İnsanlığın ulaşabileceği son nokta olarak, bir ütopya gibi karşımızda duran ölümsüzlük kavramı, tıp dünyası için hala büyük bir sır. Bilimkurgu sineması içinse, çokça kullanılan şahane bir malzeme. Uzun ya da sonsuza kadar yaşamak, evrenin sırlarına vakıf olmak; türün yaratılışından bu yana bilimkurguyu en çok besleyen alt metinler olarak karşımıza çıkıyor. Ben Kingsley ve Ryan Reynolds’ın başrollerini paylaştığı Self/less, bu ütopyanın gerçek olduğu bir dünyayı bizlere sunuyor. İnsana özgü birçok kavramın, filmdeki aksiyon sahneleri vasıtasıyla birbiriyle karşı karşıya geldiği, yer yer ahlakçı bir zeminde ilerliyor.

Oldukça zengin bir mimar ve iş adamı olan Damian (Ben Kingsley), çok vakti kalmamış bir kanser hastasıdır. Haberdar olduğu deneysel bir tedaviyi uygulamaya karar verir ve Dr. Albright (Matthew Goode) ile temasa geçer. Albright sürecin detaylarını anlattıktan sonra işlem gerçekleşir ve ölmek üzere olan Damian, genç bir bedende (Ryan Reynolds) gözlerini açar. Ancak, Damian zamanla Albright’ın anlattıklarıyla ilgili asıl gerçekleri öğrenmeye başlar.

Gün geçtikçe ilerleyen tıbbın gücüyle oluşturulan bilimkurgu hikayelerinde genellikle etik açıdan birçok çelişkiye rastlarız. Ardından vicdani ve ahlaki çıkarımlar gözlemleriz. Self/less da türdeşlerinden pek farklı bir senaryo yapısına sahip değil. Filmin gelişim sürecini incelemek için adından başlamak oldukça doğru olur sanıyorum. Henüz Türkçe bir karşılığı olmayan filmin adı, taksim işaretiyle ikiye ayrılmış. Burada bir kelime oyunu olduğunu bariz biçimde görmek de mümkün. “Self” kelimesi İngilizce’de en yalın anlatımıyla “öz, ben” anlamı taşır. Ardından eklenen “less” eki ise genel olarak “daha az” anlamını verir. Bu durumda “less” eki, bencillik anlamı yüklü “self” kelimesini özverili bir şekle sokuyor, empati yeteneği kazandırıyor. Self/less, iki farklı başrol oyuncusu tarafından canlandırılan bir karakterin hikayesini anlatmasından ötürü, güçlü bir karakter filmi olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla filmin adı da, kendi bencilliği ve kibiriyle yaşamına devam etmiş Damian’ın hikaye boyunca geçirdiği değişimin bir özeti olarak yorumlanabilir. Bunları uzun uzun anlattım; çünkü Self/less, kavramların birbirleriyle mücadelesinden gücünü alan bir film. Bu kavramlar yalnızca ahlaki boyutta iyi ya da kötü değil, aynı zamanda etik, vicdani ve elbette doğrucu. Bu yaklaşımla örneğin; Azınlık Raporu (Minority Report) ile benzer kavramsal çıkarımlar yapan Self/less, daha insan odaklı bir yol izlemeye çalışıyor.

Filmin sürprizlerini kaçırmamak adına, bu kavramların birbirine girdiği noktalardan bahsetmemek en uygunu. Ama gelişim sürecini ve sonuçlarını ele alabiliriz. Self/less bir karakter filmi ancak bu soyut kavramların filmdeki varlığı tek taraflı değil. Yönetmen Tarsem Singh ile senaristler David ve Alex Pastor, senaryonun ve dolayısıyla filmin iskeletini oluştururken, yoğunluğu iki kutba yaymak istemişler. En basit haliyle, tarafında ve karşısında olduğumuz bu kutupların vasıtasıyla etik ve ahlaki tartışmalarını beyazperdeye yansıtıyorlar.

İlk olarak karakterimizin gözünden bakarsak; kibirle ve kendini beğenmişlikle başlayan filmimiz, ölümün sinyalleri aracılığıyla yenilgiyle karşılaşıyor. Ardından etik tartışmalar devreye giriyor. Hatta, yarım asır sonra gençleşen Damian’ın tedaviden sonraki birkaç ay boyunca yaşadığı hayatı sorgulamaya başlamasıyla, bu tartışmalar ahlaki boyut da kazanıyor. Madaline’in (Natalie Martinez) filmde belirmesiyle vicdani bir boyuta ulaşıyor. Bundan sonrası, Damian’ı doğruyu ve iyiyi arayan pişman bir adam kalıbına sokuyor. Elbette bu kalıbın sonunda nasıl bir evreye erişeceğini ve sonucunda nasıl bir aile yapısıyla karşılaşacağımızı tahmin etmek pek zor değil. Muhafazakar bir yaklaşımla yine kutsallaştırılan aile bağları gibi, Damian’ın gözünden bakınca bütün etik, ahlaki ve vicdani sıkıntılar, sorular yine muhafazakar bir dille şekillendiriliyor. Koruyuculuk vasfını fedakarlıkla süsleyen Damian, tıpkı aile gibi kutsal bir yere ulaşıyor.

İkinci olarak da, karşısında olduğumuz kutbun, Albright’ın gözünden bakacak olursak; filmin başında gördüğümüz Damian’dan pek farklı bir sonuca ulaşmamız söz konusu olmaz. Kibirle birlikte iyice yerleşmiş hırs ve kontrol arzusu, Albright karakterini tanımlayan unsurlar. Ancak Albright, Damian’ın geçtiği yollardan geçmiyor ve gelişen bir karakter görüntüsü çizmiyor. “Dünyayı daha iyi bir yer yapmak için” çalışan Albright, çıkarcı yaklaşımıyla filmin ortaya koyduğu bütün tartışmaların Damian’ın lehine sonuçlanmasını sağlıyor. Karakterizasyon açısından dengede duran bu ikili, film içerisinde ayarında ve sağlıklı işlenmiş bir ilişkiye sahipler diyebiliriz. Dahiyane akıl oyunları ve ucu bir yere çıkmayan aforizmalarla dolu olmayan diyaloglar da, bu ilişkinin sağlıklı olmasının önemli yanlarından bir tanesi. Fakat tekrar belirtmekte fayda var, bütün bu doğruyu bulmaya çalışan tartışmalar insanlar üstünde deney yapılan bilimkurgu yapımlarında karşımıza çıkan örnekler. Self/less, insana odaklı olan ve günümüzden çok farklı bir yapıya sahip olmayan atmosferiyle bunu daha yoğun gösterebiliyor.

Filmin ritmini en çok yükselten unsurların başında müzik kullanımı geliyor. New Orleans’ı merkeze alan Self/less, şehrin müzikal zenginliğini oldukça başarılı kullanıyor. Ayrıca, bu coşkulu ve eğlenceli müzik kullanımı, filmin zengin distopik atmosfer potansiyelini tamamen rafa kaldırıyor. Güneşli ve renkli bir dünyada geçen hikayeyi iyice normalize ediyor.

Oyuncular arasında en zayıf performansı Ben Kingsley’in göstermesi şaşırtıcı olarak karşılanabilir. Öte yandan, ne yazık ki Ryan Reynolds ve Natalie Martinez’in elektriği de bir türlü tutmamış, ilişkileri yapmacık olmaktan öteye gidemiyor. Birbirlerini gerekli yerlerde destekleyememeleri, beraber oldukları sahneleri zorlama bir görünüme sokuyor. Matthew Goode için de, canlandırdığı hemen her karakter için aynı tonlama ve jestlerle, neredeyse tamamen aynı oyunculuğu ortaya koyduğunu söylemek gerek.

Self/less, türdeşlerinden ayrılan niteliklere sahip özel bir film değil. Akıcı ve zorlamayan üslubu, onu başarılı kılan başlıca noktalardan. İsim olarak taşıdığı anlamı ve ele aldığı kavramları, çoğunlukla pek dağıtmadan anlatmayı becerdiği de bir gerçek.

İnsanlığın ulaşabileceği son nokta olarak, bir ütopya gibi karşımızda duran ölümsüzlük kavramı, tıp dünyası için hala büyük bir sır. Bilimkurgu sineması içinse, çokça kullanılan şahane bir malzeme. Uzun ya da sonsuza kadar yaşamak, evrenin sırlarına vakıf olmak; türün yaratılışından bu yana bilimkurguyu en çok besleyen alt metinler olarak karşımıza çıkıyor. Ben Kingsley ve Ryan Reynolds’ın başrollerini paylaştığı Self/less, bu ütopyanın gerçek olduğu bir dünyayı bizlere sunuyor. İnsana özgü birçok kavramın, filmdeki aksiyon sahneleri vasıtasıyla birbiriyle karşı karşıya geldiği, yer yer ahlakçı bir zeminde ilerliyor. Oldukça zengin bir mimar ve iş adamı olan Damian (Ben Kingsley), çok vakti kalmamış bir kanser hastasıdır. Haberdar olduğu deneysel bir tedaviyi uygulamaya karar verir ve Dr. Albright (Matthew Goode) ile temasa geçer. Albright sürecin detaylarını anlattıktan sonra işlem gerçekleşir ve ölmek üzere olan Damian, genç bir bedende (Ryan Reynolds) gözlerini açar. Ancak, Damian zamanla Albright’ın anlattıklarıyla ilgili asıl gerçekleri öğrenmeye başlar. Gün geçtikçe ilerleyen tıbbın gücüyle oluşturulan bilimkurgu hikayelerinde genellikle etik açıdan birçok çelişkiye rastlarız. Ardından vicdani ve ahlaki çıkarımlar gözlemleriz. Self/less da türdeşlerinden pek farklı bir senaryo yapısına sahip değil. Filmin gelişim sürecini incelemek için adından başlamak oldukça doğru olur sanıyorum. Henüz Türkçe bir karşılığı olmayan filmin adı, taksim işaretiyle ikiye ayrılmış. Burada bir kelime oyunu olduğunu bariz biçimde görmek de mümkün. “Self” kelimesi İngilizce’de en yalın anlatımıyla “öz, ben” anlamı taşır. Ardından eklenen “less” eki ise genel olarak “daha az” anlamını verir. Bu durumda “less” eki, bencillik anlamı yüklü “self” kelimesini özverili bir şekle sokuyor, empati yeteneği kazandırıyor. Self/less, iki farklı başrol oyuncusu tarafından canlandırılan bir karakterin hikayesini anlatmasından ötürü, güçlü bir karakter filmi olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla filmin adı da, kendi bencilliği ve kibiriyle yaşamına devam etmiş Damian’ın hikaye boyunca geçirdiği değişimin bir özeti olarak yorumlanabilir. Bunları uzun uzun anlattım; çünkü Self/less, kavramların birbirleriyle mücadelesinden gücünü alan bir film. Bu kavramlar yalnızca ahlaki boyutta iyi ya da kötü değil, aynı zamanda etik, vicdani ve elbette doğrucu. Bu yaklaşımla örneğin; Azınlık Raporu (Minority Report) ile benzer kavramsal çıkarımlar yapan Self/less, daha insan odaklı bir yol izlemeye çalışıyor. Filmin sürprizlerini kaçırmamak adına, bu kavramların birbirine girdiği noktalardan bahsetmemek en uygunu. Ama gelişim sürecini ve sonuçlarını ele alabiliriz. Self/less bir karakter filmi ancak bu soyut kavramların filmdeki varlığı tek taraflı değil. Yönetmen Tarsem Singh ile senaristler David ve Alex Pastor, senaryonun ve dolayısıyla filmin iskeletini oluştururken, yoğunluğu iki kutba yaymak istemişler. En basit haliyle, tarafında ve karşısında olduğumuz bu kutupların vasıtasıyla etik ve ahlaki tartışmalarını beyazperdeye yansıtıyorlar. İlk olarak karakterimizin gözünden bakarsak; kibirle ve kendini beğenmişlikle başlayan filmimiz, ölümün sinyalleri aracılığıyla yenilgiyle karşılaşıyor. Ardından etik tartışmalar devreye giriyor. Hatta, yarım asır sonra gençleşen Damian’ın tedaviden sonraki birkaç ay boyunca yaşadığı hayatı sorgulamaya başlamasıyla, bu tartışmalar ahlaki boyut da kazanıyor. Madaline’in (Natalie Martinez) filmde belirmesiyle vicdani bir boyuta ulaşıyor. Bundan sonrası, Damian’ı doğruyu ve iyiyi arayan pişman bir adam kalıbına sokuyor. Elbette bu kalıbın sonunda nasıl bir evreye erişeceğini ve sonucunda nasıl bir aile yapısıyla karşılaşacağımızı tahmin etmek pek zor değil. Muhafazakar bir yaklaşımla yine kutsallaştırılan aile bağları gibi, Damian’ın gözünden bakınca bütün etik, ahlaki ve vicdani sıkıntılar, sorular…

Yazar Puanı

Puan - 70%

70%

70

Selfless, türdeşlerinden ayrılan niteliklere sahip özel bir film değil. Akıcı ve zorlamayan üslubu, onu başarılı kılan başlıca noktalardan.

Kullanıcı Puanları: 4.09 ( 5 votes)
70
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi