Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa

Ghost in the Shell’den The Matrix’e sanal gerçeklikten beslenen 10 muazzam film için sizleri şöyle alalım.

Sinemada her zaman kendine konu olarak yer edinmiş sanal gerçeklik, bilgisayarlar tarafından taklit edilerek oluşturulan bir dünyaya verilen bir ad. Kökeni gerçekte var olmayan kavramlar, olgular ve mekanlar için kullanılan sanallıktan gelen sanal gerçeklik, gerçek hayatta var olan ya da olmayan yerlerin bir bilgisayar ortamında sunulmasıyla insana gerçekmiş gibi görünen bir kavramdır. Bireylerin orada olma hissini sonuna kadar yaşadığı bu sanal gerçeklikte insanın zamanla gerçeklik ile bağlantısının koptuğunu da görüyoruz. Sanal gerçeklik, gerçekliği yeniden inşa etmeye çalışarak insanı bilmediği bir dünyanın içine de sokuyor aynı zamanda. Başta da söylediğimiz gibi bu kavram uzun zamanlardı sinemanın uçsuz bucaksız dünyasında kendine yer buluyor. Özellikle teknolojinin günümüzde oldukça etkin olduğu dönemde daha da önem taşıyor sanal gerçeklik. Bu listemizde de sanal gerçeklik ile ilgili filmleri, değişik dünyalarda yaratılan atmosferde insanların karşılaştığı durumları anlatan filmleri siz değerli okuyucularımız için 10 filmden oluşan bir şeçki ile derledik.

Sanal Gerçeklikten Beslenen 10 Muazzam Film

   Welt Am Draht (1973)

Welt-Am-Draht-filmloverss

Almanya’da iki bölüm şeklinde ekranlara gelip yönetmen Rainer Werner Fassbinder’ın dünya çapında tanınmasını sağlayan Welt am Draht, yönetmenin filmografisinde en ilgi çekici yapım olan film olarak dikkat çekiyor. Film Daniel Galouye’nin Simülacron-3 adlı kitabından ekranlara uyarlanarak zaman içerisinde kült statüsüne ulaştı. Film, Sibernetik ve Gelecek Araştırmaları Enstütüsü adı verilen kurumun Simülacron 1 adında bir program kurmasıyla yaşanan olayları anlatıyor. Ekonomik, toplumsal, politik olayları önceden görme özelliğine sahip olan bu programının yöneticisi Vollmer’ın şüpheli intiharı üzerine gelişen olaylar, projeye Dr. Stiller’ın dahil edilmesiyle farklı bir yönde ilerliyor. Dr. Stiller’ın bir süre sonra aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını, programın gerçek amacından ziyade olayları önceden görmek için değil de insanların zihinlerini kontrol altına alarak gerçek gibi görünen sanal bir dünyayı insan beynine  yerleştirmenin tasarlandığını fark ediyor. Bu noktadan sonra programın etkisi altına giren Dr. Stiller’ın gerçek dünya ve sanal dünya arasında sıkışıp kaldığını ve tıpkı Vollmer gibi delirmenin eşiğine geldiğini görüyoruz. Filmde, anlattığımız süreci bilim kurgu tadında distopya içerisinde ekranlara getirirken; izleyiciye teknolojinin hayatımızı kontrol altına alması sonucunda insanı nasıl gerçeklikten uzaklaştırdığını gözler önüne seriyor. Yönetmen filmi tam da teknolojinin hayatımıza etki etmeye başladığı dönemde izleyiciye göstererek aslında gelecekte teknolojinin insan hayatında nasıl önemli bir konumda olacağının bir nevi alegorisini sunuyor.

  Videodrome (1983)

videodrome-filmloverss

Çağımızın en iyi yönetmenlerinden biri olan David Cronenberg’in sinemaseverler tarafından tanınmasını sağlayan filmlerden biri olan Videodrome; her şeyiyle kendine özgü, sıra dışı ve incelendiğinde alt metni kuvvetli bir film. Temelde şiddet, korku, cinsellik gibi dürtülerin insan zihninde yarattığı etkiyi medyanın insanları kolayca etkileyebilme algısı ile birleştirerek ana hatlarını oluşturuyor film. Çoğumuzun evinde bir dönem mutlaka bulunan VHS video kasetlerin çok kullanıldığı dönemde geçen film, sahibi olduğu televizyon kanalında seks ve şiddet içerikli programlar yayınlayarak reytinglerini arttırmak isteyen Max Renn isimli bir televizyon yöneticisinin bir gün Videodrome isimli bir korsan yayın bulmasıyla yaşadıklarına odaklanıyor. Videodrome isimli bu yayın, gerçek cinayetlere yer veren snuff film tadında bir yayındır. Max’in  programı için büyük bir getiri sağlayacağını düşündüğü bu yayını izlemeye başladıkça bazı halüsinasyonlar ve kabuslar görmeye başlar. Zamanla da bu kabuslar ve gerçeklik arasındaki sınırı yavaş yavaş kaybetmeye başlayan Max, kendini bir dizi garip olayların içerisinde bulur. Filmin de başındaki ve sonundaki sahnenin Videodrome programıyla aynı olması bir nevi  bunu gösterir nitelikte. Yani film ve Videodrome programı iç içe geçerek aslında seyirciye gerçeklik ve sanallığın bir arada olduğu mesajını  veriyor. Film her ne kadar medyanın insan üzerindeki etkilerini incelese de alt metninde sosyolojik, psikolojik, fizyolojik  öğeleri de barındıran bir yapım. Aynı zamanda film, günümüz dünyasına ışık tutarak reality showların ve internette insanları etkisi altına alan sanal dünyanın hayatımızdaki konumunu gözler önüne seriyor.

Strange Days (1995)

Strange-Days-filmloverss

Oscar ödülü kazanan ilk kadın yönetmen Kathryn Bigelow’un yönetmenliğini üstlendiği Strange Days, ilk çıktığı yıllarda değeri bilinmemiş olsa da belli bir izleyici kitlesini yakalayarak doksanların sinemanın altın çağını yaşadığını ispatlayan ve adını bugünlere taşıyan filmlerden biridir. Senaryosunu James Cameron’un yazdığı film, 1999 yılından milenyum çağına geçiş döneminde yani yılbaşı gününde Los Angeles şehrinde geçiyor. Bu şehirde yaşayan sokak dolandırıcısı, eski polis ve aynı zamanda insanların anılarını tüm detaylarıyla kaydedip onları tekrar yaşayabildikleri SQUID (Superconducting Quantum Interference Device) adı verilen klipleri başka insanlara satmakla görevli olan Lenny Nero’nun  yaşadığı maceralara odaklanıyor. Bir gün esrarengiz bir klibin eline geçmesi sonucunda Los Angeles polisiyle başı dertte olan Lenny kısa bir süre sonra eski sevgilisinin de polislerin hedefi olduğunu öğrenmesiyle filmde olaylar farklı bir hal alır. Bu video klip sayesinde şehirde cinayet ve tecavüzlerden oluşan bir şantaj ağının içine kapıldığını hisseden Lenny’nin gerçeği bulabilmek için giriştiği mücadele izleyiciye aktarılır. Çıktığı  dönemde bilim kurgunun alt türü olarak nitelendirilen siberpunk türü yoluyla atmosferini oluşturup iyi bir hikayeyle izleyicisini selamlıyor film. Bunu yaparken de anime kültüründen yararlanan film, özellikle SQUID kliplerinin gösterildiği sahnelerde müthiş bir görsellik yakalıyor. Bunun yanında müzikleriyle de adından söz ettiren Strange Days, zıtlıklardan yararlanarak iyi bir sistem eleştirisi yaparken aynı zamanda oyunculuk performanslarıyla sinemaseverlerin izlemesi gereken yapımlardan biri olarak akıllarda yer ediniyor.

Ghost in the Shell (1995)

ghost-in-the-shell-filmloverss

Animatör Mamarou Oshii’nin yönettiği Ghost in the Shell, 90’larda popüler olmaya başlayan anime türünün en iyi filmlerinden biri. Aynı zamanda bir bilim kurgu filmi olan Ghost in the Shell, Wachowski Kardeşler’in yönettiği Matrix’in ilham kaynaklarından biri olma özelliğini taşıyor. 2029 yılının Japonya’sında geçen film, günlük yaşamın her alanına yayılmış sınırsız bir elektronik ağın etkin olduğu dönemde The Puppet Master isimli bir siber ajanın yaşadığı maceralara odaklanıyor. Yeni bir beden arayışında olan The Puppet Master’ın hükümet görevlileri tarafından bir tehdit olarak görülmesiyle başlayan olaylar yerini onu yakalamak için peşine takılan iki ajanın görevlendirilmesiyle farklı bir boyut alır. İnsanların artık benliklerinden uzaklaşıp makineleşmeye başladığı bir dönemde geçerken varoluş olgusunu, kavramını sorgulayan film bunu eşsiz bir atmosfer eşliğinde izleyiciye sunuyor. Aslında insan ruhunun ne kadar canlı olduğunu, gelişen teknoloji karşısında nasıl ayakta kalabileceğini  sorguluyor film. Detaylarda yakalanan inceliğin iyi bir senaryoya dönüştüğü film, çıktığı zamana göre oldukça ileri görüşü benimseyen tutumuyla zamanın çok ötesinde olan bir yapım. Oldukça ilginç bir gelecek tasviri sunan Ghost in the Shell, insanın hayal gücünü değişik boyutlara ulaştıran bir film aynı zamanda. Teknolojinin insanların hayatını kolaylaştıran bir durumdan ziyade bir probleme dönüşmesini de inceleyen Ghost in the Shell, yarattığı başarı sayesinde başta pek diğeri bilinmese de sonrasında kült film olma yolunda büyük bir gelişme göstermiştir. Hatta kendisinden sonra gelen devam filmleri de yapılmıştır ama Ghost in the Shell’in başarısını yakalamaktan çok uzaktadır.

 Virtuosity (1995)

virtuosity-filmloverss-

Bu listenin içerdiği konuyla bire bir bağlantısı olan Virtuosity; yönetmenliğini The Lawnmower Man filminden tanıdığımız Brett Leonard’ın üstlendiği, senaryosunu Romeo Must Die filminin senaristi Eric Bernt’in yazdığı bir yapımdır. Başrollerinde Russell Crowe ve Denzel Washington’ın yer aldığı film, Emniyet Teşkilatı Teknoloji Geliştirme Merkezi, SID versiyonu 6.7’yi geliştirmesiyle yaşanan olayları anlatıyor. Her biri seri katilden oluşan ve sanal bir gerçeklik olan SID 6.7’nin siber dünyanın dışına çıkıp gerçek dünyaya kaçması akabinde gelişen olaylar aksiyon, suç ve bilim kurgu türünün harmanlanmasıyla alt yapısını oluşturuyor. Oyunculuklarıyla göz dolduran filmde Russell Crowe’un SID 6.7’yi, Denzel Washington’ın SID 6.7’yi yakalamak için görevlendirilen bir polis memurunu canlandırıyor. Sanal dünyada durdurulamayan bir karakterin gerçek dünyada nasıl durdurulacağı sorusunu akıllara getiren film, çıktığı zamana göre sanal gerçekliğin bütün izlerini taşıyan bir yapım olarak izleyicinin film hafızasına yerleşiyor. Arada izleyiciyi şoke eden sahneler barındıran film, özellikle Russell Crowe’un canlandırdığı  SID 6.7 karakterinin gerçek dünyaya uyum sağlama sürecinden bir absürtlük yakalamayı da başarıyor. Sanal gerçekliği absürtlük yoluyla izleyici bu noktadan yakalayan film ilginç diyebileceğimiz bu formül uygulayarak değişik bir ton yakalıyor. Bunu tonu yakalama da başarılı olan film, bunu altından güzel bir biçimde kalkarak  işleri eline yüzüne bulaştırmamayı başarıyor. Yönetmen Brett Leonard’ın bir diğer sanal gerçeklik filmi olan The Lawnmower Man’de ki tecrübesini iyi bir şekilde kullandığını da görüyoruz.

Önceki Sayfa1 / 2Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi