James Bond ve Jason Bourne gibi ajan aksiyonlarının yanı sıra günümüzde aksiyon sinemasının kodları koreografik aksiyona doğru evrilmeye başladı. Öyle ki, yüksek bütçeler, hızlı kamera kullanımları ve uzun dövüş sekanslarının izleyicide yarattığı tatmin Uzak Doğu’dan Ip Man, Ong-Bak ve The Raid gibi serileri, Hollywood’da ise en son John Wick serisini getirdi. John Wick, Keanu Reeves’i The Matrix’ten beri aradığı aksiyon figürü haline tekrar getirirken kendi evrenini yaratan, çizgi roman, video oyunu ve anime estetiği ya da tiplemeleriyle çok yönlülüğünü artıran, sinematografik vizyonuyla keyif veren ve koreografik sekanslarıyla nefes kesen bir aksiyon bombasıydı. John Wick’in ilk filmini Chad Stahelski ve David Leitch – Leitch’in adı uncredited olarak yazıyordu-, ikincisini ise Chad Stahelski tek başına yönetmişti. John Wick’in dünya çapında bu kadar tutmasının ardından aynı serinin yaratıcıları bu aksiyon figürünün kadın versiyonunu yarattıkları Atomic Blonde ile karşımıza çıktılar. John Wick nasıl Stahelski’nin serisiyse, Atomic Blonde da devam ettiği takdirde David Leitch’in tek başına yönettiği bir seri halini alacak gibi gözüküyor. Anthony Johnston’ın yazdığı ve çizimlerini Sam Hart’ın yaptığı “The Coldest City” adlı grafik romandan uyarlanan Atomic Blonde, John Wick’in 80’lerin suç filmlerine saygı duruşunda bulunan evreni yerine grimsi tonlardaki mat dokuda bir casus gerilimi atmosferi oluşturuyor. Filmin oldukça basık gri tonlarında konuşlandırılan genel atmosferinin içinde kırmızı, mavi, yeşil, sarı renkli filtreler devreye sokulduğunda ve buna David Bowie, Depeche Mode başta olmak üzere 80’lerin müzik seçimleri eşlik ettiğinde alevlenen bir retro doku ortaya çıkıyor. John Wick’i hatırlatan aksiyon koreografilerinde Charlize Theron’un başarısı Keanu Reeves’i aratmazken Leitch hemen hemen her sahneyi Theron’un karizması üzerinden konumlandırıyor. Öyle ki, Atomic Blonde biçimsel açıdan görsel algıyı diri tutma konusunda Theron’un yüzüne kesilen yakın planlara, saç/makyajına, fiziğine, kıyafetlerine, objeleri silah olarak kullanma biçimine çok şey borçlu. Theron, aksiyon sahnelerinde adeta gözündeki morluklardan kan revan içindeki yüzüne, kesilen nefesinden karşı tarafa verdiği şiddetli zarara kadar Daniel Craig’in Bond’a getirdiği karanlık, karizmatik ve sert ajan tiplemesinin yolundan gidiyor. Zaten filmin merdivenlerde geçen uzun ve zorlu dövüş sekansı Casino Royale’deki sahneyi neredeyse birebir hatırlatan bir koreografi çalışması. Ayrıca Theron’un Cezayir asıllı aktris Sofia Boutella ile olan sevişme sahneleri ‘Hollywood aksiyonu’ nezdinde düşündüğümüzde cesur bir hamle ve estetik açıdan iyi kotarılmış. Berlin’deki Kino International sinema salonunda geçen aksiyon sekansı ise “Stalker” filmine yapılan güzellemesiyle mutlu eden bir sinefil referans. Atomic Blonde: Aksiyon Sahneleri Dışında Akıcılığı Sağlayamayan Casus Gerilimi Atomic Blonde’un fragmanlarında yarattığı görsel dokunun yarattığı hazzın ve aksiyon koreografilerinin verdiği keyfin önüne geçen en temel sorun ise filmin 120 dakikalık süresini akıcılık bakımından kaldıramayan senaryosu. Berlin Duvarı’nın yıkılmasına paralel olarak işleyen casusluk hikayesi True Detective’deki gibi masa başında konuşan ana karakterin flashback sahneler eşliğinde olayı anlatması şeklinde kurgulanmış. Lakin, kulağa hoş gelen müzik seçimlerini, Theron’u ölümcül derecede çekici bir femme fatale şeklinde gösteren renk oyunlarını ve maksimum 20 dakikasında keyif veren aksiyon koreografilerini devre dışı bıraktığımızda kalan 100 dakika bir türlü John Wick serisi gibi dinamik olamıyor. Bunun sebebi ise Theron’un her masa başı konuşmalarına döndüğünde akıcılığın yitirilmesi, aksiyon sekanslarına gelene kadar geçen süre zarfının görsel hazdan başka bir şeye hizmet etmemesi, arka planda dönen Berlin Duvarı ve Ruslarla ilgili politik arka…

Yazar Puanı

puan - 60%

60%

Atomic Blonde, Charlize Theron’un karizmasına / aksiyon sahnelerindeki fiziksel yetkinliğine, retro dokulu sinematografisine, 80’ler soundtrack parçalarına ve iyi çekilmiş aksiyon koreografilerine rağmen iki saatlik süresinin anca 20 dakikalık bir bölümünde izleyiciye vadettiğini sunabiliyor, ilgi çekici olmayan senaryosunu akıcı bir kurguya çeviremediği gibi twist merakının da kurbanı oluyor.

Kullanıcı Puanları: 3.7 ( 8 votes)
60

James Bond ve Jason Bourne gibi ajan aksiyonlarının yanı sıra günümüzde aksiyon sinemasının kodları koreografik aksiyona doğru evrilmeye başladı. Öyle ki, yüksek bütçeler, hızlı kamera kullanımları ve uzun dövüş sekanslarının izleyicide yarattığı tatmin Uzak Doğu’dan Ip Man, Ong-Bak ve The Raid gibi serileri, Hollywood’da ise en son John Wick serisini getirdi. John Wick, Keanu Reeves’i The Matrix’ten beri aradığı aksiyon figürü haline tekrar getirirken kendi evrenini yaratan, çizgi roman, video oyunu ve anime estetiği ya da tiplemeleriyle çok yönlülüğünü artıran, sinematografik vizyonuyla keyif veren ve koreografik sekanslarıyla nefes kesen bir aksiyon bombasıydı. John Wick’in ilk filmini Chad Stahelski ve David Leitch – Leitch’in adı uncredited olarak yazıyordu-, ikincisini ise Chad Stahelski tek başına yönetmişti. John Wick’in dünya çapında bu kadar tutmasının ardından aynı serinin yaratıcıları bu aksiyon figürünün kadın versiyonunu yarattıkları Atomic Blonde ile karşımıza çıktılar. John Wick nasıl Stahelski’nin serisiyse, Atomic Blonde da devam ettiği takdirde David Leitch’in tek başına yönettiği bir seri halini alacak gibi gözüküyor.

Anthony Johnston’ın yazdığı ve çizimlerini Sam Hart’ın yaptığı “The Coldest City” adlı grafik romandan uyarlanan Atomic Blonde, John Wick’in 80’lerin suç filmlerine saygı duruşunda bulunan evreni yerine grimsi tonlardaki mat dokuda bir casus gerilimi atmosferi oluşturuyor. Filmin oldukça basık gri tonlarında konuşlandırılan genel atmosferinin içinde kırmızı, mavi, yeşil, sarı renkli filtreler devreye sokulduğunda ve buna David Bowie, Depeche Mode başta olmak üzere 80’lerin müzik seçimleri eşlik ettiğinde alevlenen bir retro doku ortaya çıkıyor. John Wick’i hatırlatan aksiyon koreografilerinde Charlize Theron’un başarısı Keanu Reeves’i aratmazken Leitch hemen hemen her sahneyi Theron’un karizması üzerinden konumlandırıyor. Öyle ki, Atomic Blonde biçimsel açıdan görsel algıyı diri tutma konusunda Theron’un yüzüne kesilen yakın planlara, saç/makyajına, fiziğine, kıyafetlerine, objeleri silah olarak kullanma biçimine çok şey borçlu. Theron, aksiyon sahnelerinde adeta gözündeki morluklardan kan revan içindeki yüzüne, kesilen nefesinden karşı tarafa verdiği şiddetli zarara kadar Daniel Craig’in Bond’a getirdiği karanlık, karizmatik ve sert ajan tiplemesinin yolundan gidiyor. Zaten filmin merdivenlerde geçen uzun ve zorlu dövüş sekansı Casino Royale’deki sahneyi neredeyse birebir hatırlatan bir koreografi çalışması. Ayrıca Theron’un Cezayir asıllı aktris Sofia Boutella ile olan sevişme sahneleri ‘Hollywood aksiyonu’ nezdinde düşündüğümüzde cesur bir hamle ve estetik açıdan iyi kotarılmış. Berlin’deki Kino International sinema salonunda geçen aksiyon sekansı ise “Stalker” filmine yapılan güzellemesiyle mutlu eden bir sinefil referans.

Atomic Blonde: Aksiyon Sahneleri Dışında Akıcılığı Sağlayamayan Casus Gerilimi

Atomic Blonde’un fragmanlarında yarattığı görsel dokunun yarattığı hazzın ve aksiyon koreografilerinin verdiği keyfin önüne geçen en temel sorun ise filmin 120 dakikalık süresini akıcılık bakımından kaldıramayan senaryosu. Berlin Duvarı’nın yıkılmasına paralel olarak işleyen casusluk hikayesi True Detective’deki gibi masa başında konuşan ana karakterin flashback sahneler eşliğinde olayı anlatması şeklinde kurgulanmış. Lakin, kulağa hoş gelen müzik seçimlerini, Theron’u ölümcül derecede çekici bir femme fatale şeklinde gösteren renk oyunlarını ve maksimum 20 dakikasında keyif veren aksiyon koreografilerini devre dışı bıraktığımızda kalan 100 dakika bir türlü John Wick serisi gibi dinamik olamıyor. Bunun sebebi ise Theron’un her masa başı konuşmalarına döndüğünde akıcılığın yitirilmesi, aksiyon sekanslarına gelene kadar geçen süre zarfının görsel hazdan başka bir şeye hizmet etmemesi, arka planda dönen Berlin Duvarı ve Ruslarla ilgili politik arka planı umursayacağımız bir yapı oluşturulamaması olarak görülebilir. Filmle ilgili işlemeyen seçimlerden biri ise Filth’teki aykırı polis karakterine benzer bir casusu canlandıran James McAvoy’un “ikinci başrol” olarak Theron’dan rol çalamaması, karakterinin tahmin edilebilir hamlelerinin ikinci yarıdaki ‘twist’ odaklı senaryoya zarar vermesi. Özellikle filmin ikinci yarıda tamamen izleyiciyi şaşırtmaya odaklanan senaryo hamleleri fazlasıyla yapay, tanıdık ve tatmin edicilikten uzak gözüküyor.

Atomic Blonde, Charlize Theron’un karizmasına/aksiyon sahnelerindeki fiziksel yetkinliğine, retro dokulu sinematografisine, 80’ler soundtrack parçalarına ve iyi çekilmiş aksiyon koreografilerine rağmen iki saatlik süresinin anca 20 dakikalık bir bölümünde izleyiciye vadettiğini sunabiliyor, ilgi çekici olmayan senaryosunu akıcı bir kurguya çeviremediği gibi twist merakının da kurbanı oluyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi