Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 7468 [1] => 2692 [2] => 9698 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Politik [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/politik/ ) )
Yersiz Yurtsuz
Sans Toit ni Loi
1985 - Agnès Varda
105
Fransa
Senaryo Agnès Varda
Oyuncular Sandrine Bonnaire, Macha Méril, Stéphane Freiss
Ecem Şen
Tedavi edilemeyen hastalıklı, içi çürümüş/boşalmış ağaçlar kesiliyor, ancak filmin vurgusunda hastalıklı ve içi boşalan ağaç Mona mı yoksa sistemin içinde kaybolan tüm o insanlar mı yoksa izleyici olarak biz miyiz?

Sans toit ni loi

Fransız Yeni Dalga akımının Andre Bazin’in Chairs du Cinema’yı kurmasıyla temellerinin atıldığı söylenebilir. Fransız Yeni Dalga’nın manevi babası kabul edilen sinema kuramcısı ve eleştirmeni Andre Bazin, Yeni Dalga’nın genç yönetmenlerini oldukça etkilemiştir. Bu dergide film eleştirileri yazan Jean Luc Godard, François Truffaut gibi Yeni Dalga’nın adı en çok duyulan yönetmenleri, Hollywood’un tam tersi kuralları benimseyerek, izleyicinin karakterle özdeşim kurmasını engelleyecek çekim ve kurgu teknikleriyle filmlerini çekmişlerdir. Her ne kadar sinema kariyerine Fransız Yeni Dalga ile başlamasa da Agnes Varda da 1960’lı yıllar boyunca Fransız Yeni Dalga içerisinde değerlendirilen sayısız film çekti ve sonraki filmlerine de bu ruhu taşımayı başardı. Fransa’da çeşitli feminist politikaların içinde bulunan Agnes Varda’nın filmlerindeki kadın karakter kurulumuna da bu feminist tavrının yansıdığını görmek mümkün.

Mona Bergerson

Mona Bergerson, Agnes Varda’nın kurguladığı incelikli kadın karakterlerden. Film boyunca karakterin dramatik ihtiyacının ne olduğu gerçeği keskin sınırlarla çizilmiyor gibi görünse de Mona’nın kapital üretim ve tüketim zincirinin içinde bulunmayı ve bu çarkta erimeyi reddeden alt sınıf mensubu evsiz bir kadın olduğunu söylemek mümkün. Ancak evsizlik, hayatın Mona’yı ittiği zoraki yaşama biçiminden çok, Mona’nın tercih ettiği bir yaşam biçimi olarak karşımıza çıkıyor fakat bu tercih bir başkaldırı da değil.

Mona’yla karşılaştığımız ilk sahnede, onun donarak ölmüş bedenini görüyoruz. Bu noktada karakterin donarak ölüşünün filmin sonucu olarak aktarılmadığını söylemek mümkün. Film boyunca Mona’nın neden öldüğünü değil, ölene kadar yaşadığı süreci izleyeceğiz bu ölümün “her canlının öleceği” gerçeğindeki ölüm kadar doğal olduğunu ve filmde de Mona’nın bazı seçimlerinin ve yaşam tarzının değil bizzat nefes alıp verdiği hayatın doğal bir sonu olarak aktarıldığı söylenebilir.

İzleyicinin Mona’nın yaşayan bedeniyle tanıştığı ilk an, Mona denizden çıkıyor. Freudyen bir okumayla denizin ana rahmi olduğu ve filmik anlatıda bir yeniden doğuşu temsil ettiği yorumu yapılabilir. İzleyicisine donarak ölen Mona’nın arkasından bir yeniden doğuş sahnesi izleten filmin olayların öncesine döndüğü söylenebileceği gibi doğum ve ölümün lineer bir çizgide ilerlemediği, yaşamın bir döngüden ibaret olduğu çıkarımlarını yapmak da mümkün.

İstediği kadarını alıp giden bir karakter olarak tanımlayabileceğimiz Mona, hiçbir koşulda hiçbir şeye bağlanmayan bir karakter. Mona için bağlayıcı ne aşk var, ne para, ne iş ne de konforlu herhangi bir ev. Mona’nın ihtiyacı olan tek şey özgürlüğü ancak bu özgürlüğü de çığlık çığlığa bir partizanlıkla savunmuyor. Hayat Mona’ya ne getirirse Mona ondan istediği kadarını alıyor ve çekip gidiyor.

Yaşamsal dinamikleri oldukça başarılı bir şekilde oturtulmuş olan Mona’nın antikapitalist bir karakter olduğu söylenebilir. Daha çok para kazanmak ve daha fazla tüketebilmek için ona verilen işlerde uzun süreli çalışma ve para biriktirebilme fırsatları olduğu halde, Mona her zaman karnını doyuracak kadar çalışıp, düzenin bir parçası olma ihtimalini reddediyor. Bu noktada Marx’ın kapitalizmin devam ettirici etkenlerinden biri olduğunu savunduğu meta fetişizmi, Mona’nın hayatında barınamıyor. Mona her şeyden vazgeçebilen ve yalnızca yaşayan bir karakter.

Mona’ya ekip biçmesi ve bu şekilde hayatını kazanabilmesi için bir toprak parçası vermeyi teklif eden aileyi bile reddeden Mona, bunu bir yere bağlanmak olarak yorumluyor. Ancak ailenin Mona’ya tepkisi, -Mona’yla asıl iletişime geçen babanın okumuş/entelektüel bir çerçevede çizilen karakterine rağmen- çalışmıyorsa tembel olduğu çıkarımından öteye gidemiyor.

“Feminist Serseriler Hep Aynıdır, Aylak ve Erkek Avcısı”

Agnes Varda belgesel geçmişinden de gelen bir alışkanlıkla, kurmaca filminin içinde Mona ile karşılaşan yerel halkın tepkilerini belgesel formatında izleyiciye dinletir. Bu kişilerden kimisi Mona ile kalmış, ona yardım etmiş, onunla sohbet etmiş ya da onu yalnızca uzaktan görmüş kişilerdir ve kurdukları cümleler ortalama bir kasabada bulunan insanların kuracağı cümlelerdir. Bu hususta Agnes Varda’nın gerçekliği başarılı bir şekilde yakalayabildiği söylenebilir. Mona hakkında yorum yapanlardan bir tanesi feminizm üzerine düşüncelerini dile getirir : “Feminist serseriler hep aynıdır, aylak ve erkek avcısı”

Toplumda var olduğunu inkar edemeyeceğimiz bu görüş, film tarafından kırılabiliyor mu hatta kırılmalı mı diye sorulacak olursa; Mona’nın özel bir feminist tavrının olduğunu film boyunca ayırt edebileceğimiz çok fazla unsur olmadığını söylemek doğru olacaktır. Mona tecavüze uğruyor, ancak bu durum Mona’nın hayatında bir şey değiştirmiyor ya da izleyici olarak biz Mona’nın duygularını bilmeye müktedir  değiliz. Hiçbir koşulda ne hissettiğini bilmiyoruz. Mona tecavüze uğrasa da, kandırılsa da, sevilse de, değer görse de, kovalansa da sonunda hiçbir tepki farklılığı göstermiyor, Mona’nın dünyasında hiçbir duygunun karşılığı bulunmuyor gibidir.

Simülasyon ve Mona

Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon kitabında bahsettiği gibi, kapitalizm ve medya araçlarının tamamen iç içe geçtiği bir dönemde gerçeklik ortadan kaybolmuştur ve artık gerçeklik kavramı simülasyonlara dönüşmüştür. Simülasyon gerçeğin ta kendisini oluşturur. Bu noktada Mona’nın hayatından geçen, bir şekilde karşılaştığı insanların televizyon izler gibi Mona’nın hayatından gördükleri bir kesit üzerinden bir Mona gerçekliği/simülasyonu inşa ederler. Bu tavrı oluşturan en net etkenin kitle iletişim araçları olduğu vurgusu ise film boyunca sık sık yapılır. Mona, radyoları çok sever ya da televizyon gördüğünde görüntülere kitlenir ve gidemez. Artık bir simülasyona dönen hayatından yeni simülakrlar yaratan Mona ve Mona’nın hayatını izleyen tüm insanlar, gerçekliğin kapitalizm tarafından gittikçe emilişini sorgulamamaktadır. Kaldı ki, artık gerçek kayıptır.

Özgürlük-Yalnızlık ve Mülkiyet-Tutsaklık İkilemleri

Mona, Sans Toit ni Loi’nın en özgür karakteridir. Hiçbir bağı, hiçbir sınırlayıcısı yoktur ancak günümüz filmlerinin dayattığı şehir yaşamından sıkılmış insanların macera arayışı ve sonunda ulaştığı iç huzur/mutluluktan Mona’da eser yoktur. Mona bunu yapmaya mecbur gibi değildir ancak bunu yapmaktan özel olarak mutlu da değildir, sadece yapmaktadır. Mona  filmde, oldukça sığ görünse de sorguladıkça derinliklerinde kaybolunan fazlasıyla nihilist bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.

Özgürlüğün yalnızlık getirdiği bir dünyada, mülkiyet edinmek de tutsaklık olacaktır. Mona mülkiyet edinmeyi reddeder ona sunulsa bile. Ancak kapital sistemin kalın çizgilerle ayırdığı ve aradaki farkı her geçen gün beslediği zenginin daha zengin, fakirin daha da fakir olduğu bu dünya düzeninde, Mona her ne kadar sistemin dışında dursa da herhangi bir başkaldırısı yoktur. Sistemin içinde erimektense kendi kendine erimeyi tercih etmiştir ancak sonunda yine de eriyecektir.

Keman ağırlıklı klasik müziğin tercih edildiği filmde, soğuk ve natural renklerin ağırlıkta olduğunu görmek mümkün. Film boyunca, karakterle özdeşleşmeyi, karakterin duygularını anlamayı ve duygularına ortak olmayı sağlayan yakın çekimler oldukça az kullanılmış ve bu sayede izleyici ile Mona arasındaki mesafe yönetmen tarafından korunmuş denilebilir.

Film boyunca tekrar eden leit motifler dikkate alınacak olursa, ağaç en net imgelerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ağaç temsillerini genellikle iki farklı şekilde görüyoruz : Demir parmaklıkların, çitlerin arasında ya da tamamen özgür… Ağaçlar kendisinden önce ya da sonra gösterilen sahnelerle desteklendiğinde, evine ekmek götüren bir kızın demir parmaklıklar arasında kalan tutsak bir ağaç olarak, ancak Mona’nın özgür bir ağaç olarak temsil edildiğini görürüz. Nitekim filmde ağaçlardaki hastalık üzerine çalışma yapılıyor olması da filmin ağaç vurgusunu güçlendirir nitelikte. Tedavi edilemeyen hastalıklı, içi çürümüş/boşalmış ağaçlar kesiliyor, ancak filmin vurgusunda hastalıklı ve içi boşalan ağaç Mona mı yoksa sistemin içinde kaybolan tüm o insanlar mı yoksa izleyici olarak biz miyiz?

İyi Seyirler



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol