Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik
kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata
alınmaya
kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar…

Murathan Mungan – Yalnız Bir Opera

 

Hani şair der ya: “Ayrılık da sevdaya dahil” diye, unutur bir noktayı; ayrılık da sevda da içinde bulunduğu kentin imgelerine dahildir. Bir kent olmadan hiçtir aşk da sevgi de dostluk da. Bir kenti kent yapan tüm mekanlar, sokaklar, caddeler, bulvarlar, meydanlar olmadan oluşur mu bellek? Hangi sevda bir kentin buluşma noktalarından bağımsızdır mesela? Bir kentin toplumda ya da ayrı ayrı bireylerin hayatında kapladığı alan o kadar büyüktür ki kilometrekarelerle değil bellekle ölçülebilir anca. Bu sebeple tüm yaşam, yaşamlarımız içinde bulunduğumuz kentin izlerini taşır ve bu izlerle sürdürür varlığını. Tam da bu sebepledir kent mücadelesi; ‘iki ağaç’ sadece iki ağaç olduğu için değil bir toplumun tüm hafızasının, yaşantısının içine sızdığı ve hayatlarımızın çekirdeğini oluşturduğu için hayatidir.

Tam da bu sebeple can yakıcı bir filmdir, Tamer El Said’in In the Last Days of the City – Şehrin Son Günlerinde filmi. Sevilen, özlenen ve kaybedilmek üzere olan bir şehre yakılmış koca bir ağıt gibi düşer yüreğimize. Kim bilir belki kendi yaşadığımız şehirdeki kaotik ortamlar, rant uğruna tarihi değerleri hiçe sayılan kent simgeleri, göz kırpmadan katledilen doğa, oradan oraya savrulan mahalle kültürleri, betonlaştırılan meydanlar, birbiriyle yarışırcasına yükselmeye devam eden gök-delenler ve nihayetinde çürümeye bırakılan insan gelir gözlerimizin önüne ve içimize düşen ateş kasıp kavurur ortalığı. Çok değil, henüz altı yıl önce 2011 yılında Mısır’da patlak verecek protesto eylemlerinin ve neticesinde gerçekleşen devrimin (her ne kadar başarısız olsa da) iki yıl kadar öncesine, 2009 yılının Aralık ayına götürür bizi El Said. 2009 yılının Kahiresi’nde hayat bugünün İstanbul’undan pek de farklı değildir. Hayat akmaktadır akmasına ama sokaklarda fokurdamaya başlayan hareketliliğin varlığı da hissedilmektedir. Belki de bu yüzdendir bu tanıdıklık duygusu; bizim kafamızdan bir sürü ‘acaba’ geçerken film akmaya devam eder ve Kahire’nin kalabalığı, gürültüsü içinde yaşadığımız şehrin karmaşasına sızarak devasa bir kent senfonisine dönüşür. Geçmişe değil bugüne, içinde yaşadığımız zamana yakılmış bir ağıtın sessiz çığlığıyla baş başayızdır artık.

In the Last Days of the City : Ne Kalır Bizden Geriye?

Tamer El Said, tıpkı kafamızdaki milyonlarca cevapsız soruyla baş başa kalan biz gibi, iki yıl sonra yaşanacak olaylardan habersiz bir şekilde başlamış In the Last Days of the City filminin çekimlerine. Kurmacayla belgesel gerçekliğinin iç içe geçtiği o ince noktadan yansıttığı imgelerle bu kent, bu toplum, bu kültür için bir eşiğe gelindiğinin ve tedirgin edici bir geleceğin izlerini taşıyor. Kurduğu kadrajlar, kadrajına düşen görüntüler, görüntülerin üzerine binen şehrin gürültüsü, şehrin gürültüsüne karışan Ortadoğu’dan haberler ileten radyo sesi; tek tek ve bir bütün olarak yaklaşmakta olan bir şeylerin habercisi gibi. Bu yüzden film, henüz yapım sürecinde dahi sezgilerin dile geleceği türden açık bir meydan; tüm bu çekimlerden ve hatta kurgu aşamasından sonra bile bugüne, şimdiye akan bir gerçekliğe sahip. Zaten filmin can yakan kısmı da gerçek ve kurgunun iç içe geçerek gerçeklik algısını bu kadar saf bir biçimde yarattığı noktalarda saklı.

Khalid (Khalid Abdalla) isimli genç bir yönetmen bitirmeye çabaladığı belgesel filmi için sürekli yeni çekimler yapıyor; ama iş kurgu masasına gelince hem filmin ne hakkında olacağına karar veremiyor hem de elindeki yüzlerce dakikalık görüntüleri nasıl inşa edeceğini bilemiyor. Çünkü film Khalid’in kendi kişisel sorunlarından İskenderiye’deki huzurlu çocukluk anılarında kendini bulmaya çabalayan oyunculuk öğretmeni Hanan’a, travmalarıyla yüzleşmeye çabalayan Maryam’dan son dönemlerini geçiren Hüsnü Mübarek rejiminin ülke üzerindeki psikolojik etkilerine ve tabii ki başlı başına Kahire’ye dek bir sürü konuyu içinde barındırıyor. Khalid, bir taraftan yeni bir eve taşınmak için peşine takıldığı emlakçının absürt tercihleriyle baş etmeye çabalarken bir taraftan da hasta annesini ziyaret etmek için hemen her gün hastaneye gidiyor. Tüm bunların yanı sıra, henüz çok yeni ayrıldığı sevgilisi Laila’nın yakın bir zaman sonra ülkeyi terk edeceği gerçeğiyle yüzleşmeye çabalıyor.

Bir de kendisi gibi sinemacı olan arkadaşları var Khalid’in. Beyrutlu Bassem, Bağdatlı Hassan ve aslen Bağdatlı olan ama savaş sonrası Berlin’de mülteci olarak yaşamını sürdüren Tarek… Bir panel sonrası bir araya gelen bu eski dostların hayata, şehirlere, politikaya, savaşa ve sanata dair birbirleriyle paylaştıkları anekdotlar, detaylar o kadar gerçek ki bu gerçeğin yüzlerimize çarpan tokadıyla sarsılıp kendimize geliyoruz. Yaşadıkları şehirlerin; Beyrut’un, Bağdat’ın, Kahire’nin ve hatta kendilerinin savaşla olan deneyimleri üzerinden tahrip edilen insana, doğaya, tarihe, sanata dair gözlemlerini paylaşıyorlar birbirleriyle. Bu dört arkadaş Tahrir Meydanı’nı gören bir terasta ‘gitmenin mi yoksa kalmanın mı daha iyi’ olduğunu tartışırken; bir anda kendilerini, memleket denen olgunun özünde somut bir mekan mı, yoksa nereye gidersen git kendinle birlikte yanında götüreceğin soyut bir mekan mı olduğu sorunsalıyla yüzleşirken buluyorlar. Ve en nihayetinde ayrılık vakitleri geldiğinde, birbirlerine yaşadıkları şehirlerden videolar göndereceklerine dair söz veriyorlar.

Film akmaya devam ederken Khalid’in bir türlü tamamlayamadığı belgesel filmine Bağdat’tan, Beyrut’tan gelen videolar da eklemleniyor. Bir anda In the Last Days of the City filminin dışına çıkıp Khalid’in filminin içine giriyoruz; katman katman içine girdiğimiz tüm bu filmler nihayetinde Tamer El Said’in In the Last Days of the City’siyle iç içe geçiyor ve bu koskoca sarmal Kahire’den Ortadoğu’ya ve hatta bize doğru açılıp genişleyerek devasa bir kara deliğe dönüşüyor.

İzleyici olarak biz, bu film hatta filmin içindeki filmler tam olarak neyle alakalı diye düşünüp dururken (tıpkı Khalid gibi) tüm bu hikayenin ve tüm bu görüntülerin bir noktada birleştiğini ve tamamlandığını hissedebiliyoruz. Kilit sözcük bu evet: Hissetmek. Bir şeylerin yaklaştığını, bir şeylerin değişmeye başladığını, bir şeylerin olmak üzere olduğunu seziyor ve bu duygunun yarattığı huzursuzlukla küçük hayatlarımıza geri dönüyoruz.

 

Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutukluluk haline, bir trafik kazasına, başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken, ve kazanmış görünürken derinliğimizi Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar... Murathan Mungan - Yalnız Bir Opera   Hani şair der ya: “Ayrılık da sevdaya dahil” diye, unutur bir noktayı; ayrılık da sevda da içinde bulunduğu kentin imgelerine dahildir. Bir kent olmadan hiçtir aşk da sevgi de dostluk da. Bir kenti kent yapan tüm mekanlar, sokaklar, caddeler, bulvarlar, meydanlar olmadan oluşur mu bellek? Hangi sevda bir kentin buluşma noktalarından bağımsızdır mesela? Bir kentin toplumda ya da ayrı ayrı bireylerin hayatında kapladığı alan o kadar büyüktür ki kilometrekarelerle değil bellekle ölçülebilir anca. Bu sebeple tüm yaşam, yaşamlarımız içinde bulunduğumuz kentin izlerini taşır ve bu izlerle sürdürür varlığını. Tam da bu sebepledir kent mücadelesi; ‘iki ağaç’ sadece iki ağaç olduğu için değil bir toplumun tüm hafızasının, yaşantısının içine sızdığı ve hayatlarımızın çekirdeğini oluşturduğu için hayatidir. Tam da bu sebeple can yakıcı bir filmdir, Tamer El Said’in In the Last Days of the City – Şehrin Son Günlerinde filmi. Sevilen, özlenen ve kaybedilmek üzere olan bir şehre yakılmış koca bir ağıt gibi düşer yüreğimize. Kim bilir belki kendi yaşadığımız şehirdeki kaotik ortamlar, rant uğruna tarihi değerleri hiçe sayılan kent simgeleri, göz kırpmadan katledilen doğa, oradan oraya savrulan mahalle kültürleri, betonlaştırılan meydanlar, birbiriyle yarışırcasına yükselmeye devam eden gök-delenler ve nihayetinde çürümeye bırakılan insan gelir gözlerimizin önüne ve içimize düşen ateş kasıp kavurur ortalığı. Çok değil, henüz altı yıl önce 2011 yılında Mısır’da patlak verecek protesto eylemlerinin ve neticesinde gerçekleşen devrimin (her ne kadar başarısız olsa da) iki yıl kadar öncesine, 2009 yılının Aralık ayına götürür bizi El Said. 2009 yılının Kahiresi'nde hayat bugünün İstanbul’undan pek de farklı değildir. Hayat akmaktadır akmasına ama sokaklarda fokurdamaya başlayan hareketliliğin varlığı da hissedilmektedir. Belki de bu yüzdendir bu tanıdıklık duygusu; bizim kafamızdan bir sürü ‘acaba’ geçerken film akmaya devam eder ve Kahire’nin kalabalığı, gürültüsü içinde yaşadığımız şehrin karmaşasına sızarak devasa bir kent senfonisine dönüşür. Geçmişe değil bugüne, içinde yaşadığımız zamana yakılmış bir ağıtın sessiz çığlığıyla baş başayızdır artık. In the Last Days of the City : Ne Kalır Bizden Geriye? Tamer El Said, tıpkı kafamızdaki milyonlarca cevapsız soruyla baş başa kalan biz gibi, iki yıl sonra yaşanacak olaylardan habersiz bir şekilde başlamış In the Last Days of the City filminin çekimlerine. Kurmacayla belgesel gerçekliğinin iç içe geçtiği o ince noktadan yansıttığı imgelerle bu kent, bu toplum, bu kültür için bir eşiğe gelindiğinin ve tedirgin edici bir geleceğin izlerini taşıyor. Kurduğu kadrajlar, kadrajına düşen görüntüler, görüntülerin üzerine binen şehrin gürültüsü, şehrin gürültüsüne karışan Ortadoğu’dan haberler ileten radyo sesi; tek tek ve bir bütün olarak yaklaşmakta olan bir şeylerin habercisi gibi. Bu yüzden film, henüz yapım sürecinde dahi sezgilerin dile geleceği türden açık bir meydan; tüm bu çekimlerden ve hatta kurgu…

Yazar Puanı

Puan - 88%

88%

88

In the Last Days of the City; kurmacayla belgesel gerçekliğinin iç içe geçtiği o ince noktadan yansıttığı imgelerle bu kent, bu toplum, bu kültür için bir eşiğe gelindiğinin ve tedirgin edici bir geleceğin izlerini taşıyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
88
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi