Yves Saint Laurent hiç şüphesiz 20. yüzyılın en önemli moda ve popüler kültür ikonlarından biri. Yaşadığı dönemde moda dünyasında devrim yapmış ve kadın giyimine getirdiği yeniliklerle çığır açmış bir tasarımcı. İş ortağı ve hayat arkadaşı Pierre Berge’yle birlikte ünü tüm dünyaya yayılan, kendi ismini taşıyan “YSL” markasının yaratıcısı. Bu özellikleri bünyesinde barındıran ünlü tasarımcının hayatı geçtiğimiz 2014 yılında, iki ayrı biyografik filmin konusu oldu. Bunlardan ilki Jalil Lespert imzalı bir başarı öyküsü gibi sunulan, daha düz bir anlatıma sahip Yves Saint Laurent olurken diğeri, Bertrand Bonello imzalı Saint Laurent oldu. Bonello’nun filmi, Saint Laurent’in kariyerinde zirve yaptığı 1967’den 1976’ya kadar olan dönemi ele alan zamansal olarak daha dar, ancak ele aldıklarıyla tasarımcıya ve yaşadığı döneme daha geniş çerçeveden bakan bir yapım. Bonello, odağa Saint Laurent’i alırken bir dönemin ruhunu ekrana taşımayı amaçlamış.

Kişisel geçmişinde Fransa toplumsal tarihini etkilemiş önemli durakların izdüşümü olan Saint Laurent’in yaşadıkları, filmin açılışındaki telefon röportajında gündeme geliyor. Aslen Cezayirli bir Fransız olan ve Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında zorunlu askerliğe tabi tutulan, isteği dışında kapatıldığı hastanede fiziksel ve cinsel istismara maruz kalan Laurent’in yaşadıkları hayatının tümüne yayılan travmatik bir etki yapıyor. Zira bu durumu, filmin genelinde özel hayatı ekseninde yer yer karşımıza çıkıyor. Kariyerinde renklerle ve kumaşlarla harikalar yaratan Laurent, özel yaşamında giderek tükenen ve adeta yok olan bir bedene dönüşüyor. Bir diyalektik halinde ilerleyen yükselme/çöküş sürecinde, kariyerinde yıldızı parladıkça alkol ve uyuşturucu bağımlılıkları artan, cinsel fantezi alemlerinin dipsizliğinde giderek kaybolan bir Laurent karşımıza çıkıyor. Yaratım süreci tüm zorluklarına rağmen devam ederken kişisel yaşamda tükeniş giderek artıyor. Laurent; bir tasarım dehası olarak tüm dünyanın ilgisini üzerinde toplamayı başarıyor ve markalaşan ismi piyasa değerini sürekli artırıyor. Yarattığı zarafet göz alıcılığıyla insanları büyülüyor. Fakat tüm bunların üzerinde yarattığı baskı ve mükemmellik takıntısı, bir dışavurum şeklinde özel hayatın aşırılıkları ve aykırılıkları şeklinde tezahür ediyor; büyüleyici zarafet yaratıcının üzerinde öldürücü bir etki yaratıyor. Bonello’nun hüneri burada ortaya çıkıyor, steril bir biyografi çekmektense gerçekliğe daha uygun, dehası ve zaafları arasında gidip gelen bir Saint Laurent hikayesi anlatıyor.

Film, merkezine aldığı Saint Laurent’i anlatırken dönemin ruhuna da temas etmeye çalışıyor. Zira dönem, birbiri ardına gelen sosyal, siyasal olaylara ve hareketlere sahne oluyor. İkinci Dünya Savaşı’nın tüm yerküre üzerinde yarattığı yıkıcı etkiden kurtulup yeniden var olmaya çabalayan Avrupa’da, üretime ve sosyal refaha dayalı ekonomi politikaları etkisini sürdürürken tüketim, ölçeği genişleyen küçük burjuvazinin yeni yaşam biçimi oluyor. Kolonyalizm; artık vadesini doldurmuş bir uygulama olarak tarihe karışırken Afrika ve Uzak Asya’daki bütün koloniler bağımsızlıklarını ilan ediyordu, tıpkı filmde de karşımıza çıkan Cezayir’de olduğu gibi. Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı kahramanı Charles de Gaulle, Fransa siyasetindeki etkisini giderek kaybederken yükselen muhalif gençlik hareketi, etkisi tüm dünyaya yayılacak olan kapitalist sistem karşıtı  “68 Gençlik Hareketi”ni başlatıyordu. Gençlerle birlikte sokağa taşan isyan, Fransız entelijansiyasınca da destekleniyordu. Vietnam Savaşı’nın körüklediği savaş karşıtı anti-militarist hareketler, Amerika’da olduğu kadar Fransa’da da 68 rüzgârını arkasına alarak etkisini hissettiriyordu. Tüm bu gelişmeleri filme yedirebilmek için bir ekran numarasına başvuran yönetmen Bonello, böldüğü ekranın bir kısmına sosyal gerçekliğin belge görüntülerini koyarken diğer tarafına Laurent’in döneme denk yıllarına ait Sonbahar-Kış, İlkbahar-Yaz kreasyonlarını peşi sıra geçiriyor. Böylece Laurent’in zirve yıllarına denk gelen sosyal arka plan kesiştirilerek döneme temas ediliyor.

Teknik olarak ileri-geri gidişlerle doğrusal olmayan bir zamansal seyir izleyen film, biçimsel olarak gerek iç mekânlar gerek dış mekânlarda dönemin atmosferini hakkını vererek resmediyor. 60’lar ve 70’lerin sosyal hayatı ve moda trendleri, uzun tutulan sekanslar ve kamera hareketleriyle betimleniyor. Yönetmen Bonello, aykırı yaşamayı tercih eden bir moda dehasına sadece güzelleme yapmak yerine samimi olmaya çalışan gerçekçi bir bakış atmayı deniyor.

(Bu eleştiri, konuk yazarımız Okan Toprak tarafından yazılmıştır.)

Yves Saint Laurent hiç şüphesiz 20. yüzyılın en önemli moda ve popüler kültür ikonlarından biri. Yaşadığı dönemde moda dünyasında devrim yapmış ve kadın giyimine getirdiği yeniliklerle çığır açmış bir tasarımcı. İş ortağı ve hayat arkadaşı Pierre Berge’yle birlikte ünü tüm dünyaya yayılan, kendi ismini taşıyan “YSL” markasının yaratıcısı. Bu özellikleri bünyesinde barındıran ünlü tasarımcının hayatı geçtiğimiz 2014 yılında, iki ayrı biyografik filmin konusu oldu. Bunlardan ilki Jalil Lespert imzalı bir başarı öyküsü gibi sunulan, daha düz bir anlatıma sahip Yves Saint Laurent olurken diğeri, Bertrand Bonello imzalı Saint Laurent oldu. Bonello’nun filmi, Saint Laurent’in kariyerinde zirve yaptığı 1967’den 1976’ya kadar olan dönemi ele alan zamansal olarak daha dar, ancak ele aldıklarıyla tasarımcıya ve yaşadığı döneme daha geniş çerçeveden bakan bir yapım. Bonello, odağa Saint Laurent’i alırken bir dönemin ruhunu ekrana taşımayı amaçlamış. Kişisel geçmişinde Fransa toplumsal tarihini etkilemiş önemli durakların izdüşümü olan Saint Laurent’in yaşadıkları, filmin açılışındaki telefon röportajında gündeme geliyor. Aslen Cezayirli bir Fransız olan ve Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında zorunlu askerliğe tabi tutulan, isteği dışında kapatıldığı hastanede fiziksel ve cinsel istismara maruz kalan Laurent’in yaşadıkları hayatının tümüne yayılan travmatik bir etki yapıyor. Zira bu durumu, filmin genelinde özel hayatı ekseninde yer yer karşımıza çıkıyor. Kariyerinde renklerle ve kumaşlarla harikalar yaratan Laurent, özel yaşamında giderek tükenen ve adeta yok olan bir bedene dönüşüyor. Bir diyalektik halinde ilerleyen yükselme/çöküş sürecinde, kariyerinde yıldızı parladıkça alkol ve uyuşturucu bağımlılıkları artan, cinsel fantezi alemlerinin dipsizliğinde giderek kaybolan bir Laurent karşımıza çıkıyor. Yaratım süreci tüm zorluklarına rağmen devam ederken kişisel yaşamda tükeniş giderek artıyor. Laurent; bir tasarım dehası olarak tüm dünyanın ilgisini üzerinde toplamayı başarıyor ve markalaşan ismi piyasa değerini sürekli artırıyor. Yarattığı zarafet göz alıcılığıyla insanları büyülüyor. Fakat tüm bunların üzerinde yarattığı baskı ve mükemmellik takıntısı, bir dışavurum şeklinde özel hayatın aşırılıkları ve aykırılıkları şeklinde tezahür ediyor; büyüleyici zarafet yaratıcının üzerinde öldürücü bir etki yaratıyor. Bonello’nun hüneri burada ortaya çıkıyor, steril bir biyografi çekmektense gerçekliğe daha uygun, dehası ve zaafları arasında gidip gelen bir Saint Laurent hikayesi anlatıyor. Film, merkezine aldığı Saint Laurent’i anlatırken dönemin ruhuna da temas etmeye çalışıyor. Zira dönem, birbiri ardına gelen sosyal, siyasal olaylara ve hareketlere sahne oluyor. İkinci Dünya Savaşı’nın tüm yerküre üzerinde yarattığı yıkıcı etkiden kurtulup yeniden var olmaya çabalayan Avrupa’da, üretime ve sosyal refaha dayalı ekonomi politikaları etkisini sürdürürken tüketim, ölçeği genişleyen küçük burjuvazinin yeni yaşam biçimi oluyor. Kolonyalizm; artık vadesini doldurmuş bir uygulama olarak tarihe karışırken Afrika ve Uzak Asya’daki bütün koloniler bağımsızlıklarını ilan ediyordu, tıpkı filmde de karşımıza çıkan Cezayir’de olduğu gibi. Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı kahramanı Charles de Gaulle, Fransa siyasetindeki etkisini giderek kaybederken yükselen muhalif gençlik hareketi, etkisi tüm dünyaya yayılacak olan kapitalist sistem karşıtı  “68 Gençlik Hareketi”ni başlatıyordu. Gençlerle birlikte sokağa taşan isyan, Fransız entelijansiyasınca da destekleniyordu. Vietnam Savaşı’nın körüklediği savaş karşıtı anti-militarist hareketler, Amerika’da olduğu kadar Fransa’da da 68 rüzgârını arkasına alarak etkisini hissettiriyordu. Tüm bu gelişmeleri filme yedirebilmek için bir ekran numarasına başvuran yönetmen Bonello, böldüğü ekranın bir kısmına sosyal gerçekliğin belge görüntülerini koyarken diğer tarafına Laurent’in döneme denk yıllarına ait Sonbahar-Kış, İlkbahar-Yaz kreasyonlarını peşi sıra geçiriyor. Böylece Laurent’in…

Yazar Puanı

65 - 65%

65%

Saint Laurent, aykırı yaşamayı tercih eden bir moda dehasına basitçe güzelleme yapmak yerine samimi olmaya çalışıp gerçekçi bir bakış atmayı deneyen bir yapım. Bunu, dönemin sosyal hayatını ve moda trendlerini hikayesine dahil ederek yapmaya girişiyor ve büyük ölçüde başarıyor. Yves Saint Laurent'i canlandıran Gaspard Ulliel, performansıyla üzerine aldığı sorumluluğun hakkını veriyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
65
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi