Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 7467 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Belgesel [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/belgesel/ ) )
Güneşsiz
Sans Soleil
1983 - Chris Marker
100
Fransa
Senaryo Chris Marker
Oyuncular Florence Delay, Arielle Dombasle, Riyoko Ikeda
Gubse Tokgöz
Hafızayı deşmek ve sinemaya yeni bir nefes getiren Marker’ı anlamlandırabilmek adına Sans Soleil, sinema tarihinin mutlaka izlenmesi gereken yapımları arasında bulunuyor.

Sans Soleil

“Uyuyan insanlara ev sahipliği yapan tren, bütün rüyaları bir araya getiriyor ve hepsinden tek bir film yapıyor. Otomatik gişeden alınan biletler de, gösterinin giriş biletleri.

“Şiir gibi belgesel” nitelendirmesinde bulunabileceğimiz Sans Soleil, Chris Marker’ın Sandor Krasna imzasıyla gönderdiği mektuplarının, “Bana yazıyordu” (1) şeklinde okunmasıyla oluşan bir “mısralar” bütününü oluşturur. Binlerce dizeden oluşan bu sanat eseri, belgesel ile şiirin buluştuğu belirsiz bir noktada bulunurken, kavram bakımından ise “Deneme film” alanında yer alır ve Yeni Dalga’nın, “Nehrin Sol Yakası” olarak tanımlanan akımının önde gelen bir örneğini oluşturur.

“Nehrin Sol Yakası Yönetmenleri” her ne kadar Yeni Dalga akımına destek çıksalar da, sinemanın politik hayata yönelik angajmanının oldukça düşük seviyede olduğunu düşünmeleriyle akımın merkez ekseninden ayrılırlar. Bu nedenle “Sol Yakası”; toplumsal olaylara eserlerinde daha fazla yer veren, mümkün olduğunca da belgesellere yönelen isimlerden oluşur. Alain Resnais, Agnes Varda gibi yönetmenleri sayabileceğimiz bu “yaka”nın öncüleri arasında, Chris Marker ise sözünü ettiğimiz duayen isimleri takiben ilerlemiş bir yönetmen olarak karşımıza çıkar.

Paris’i ikiye ayıran La Seine nehrinden yola çıkılarak yapılan bu ayrım, politik angajman hakkındaki farklı görüşlere dikkat çekse de, yönetmenleri ve dolayısıyla da iki yakayı birbirine kenetleyen önemli bir nokta da bulunur: Edebiyat. Yeni Dalga yönetmenleri gerek kurmaca, gerekse belgesel alanında edebiyatın etkisinden asla kopmazken, akımın içinde yer alan Sol Yaka yönetmenleri ise, adeta politikanın çirkinliğini, içine serpiştirdikleri şiirsellik ile yenmeye çalışır gibidirler.

Chris Marker, tam da bu noktada durur ve şiir gibi bir belgesel çıkarır karşımıza. Yolculuklar edebiyatla, felsefeyle yoğrulur ve Marker; Uzak Doğu, Afrika ve Amerika arasında zihinden zihine yolculuk yapar. Nitekim, daha filmin açılışında bunun sinyali verilmiştir bize. Bir tren yolculuğu esnasında uyuyan insanların görüntüsünü yansıtırken; “Bekleyin, rüyaların sınırlarını aşacağız” der gibidir Marker yazdığı mektuplar ve yansıttığı görüntüler ile. Sınırlar kalkıp anılar bir araya gelecek, yapılan yolculuklar ise ray hatlarının üzerinde seyreden tren gibi hızla geçip gidecektir. Saliselik düşünceler bir şiirin bütünlüğünü sağlarken, odaklanılan anlar ise, “zamanı askıya almış” olacaktır böylece.

“Ülkeler arasındaki mesafeler, zamanın aşırı yakınlığını bir ölçüde telafi eder.” 

Marker öylesine hareket eder ki, zamansallığın dengesini oluşturduğunu düşündüğü uzak mesafeleri de adeta ortadan kaldırır. Kıtalar arasında yapılan devinimler, uzaklıkla yakınlık algısını bozar niteliktedir. “Sahi, siz hiç Ile-de-France’ta emu yaşadığını biliyor muydunuz?” Marker, bambaşka bir gezegende gibi hissettirdiği anlarda öyle açılardan bakar ki, aslında siz bu gezegeni tanımaya çalışırken, bir anda “zaten” bildiğiniz; ancak tanıma aşamasına bir türlü gelemediğiniz hissine kapılırsınız. Zamana karşı meydan okuma, karşımıza zamanın yüce bir göreceliliği olarak çıkar ve yolculuk, süresiz bir döngü halini alır. Seyahat boyunca geçtiğiniz her yerden ise bir hatıralık almanızı ister adeta Marker; ancak bunlar, mağaza raflarında yer alan el değmemiş ürünler değil, içinde yaşanmışlıkları barındıran hatıralıklardır. Zira her topladığınız hatıralık, sonraki yolculuklar için de yardımcı olacak, bir nevi algıları baştan yaratacaktır. Kendi zihninizdekilerle, elinizde tuttuğunuz hatıralıkların yeniden biçimlenmesi, farklı zaman algılarının birlikteliğini meydana getirecektir bir nevi.

Zaman, yaralar ve korku sineması 

“Kim demiş zaman yaraları iyileştirir diye? Zamanın iyileştiremediği tek şeyin yara olduğunu söylemek daha doğru olur. Zaman geçtikçe, ayrılık acısı gerçek sınırlarını yitirir. Zaman geçtikçe, arzulanan beden yok olup unutulur ve arzulanan beden öteki için artık yok olmuşsa kalan şey, cisimsiz bir yaradan başka nedir?

Zamanın peşinden koşuyoruz, arada durup nefes alıyoruz. Ya da alamıyor muyuz? Zaman bizi nasıl görüyor? Bizim onu nasıl görmemizi istiyor? Hep söylenmemiş miydi; “Zamanla geçer” diye? Yine algılarımız bozuluyor, zamanın iyileştiriciliğinin geçersizliğini kavrıyoruz. Zira, yaralar derinliğini koruyor, tıpkı kırılmış oyuncak bebekler gibi. Bu nedenle mi yakıyorlar o bebekleri? Yaralarının iyileşmeyeceğini bildiklerinden, acı sınırlarını yitirmeden ve beden öteki için yok olmadan ruhlarını sükunete göndermek için? Şefkat tanrıçası Kannon’a adanan Kiyomutsu Tapınağı, ateşler içindeki kırılmış oyuncak bebeklere tanıklık ediyor. Korkutucu ve irkiltici mi geldi? Kedileri için tapınağa gelenleri kast ederek daha başında yazmamış mıydı Marker; “Ettiği duaların ne kadar saf ve basit bir eylem ifade ettiğini keşke anlatabilseydim” diye? Basit bir ayin, sonrasında çöken sükuneti getirebiliyorsa, nasıl farklı coğrafyalarda bu kulağa korkutucu gelebiliyor?

Peki ya Japon korku filmlerine de aynı açıdan bakabilir miyiz? Bize korkunun en dehşetli anlarını yaşatanlar, aslında kültürün bir hissiyatından mı oluşuyorlar? Bazı cesetlerin şeytani bir güzelliği olduğuna vurgu yapıyor Marker. Asyalı halkların acıyla sürekli tanışıklıkları olmasına ve bu tanışıklığı süsleyip abartarak gösterme yoluna gittiklerini söylüyor. Bunca savaş, kıtlık, hiyerarşik düzen… Kırılmış, yaralanmış bebekler sükunete erişiyor; çünkü “cisimsiz bir yara” olarak geriye kalmadan önce yakılıyorlar. Peki ya kavramlar? Kavramları yakabiliyor muyuz? Somutlaştırılabilinseydi, belki yakılırdı. Yara almış, kırılmış kavramlar da böylece sükunete kavuşurdu, insanlık sükunet içinde kalabilirdi, eğer ki “savaş”, “hiyerarşi” gibi kavramları yakıp, ortadan kaldırabilseydik. Tokyolular deniyor bunları somutlaştırmayı; ancak yine de cisim, bireyle bire bir etkileşim içindeyken kaybolabiliyor. Ardından ise yeniden ortaya çıkıyor. Oyun oynarken, devlet ileri gelenlerinin kafasına vurup onları yenmeye çalışıyorlar ve böylece, adeta düzene meydan okuyorlar. Oyun basit olsa da; Japonlar bu oyunları hiç de basite almıyor. Zira Marker da şöyle yazıyor mektubunda: “Günümüzde zamanın değişmez felsefesi Pacman’de saklı”. Mektuplarında devam ediyor Marker, “Belki de insanoğlunun yazgısının en uygun grafik metaforu o”. Atari’nin bir sonraki aşaması olarak bilgisayar oyunları, zekaya bir gelecek sunan tek plan olarak gösteriliyor. Uzak Doğu, gelişimini özgürlüğünü korumaya çalışarak ve zekasını teknolojik alanda göstererek yapmaya çalışıyor. Dijital sanatın da yükselen sesleri duyuluyor böylece. O değil de, siz Ile-de-France’ta emuların yaşadığını biliyor muydunuz?

Las Meninas’tan Sans Soleil’e “Mise-en-abyme

Sandra Krasna, bir film yapmak istediğini; ancak onu hiçbir zaman çekemeyeceğini düşündüğünü ifade etmişti. Başarabildiği takdirde, İzlanda’nın kırsalında yürüyen küçük kız çocuklarının görüntüsünü de bu filme dahil edecekti. “Mutluluğun fotoğrafı” olarak tanımladığı bu görüntü, belki de filmin “en olağan”; ancak en “kilit” noktasını oluşturacaktı. Krasna, film çekme isteğinin filme dönüştüğü noktada, bize film içinde film sinyalleri veriyor, “mise-en-abyme”e (sonsuzluğa düşüş) ise gönderme yapıyordu: İzlandalı kızlar, mutluluğun fotoğrafı olarak sonsuz bir kırsalın içinde yer alırken, bu sonsuzluk ise, başı ile sonu olmayan bir kavramın varlığını oluşturuyordu.

Sans Soleil, aslında tam da bir Las Meninas tablosuna bakıyor hissiyatını yaşatır. Tabloyu yaparken nerede durduğunu henüz tam olarak bilemediğimiz Diego Velázquez’in aynalar ile olan sırdaşlığı, ölümünden sonra odasından çıkarılan sayısız ayna dolayısıyla kesinlik kazanmıştı. Marker da Sans Soleil’de, sırlarla dolu bu yağlı boya tablosunu filme aktarıyor gibidir. İzlandalı kızlar, filmin açılış ve kapanışında yer aldıkları konum ile, bu aynaların yansıması gibidirler. Zaman algısını bozan ve uzamsallığın peşinden giden filmde Marker, aslında filme koymak istediğini belirttiği İzlandalı kızlara bu açılış ve kapanışta yer verirken hiç de bilinçsiz değildir. Marker, “film bitmedi” der adeta. Zira film başa dönmüş ve bir döngü içine girmiştir. Yeniden sarılırken, hatıralıklar kilit noktayı oynayacaklardır. Toplamıştınız değil mi hatıralıklarınızı? Uzak Doğu’dan, Afrika’dan, Amerika’dan?

İzlanda’da sarışın kızlar gün ışığında parıldarken, “Güneşsiz”in bütünlüğünde görüntülerin hangi ışıkla, nereden yansıma yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Las Meninas’ın aynalardan yansıyan görüntüleri bir oda içinde gezinirken, Sans Soleil’de ise seyahatin doğa tarafından yönlendirilmesiyle karşılaşıyoruz. İsmini Mussorgsky’nin fugue’sünden alan Sans Soleil, seslerin çoğalarak tekrar etmesi anlamına gelen terimle de bire bir örtüşüyor: Hatıralıklar, döngü içerisinde çoğalan sesler niteliğine bürünürken, sesleri yönlendiren ise aynalar oluyor. Yaşam ve ölüm, Marker’ın eserinde bir kez daha birbirini kovalıyor.

1962 yılında imza attığı La Jetée ile Terry Gilliam’ın 12 Monkeys filmine ilham kaynağı olan Chris Marker, tarih 1983’ü gösterdiğinde ise ortaya bu şiirsel başyapıtı çıkarmıştı. Film okullarında öğretilen kuralları da Sans Soleil ile karşısına alan Marker, kendi yaşamında da bu karşı duruşu şiirselliğiyle desteklemişti. Yönetmen, kendisinden fotoğraf isteyen basın mensuplarına bizzat bir kedinin fotoğrafını gönderirken adeta; “Tokyo’da çekilen görüntüler benim hafızam haline geldi” sözlerini ispatlıyordu. Hafızayı deşmek ve sinemaya yeni bir nefes getiren Marker’ı anlamlandırabilmek adına Sans Soleil, sinema tarihinin mutlaka izlenmesi gereken yapımları arasında bulunuyor.

(1) Fransızca versiyonunda “Bana yazıyordu” şeklindeki zaman kipi kullanılmışken, İngilizce versiyonun “Bana yazdı” olarak çevirisi yapılmıştır.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol