi ki herkes sansürün karşısındadır, böyle bir durumun yanında olmak mümkün mü?

E.Ş. : Yeni projeleriniz ya da devam eden ve başlayacak olan atölyeleriniz var mı?

S.E. : Bir atölye düşünüyoruz. Ben fırsat buldukça farklı kurumlarda atölyeler yapmayı seviyorum, zaman zaman Akbank Sanat’ta, şimdi Yer ile bir atölyemiz var. Atölye yapmayı seviyorum. Şimdi yeni filmimi yazmaya başladım. Onun için de bir alan açmak istiyorum kendime. Herhalde önümüzdeki birkaç ay içerisinde o da daha somut bir hale gelir. Sonrasına bakacağız.

E.Ş. : Yeni filminiz de insan olmaya dair benzer konuları sorguladığınız bir proje mi?

S.E. : Ben film yaparken bir yandan da yeni şeyler denemeyi, kendimi geliştirmeyi seviyorum. Kendini çok fazla eleştiren biriyim de aslında. Filmlerin şu yönü zayıf, bu tarafı geliştirmen lazım diye düşünüyorum. Hep böyle zayıf noktaların üzerine gitmeye çalışıyorum. Bu da öyle bir proje olacak.

E.Ş. : Çok teşekkür ediyorum, Keyifli bir röportaj oldu.

S.E. : Ben teşekkür ederim.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi