“Filistliler İsrailliler’le savaşa tutuştu. İsrailliler Filistliler’in önünden kaçtı. Birçoğu Gilboa Dağı’nda ölüp yere serildi. Filistliler Saul’la oğullarının ardına düştüler. Saul’un oğulları Yonatan’ı, Avinadav’ı ve Malkişua’yı yakalayıp öldürdüler… Bunun üzerine Saul kılıcını çekip kendini üzerine attı.”

(1 Samuel 31)

Yahudi soykırımı, hem geniş bir coğrafyayı etkilemesi hem de milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanmasından dolayı arkasında milyonlarca yaşanmışlık ve hikaye bıraktı. Bu hikayeler, hemen 2. Dünya Savaşı sonrasında Orson Welles’in The Stranger filmiyle birlikte beyazperdede yerlerini almaya başladılar. Yıllar içerisinde çekilen filmler bir noktadan sonra hem teknik hem de anlatım açısından benzer özellikler taşımaya başlamışken Lazslo Nemes, ilk filmi Saul’un Oğlu – Son of Saul ile birlikte belki de yepyeni bir dönemin kapılarını aralamayı başarıyor.

Saul’un Oğlu, daha konusuyla bile benzer filmlerden ayrılan bir yapıda. Macar bir Yahudi olan Saul (Géza Röhrig), İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru bir toplama kampında Sonderkommando olarak görev alıyor.  Sonderkommando’lar; mahkumlar arasından seçilen ayrıcalıklı kişiler olarak kamplara gelen toplulukları yönlendiriyorlar, onları gaz odalarına sokuyorlar, cansız bedenleri yakıyorlar ve bunun gibi birçok kan dondurucu işi yapıyorlar. Bunların karşılığında hayatları bir süre daha bağışlanmış oluyor. Saul’un hayatı bir gün, gaz odasına girmesine rağmen yaşam belirtileri gösteren bir çocuğu görmesiyle değişiyor. Çocuk hayatını kaybediyor ama onun dini usullere uygun gömülmesi uğruna birçok riski göze almaya başlayan Saul, bir yandan da kendisini kampta başlatılacak bir isyanın içinde buluyor.

Saul’un Oğlu, henüz açılış sekansı ile birlikte izleyiciyi sarsmaya başlıyor ve bambaşka bir deneyim yaşayacağımızı anlıyoruz. Tüm filmi 40 mm lens ile çeken Nemes, 107 dakika boyunca Saul’un ensesinde dolaşmamızı sağlıyor. Bu noktada film, olayları Saul’un gözünden görmemizin yerine bizzat kendi gözlerimizle görmemizi ve kampın bir parçası olmamızı sağlıyor. Ayrıca seçici alan derinliği uygulayarak netlik derinliğini kısıtlayan Nemes, soykırım filmleriyle özdeşleşmiş birçok unsuru arka planda bırakmayı tercih etmiş. Örneğin; gaz odasında yüzlerce cesedin üst üste atıldığı sahnelerde Saul’un artık tüm bu dehşeti kabullenmiş haliyle baş başa kalıyoruz. 1:33:1 çerçeve oranının tercih edilmesiyle kampın kapalı bölgelerindeki dehşet ortamını iliklerimize kadar hissederken ve tüm perdeyi kaplayan yüzlerin çökmüşlüğünü görürken, bir bakıma gösterilmeyenlerin korkunçluğuna rağmen gösterilenler de benzer bir hissiyat yaşatmayı başarıyor.

Saul’un Oğlu’nu ilgi çekici kılan özelliği ise karakterizasyon derdi olmaması. Bugüne kadar birçok soykırım filminde birbirinden kopan aile bireylerinin dramalarını, kavuşma ve kurtulma çabalarını izlemişizdir. Bu nedenle filmi izleyen birçok kişide benzer bir özdeşleşme isteği doğmuştur diye tahmin ediyorum. Nemes ise bunların hepsini çöpe atıyor. Film boyunca Saul ile yakılmaktan kurtarıp gömmeye çalıştığı çocuk arasındaki ilişki muallakta bırakılıyor. 1 Samuel kitabında oğlunu kaybeden İsrailoğulları’nın eski kralı Saul’un her şeyi bırakıp ölmek istediği ruh halini filmdeki Saul de yaşıyor. Tüm bu kabusun, katliamların ortasında bir çocuğu gömme fikri, onun için adeta bir kurtuluş ve arınma reçetesine dönüşüyor. Çocuğun mucizevi kurtuluşuna rağmen ölmesi, aslında her türlü anlam arayışının bitmesini temsil ediyor. Bu nedenle toplama kampı ortamında izleyiciye absürt gelebilecek bu çaba, aslında gerçeklikle tam olarak örtüşüyor; çünkü Saul’un Oğlu’nda hiçbir karakter platoda hazırlanmış set ortamında şatafatlı sözler söylemeye çalışan esirlere benzemiyorlar. Bu dünyada herhangi bir duygusallığa yer olamayacağı düşüncesini net olarak ortaya koyan senaryo; bunun yerine ancak bir erkeğin ve kadının birbirlerinin eline, aralarında herhangi bir ilişki kurulmadan dokunmalarının bile yarattığı irkilmeyi gözler önüne seriyor. Filme hakim olan duygu ise sadece korku; her an öldürülme ve ışığı, bir şeyler değiştirme arzusunu kaybetme korkusu. Zaten bu duyguyu da doktorun odasında ya da kampa gelenlerin dışarıda yakıldığı sahnelerde fazlasıyla hissediyoruz ve Saul’un korkusuna neredeyse onun dibinde, onun nefesi yüzümüze çarparken ortak oluyoruz.

Alman düşünür Theodor Adorno’nun şu sözünü birçok kişi bilir: “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak da barbarlıktır”. Lakin Adorno’nun sözü aslında bu kadarla sınırlı değildir, devamında şunları söyler: “…ve barbarlığın ne olduğunu söylemeyi kemirir; öyle ki, bugün onunla ilgili şiir yazmanın neden olanaksız olabiliyorunun varlığını, gerçeğini anlamak içindi. Çünkü kültürün kimliği ve kritiği, kültür diyalektiğinin en son basamağında barbarlığın karşısında durmaktadır.” Yani onun kastettiği salt şiir yazmak vs. değildi, yaşananların planlanmış mizansenlerde bolca müzikle sunmak suretiyle acıları anarken onların normalleştirilmesi ve hatta izleyiciyi doyuma ulaştıran yola doğru götürmesiydi. Bu açıdan bakıldığında Saul’un Oğlu’nun tüm bu korkulardan tamamen sıyrıldığını söyleyemeyiz; sonuçta ortada estetik bir kaygı var. Ama en azından “temsil”i aşarak, bizzat gerçeği sunmak konusunda mükemmel bir iş başardığını söyleyebiliriz.

Nemes, bizzat barbarlığı perdeye taşıyarak izleyicide “ayakkabının içine kaçan taş” hissiyatını yaratmayı başarıyor ve onu aktif olarak filmin bir parçası yapıyor. Bu uğurda belki zaman zaman tekrara düşüyor ve süresini doldurmakta ısrarcı takılıyor ama Nuit et Brouillard’ın gerçek görüntülerle kabusu yaşattığı, Shoah’ın sözlü ve görüntülü tarih çalışmasıyla karanlıkta kalan her noktayı aydınlattığı ve Schindler’s List’in tüm yaşananları epik bir ağıta dönüştürdüğü soykırım filmlerinin kilometre taşları arasında yer almayı başarıyor.

“Filistliler İsrailliler'le savaşa tutuştu. İsrailliler Filistliler'in önünden kaçtı. Birçoğu Gilboa Dağı'nda ölüp yere serildi. Filistliler Saul'la oğullarının ardına düştüler. Saul'un oğulları Yonatan'ı, Avinadav'ı ve Malkişua'yı yakalayıp öldürdüler… Bunun üzerine Saul kılıcını çekip kendini üzerine attı.” (1 Samuel 31) Yahudi soykırımı, hem geniş bir coğrafyayı etkilemesi hem de milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanmasından dolayı arkasında milyonlarca yaşanmışlık ve hikaye bıraktı. Bu hikayeler, hemen 2. Dünya Savaşı sonrasında Orson Welles’in The Stranger filmiyle birlikte beyazperdede yerlerini almaya başladılar. Yıllar içerisinde çekilen filmler bir noktadan sonra hem teknik hem de anlatım açısından benzer özellikler taşımaya başlamışken Lazslo Nemes, ilk filmi Saul’un Oğlu - Son of Saul ile birlikte belki de yepyeni bir dönemin kapılarını aralamayı başarıyor. Saul’un Oğlu, daha konusuyla bile benzer filmlerden ayrılan bir yapıda. Macar bir Yahudi olan Saul (Géza Röhrig), İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru bir toplama kampında Sonderkommando olarak görev alıyor.  Sonderkommando’lar; mahkumlar arasından seçilen ayrıcalıklı kişiler olarak kamplara gelen toplulukları yönlendiriyorlar, onları gaz odalarına sokuyorlar, cansız bedenleri yakıyorlar ve bunun gibi birçok kan dondurucu işi yapıyorlar. Bunların karşılığında hayatları bir süre daha bağışlanmış oluyor. Saul’un hayatı bir gün, gaz odasına girmesine rağmen yaşam belirtileri gösteren bir çocuğu görmesiyle değişiyor. Çocuk hayatını kaybediyor ama onun dini usullere uygun gömülmesi uğruna birçok riski göze almaya başlayan Saul, bir yandan da kendisini kampta başlatılacak bir isyanın içinde buluyor. Saul’un Oğlu, henüz açılış sekansı ile birlikte izleyiciyi sarsmaya başlıyor ve bambaşka bir deneyim yaşayacağımızı anlıyoruz. Tüm filmi 40 mm lens ile çeken Nemes, 107 dakika boyunca Saul’un ensesinde dolaşmamızı sağlıyor. Bu noktada film, olayları Saul’un gözünden görmemizin yerine bizzat kendi gözlerimizle görmemizi ve kampın bir parçası olmamızı sağlıyor. Ayrıca seçici alan derinliği uygulayarak netlik derinliğini kısıtlayan Nemes, soykırım filmleriyle özdeşleşmiş birçok unsuru arka planda bırakmayı tercih etmiş. Örneğin; gaz odasında yüzlerce cesedin üst üste atıldığı sahnelerde Saul’un artık tüm bu dehşeti kabullenmiş haliyle baş başa kalıyoruz. 1:33:1 çerçeve oranının tercih edilmesiyle kampın kapalı bölgelerindeki dehşet ortamını iliklerimize kadar hissederken ve tüm perdeyi kaplayan yüzlerin çökmüşlüğünü görürken, bir bakıma gösterilmeyenlerin korkunçluğuna rağmen gösterilenler de benzer bir hissiyat yaşatmayı başarıyor. Saul’un Oğlu’nu ilgi çekici kılan özelliği ise karakterizasyon derdi olmaması. Bugüne kadar birçok soykırım filminde birbirinden kopan aile bireylerinin dramalarını, kavuşma ve kurtulma çabalarını izlemişizdir. Bu nedenle filmi izleyen birçok kişide benzer bir özdeşleşme isteği doğmuştur diye tahmin ediyorum. Nemes ise bunların hepsini çöpe atıyor. Film boyunca Saul ile yakılmaktan kurtarıp gömmeye çalıştığı çocuk arasındaki ilişki muallakta bırakılıyor. 1 Samuel kitabında oğlunu kaybeden İsrailoğulları’nın eski kralı Saul’un her şeyi bırakıp ölmek istediği ruh halini filmdeki Saul de yaşıyor. Tüm bu kabusun, katliamların ortasında bir çocuğu gömme fikri, onun için adeta bir kurtuluş ve arınma reçetesine dönüşüyor. Çocuğun mucizevi kurtuluşuna rağmen ölmesi, aslında her türlü anlam arayışının bitmesini temsil ediyor. Bu nedenle toplama kampı ortamında izleyiciye absürt gelebilecek bu çaba, aslında gerçeklikle tam olarak örtüşüyor; çünkü Saul’un Oğlu’nda hiçbir karakter platoda hazırlanmış set ortamında şatafatlı sözler söylemeye çalışan esirlere benzemiyorlar. Bu dünyada herhangi bir duygusallığa yer olamayacağı düşüncesini net olarak ortaya koyan senaryo; bunun yerine ancak bir erkeğin ve kadının birbirlerinin eline, aralarında herhangi bir ilişki…

Yazar Puanı

Puan - 90%

90%

Lazslo Nemes, ilk filmi Saul’un Oğlu - Son of Saul ile birlikte belki de yepyeni bir dönemin kapılarını aralamayı başarıyor.

Kullanıcı Puanları: 3.67 ( 10 votes)
90
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi