Öyle bir doğa düşünün ki her şey solmuş, tükenmiş ve ondan yana hiçbir fayda sağlanamaz. İşte tam o sırada emek isteyen doğa, deli gibi çalışan insanlar, yaşamın kanunları suratımıza bir tokat indirir. Fikret Reyhan’ın yönetmen koltuğunda olduğu ve yıl içerisinde birçok festivalde ses getiren, kadrosunda Aytaç Uşun, Mehmet Özgür, Seher Çuhadar ve Cem Zeynel Kılıç gibi isimlerin olduğu Sarı Sıcak, daha ilk dakikalarında bizi bu türden bir hissin içine sokar. Filmde başlangıçtan sona kadar insan olmanın en azılı gereksinimleri gözlerimizin önüne tüm çıplaklığıyla serilir. Reyhan bu filmiyle geçinme, hayata bir şekilde tutunma yorgunu bir ülkenin insanları üzerine sinmiş psikolojiyi izleyicinin yabancı olmadığı doğa teması altında sunmuştur. Dünyanın her yerinde geçerli olan insan ilişkilerini ya da aile içinde süre gelen geçinme problemlerini, politikalarını bir hikâye üzerinden anlatan bir filmdir Sarı Sıcak. Filmin daha ilk görüntülerinde “yaşam mücadelesi” tanımlaması altında metaforik bir olaya şahitlik ederiz. Filmin ilk sahnesindeki anlatımında bu metaforik yansıma bize rahatlıkla filmin geneline dair özetleyici bir bakış açısı sunabilir. Ancak ilk sahnede pek tabii bunun farkına varılması güçtür. Öte yandan filmin bütünüyle belli bir değerlendirmeye sunabilecek bir bakış açısıdır bu. İlginçtir ki filmin başından sonuna kadar karakterler tanıtılmaz. Sanki biz filmdeki karakterleri uzun zamandır zaten tanıyormuşuz da şimdi bir anda sokakta karşılaşıp filmin süresinin bize izin verdiği ölçüde onlara eşlik etmekteyiz. “İlginç” ifadesini kullandım zira Yeni Türk Sineması’nda ender rastladığımız bir durumdur bu. Reyhan bu tercihiyle filmdeki karakterleri kurmaca olmaktan öteye taşımıştır; karakterler hayatımıza girmiş, bir parçamızda yer edinmişlerdir. Kimi izleyici, yönetmeninin filmin anlatımındaki bu tercihe soğuk yaklaşabilir ya da bunu hiç fark etmeyebilir. Ancak beyazperdeye yansıtılan bu hikâyede tanıdık şeyler bulan kişiler için bu durum fark edilebilir olur. Sarı Sıcak: Bireysel Özgürlükler ve Normları Belirleyen Toplum Filmde ana karakter olan İbrahim ile karşılaşıp dururuz seyir boyunca: İbrahim ufak bir mahallenin ufak bir adamıdır. Ailesi ve çevresine arada denk geliriz ama ondan sonra en çok da babası ile karşılaşırız. Bir anlamda o ve ailesi isimsiz bir adanın tek sakinidir ve ada denizle çevrili huzurlu bir sığınak gibi görünse de, denizin tuzu yakıcıdır. Bundan dolayı hiç durmadan, azimle ve son derece kararlılıkla çalışmak gerekir. Oldukça zor görünen hayatta kalma uğraşının, çok çalışmakla olan bu ilişkisi doğanın kaçınılmaz bir kanunu olduğundan, birçok olayın da nedenlerini ve sebeplerini temsil eder. Hiç müzik barındırmayan film, aslında kendi içine gömülü olan sesler bütününden kendi anlayışında bir müzik yakalar. Ancak bu, alışık olduğumuzdan uzak bir müziktir. Yönetmen, bu yönüyle Fransız Sineması’nın önde gelen isimlerinden Dardenne Kardeşler’i hatırlatır. Filmde müziğin yoksunluğu ister yönetmenin tercihi ister belirli koşulların bir araya gelmesinden olsun, yine de kendini bir eksiklik olarak gösteriyor. Öte yandan filmde mekan kullanımı hikayenin anlatımında etkin bir rol oynuyor, hatta bazen müziğin yoksunluğu mekan kullanımıyla tamamlanıyor. Film her ne kadar sinematografik duruşuyla ön plana çıkmış olsa da anlatılan hikayenin baskınlığı, sinematografik özelliklerini perdeleyebilme özelliğine sahip. Bu noktada elbette filmde kullanılan geniş açı / yakın plan geçişlerinin, ses efektleriyle kamera hareketlerinin yer yer el ele gitmesinin, hikaye ve atmosfer gerektirdiğinde yönetmenin faydalandığı nispeten uzun plan-sekansların öneminin altını çizmek gerek. Zira bu tür sinematografik manevralar, filmin geneline son derece…

Yazar Puanı

Puan - 55%

55%

Gerek sinematografik duruşu, gerek hikayeyi ele alması, gerekse karakterlerin işlenişi açısından gereğini yerine getirdiğini söyleyebileceğimiz Sarı Sıcak, kendisini meydana getiren özelliklere hakimiyet konusunda “olması gereken” bir sinema anlayışına sahip.

Kullanıcı Puanları: 3.05 ( 2 votes)
55

Öyle bir doğa düşünün ki her şey solmuş, tükenmiş ve ondan yana hiçbir fayda sağlanamaz. İşte tam o sırada emek isteyen doğa, deli gibi çalışan insanlar, yaşamın kanunları suratımıza bir tokat indirir. Fikret Reyhan’ın yönetmen koltuğunda olduğu ve yıl içerisinde birçok festivalde ses getiren, kadrosunda Aytaç Uşun, Mehmet Özgür, Seher Çuhadar ve Cem Zeynel Kılıç gibi isimlerin olduğu Sarı Sıcak, daha ilk dakikalarında bizi bu türden bir hissin içine sokar. Filmde başlangıçtan sona kadar insan olmanın en azılı gereksinimleri gözlerimizin önüne tüm çıplaklığıyla serilir. Reyhan bu filmiyle geçinme, hayata bir şekilde tutunma yorgunu bir ülkenin insanları üzerine sinmiş psikolojiyi izleyicinin yabancı olmadığı doğa teması altında sunmuştur. Dünyanın her yerinde geçerli olan insan ilişkilerini ya da aile içinde süre gelen geçinme problemlerini, politikalarını bir hikâye üzerinden anlatan bir filmdir Sarı Sıcak.

Filmin daha ilk görüntülerinde “yaşam mücadelesi” tanımlaması altında metaforik bir olaya şahitlik ederiz. Filmin ilk sahnesindeki anlatımında bu metaforik yansıma bize rahatlıkla filmin geneline dair özetleyici bir bakış açısı sunabilir. Ancak ilk sahnede pek tabii bunun farkına varılması güçtür. Öte yandan filmin bütünüyle belli bir değerlendirmeye sunabilecek bir bakış açısıdır bu. İlginçtir ki filmin başından sonuna kadar karakterler tanıtılmaz. Sanki biz filmdeki karakterleri uzun zamandır zaten tanıyormuşuz da şimdi bir anda sokakta karşılaşıp filmin süresinin bize izin verdiği ölçüde onlara eşlik etmekteyiz. “İlginç” ifadesini kullandım zira Yeni Türk Sineması’nda ender rastladığımız bir durumdur bu. Reyhan bu tercihiyle filmdeki karakterleri kurmaca olmaktan öteye taşımıştır; karakterler hayatımıza girmiş, bir parçamızda yer edinmişlerdir. Kimi izleyici, yönetmeninin filmin anlatımındaki bu tercihe soğuk yaklaşabilir ya da bunu hiç fark etmeyebilir. Ancak beyazperdeye yansıtılan bu hikâyede tanıdık şeyler bulan kişiler için bu durum fark edilebilir olur.

Sarı Sıcak: Bireysel Özgürlükler ve Normları Belirleyen Toplum

Filmde ana karakter olan İbrahim ile karşılaşıp dururuz seyir boyunca: İbrahim ufak bir mahallenin ufak bir adamıdır. Ailesi ve çevresine arada denk geliriz ama ondan sonra en çok da babası ile karşılaşırız. Bir anlamda o ve ailesi isimsiz bir adanın tek sakinidir ve ada denizle çevrili huzurlu bir sığınak gibi görünse de, denizin tuzu yakıcıdır. Bundan dolayı hiç durmadan, azimle ve son derece kararlılıkla çalışmak gerekir. Oldukça zor görünen hayatta kalma uğraşının, çok çalışmakla olan bu ilişkisi doğanın kaçınılmaz bir kanunu olduğundan, birçok olayın da nedenlerini ve sebeplerini temsil eder.

Hiç müzik barındırmayan film, aslında kendi içine gömülü olan sesler bütününden kendi anlayışında bir müzik yakalar. Ancak bu, alışık olduğumuzdan uzak bir müziktir. Yönetmen, bu yönüyle Fransız Sineması’nın önde gelen isimlerinden Dardenne Kardeşler’i hatırlatır. Filmde müziğin yoksunluğu ister yönetmenin tercihi ister belirli koşulların bir araya gelmesinden olsun, yine de kendini bir eksiklik olarak gösteriyor. Öte yandan filmde mekan kullanımı hikayenin anlatımında etkin bir rol oynuyor, hatta bazen müziğin yoksunluğu mekan kullanımıyla tamamlanıyor.

Film her ne kadar sinematografik duruşuyla ön plana çıkmış olsa da anlatılan hikayenin baskınlığı, sinematografik özelliklerini perdeleyebilme özelliğine sahip. Bu noktada elbette filmde kullanılan geniş açı / yakın plan geçişlerinin, ses efektleriyle kamera hareketlerinin yer yer el ele gitmesinin, hikaye ve atmosfer gerektirdiğinde yönetmenin faydalandığı nispeten uzun plan-sekansların öneminin altını çizmek gerek. Zira bu tür sinematografik manevralar, filmin geneline son derece iyi bir şekilde yedirilmiş, bu açıdan da göze batmıyor olmaları aslında eksiden çok bir artı.

İnsan denen varlık hiçbir zaman tam anlamıyla kusursuz olmadığından ötürü filmde sürekli birçok dramatik sahne yolumuzu keser. Bu da insanı en çıplak haliyle görmemize olanak tanır. Babasının İbrahim üzerindeki görünmez baskısı onu “ne kadar maddi anlamda iyileşmiş olsa da bir yerlerde her zaman zincirlerinin olacağı” düşüncesine getirir. O yüzden filmde yer yer çabasını, zamanını kaybeder. Film, İbrahim’in hayatındaki statünün farkına varmasıyla rotasını değiştirir. Toplumsal olarak ele alırsak bu, ataerkil egemenlik çatısı altında doğabilecek sorunsallara gönderme niteliği taşır. Bu da filmdeki aile yapısının iskeletini fark etmemizi sağlar. Film, doğa kanunlarının sertliğine dair farkındalık yaratırken, onun insanlar üzerindeki etkisini de ön plana çıkarmaktadır. Doğa kanunlarına göre her türlü gücün sahibi, yönetimin, idarenin sahibi ödül ve ceza organlarını elinde barındırır. Film bu yaklaşımları da görmemizi sağlar. Filmin senaryosu baştan sona insan sorunsalından esinlenmektedir ve bu yüzden en belirgin mesajını, sosyolojik ilişkiler aracılığıyla vermiştir. Yaşam mücadelesi filmde her anlamda ve her şekilde genele yayılmış ve kendisini derin bir şekilde hissettirmiştir.

Yaşar Kemal’in aynı adlı eserine güzelleme niteliğinde olan Sarı Sıcak tabiatın renksiz halinin bir yansımasıdır bize; bir ağıt, yıkıcı bir türküdür. Gerek sinematografik duruşu, gerek hikayeyi ele alması, gerekse karakterlerin işlenişi açısından gereğini yerine getirdiğini söyleyebileceğimiz Sarı Sıcak, kendisini meydana getiren özelliklere hakimiyet konusunda Fransız ekolünün “comme il faut” dediği, “olması gereken” bir sinema anlayışına sahip, dolayısıyla avant-garde tutum, sinemasal yenilik gibi alanlara pek uğramıyor.

Yazar: Burcu Meltem Tohum

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi