“Altmış beş yaşıma geldim. Geçen doğum günümde yine bir dilek tuttum… çocuk gibi. Yine imkânsız bir dilekti. Ne diledim biliyor musunuz? İyi bir insan olmayı.” Agâh Beyoğlu, Şahsiyet

Cumartesi gecesi Puhu TV’de ilk 3 bölümü yayınlanan Şahsiyet, Türkiye’deki dizi sektörünü kalite anlamında arşa çıkaran bir yapım olmuş. Netflix ile birlikte dizi izleme alışkanlıklarımız yeni bir boyut kazandı. Binge-watching (durmandan tüm bölümleri art arda izlemek) denilen bir kavram hayatımıza girdi. Beklemeye, bir şeyleri tahmin etmeye, fikir yürütmeye gerek kalmadan hikâyeleri tüketmeye başladık. Yaratıcı üretimden ziyade yeniden üretim çağında olduğumuzun sık sık konuşulur olduğu akademik çevrelerde, bu durumun yeni dünyanın temposuna ayak uydurmanın yanı sıra beklemeden, art arda izlemenin arz ve talep meselesinden mütevellit izleyiciye sunulduğu ve de böylelikle yeni bir ihtiyaç doğurduğu da belirtiliyor. Bu hızlı tüketim şüphesiz en çok insan belleğini ve hafızasını etkiliyor. Fransız filozof Henri Bergson, “hafıza zaman içerisinde oluşur ve birey ancak bir şeylerle etkileşime geçtiği zaman hafızadan bahsedebiliriz” diyor. Deneyimlediğimiz, gördüğümüz, kokladığımız herhangi bir şey belleğimize atfedebilen bir koddan başka bir şey değil. Onur Saylak’ın son dizisi Şahsiyet, adeta Henri Bergson’a selam duruyor, iyi bir insan olma yolunda unutmanın hatırlamaktan geçtiğini Agâh karakterinin seri cinayetleri üzerinden bize anlatıyor.

İlk üç bölümü geçtiğimiz Cumartesi günü yayınlanan Şahsiyet, iyi oyuncu kadrosunun yanı sıra teknik ekipte yer alan usta isimlerle oldukça önemli bir yapım olma özelliği taşıyor. Fi gibi belli aralıklarla yayınlanacağını düşündüğümüz dizide Haluk Bilginer, Cansu Dere, Şebnem Bozoklu, Necip Memili, Metin Akdülger ve Müjde Ar gibi isimler yer alıyor. İleriki bölümlerde Hüseyin Avni Danyal’ı da göreceğimiz dizide konuk oyuncular Hümeyra ve Avni Yalçın da hikâyenin düğümlendiği noktalarda kilit rollerde yerini alıyor. Şahsiyet’in konusu kısaca şöyle; Agâh Beyoğlu (Haluk Bilginer), kendisine konan Alzheimer başlangıcı teşhisiyle altüst olur. Agâh, unutmanın, yıllardır planladığı ancak sürekli ertelediği bir cinayeti işlemek için bir fırsat olduğunu fark eder. Nevra Elmas (Cansu Dere) 150 kişilik cinayet bürosunda çalışan tek kadın polistir. İş yerinde maruz kaldığı kadın düşmanı davranışlar yüzünden istifa etme noktasına gelmiştir. Ancak Agâh’ın işlemiş olduğu cinayet, uzun bir cinayetler zincirinin henüz ilk halkasıdır. Kurbanın üzerinde kendi adının yazılı olduğu bir mesaj bulunması, Nevra’yı istifa kararından vazgeçirir. Agâh ile Nevra’nın yollarının neden kesiştiğini ise Agâh, geçmişin açık hesaplarını kapatırken öğreneceğiz.

Şahsiyet: İlk 3 Bölüm: Şahsiyet, Türkiye’deki Dizi Sektörüne Kalite Açısından Yeni Bir Boyut Getiriyor

sahsiyet-filmloverss

Şahsiyet gerek senaryosu gerekse de sinematografisi ile daha ilk bölümlerden itibaren oldukça göz dolduruyor. Çoğu sahne adeta bir tablo gibi resmediliyor. Burada Feza Çaldıran’a hakkını teslim etmek lazım. Türkiye’nin önde gelen yeni nesil görüntü yönetmenlerinden Çaldıran, yakın planlarda karakterin dramatik hayatında kaybolmadan duyguyu salt bir şekilde aktarabilirken, uzak çekimlerde kadrajda harikalar yaratıyor. Keza sanat yönetimi de çok başarılı. Dilek Ayaztuna, Daha’dan sonra Onur Saylak ile tekrar bir araya gelerek çok iyi etmiş. İç mekanların özenli seçimi, dekorasyonlar, aksesuar seçimleri sade ama yüksek vurgulu ve de anlatımı oldukça destekliyor. Onur Saylak’ın bu anlamda titiz bir hazırlık sürecinden geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Göze çarpan bir diğer özellik ise dizideki retro ögeler. Retro hissi renk kullanımıyla tavan yapıyor. Her ne kadar yoğun renk kullanımları biraz fazla kaçsa da karakterlerin haleti ruhiyelerine iyi referans veriyor.

Karakterlerin yalnızlığı plan sekanslarla iyice ön plana çıkarken çeşitli kamera hareketleri bir tutarsızlığa işaret ediyor. Bu noktada Saylak’ın anlatım dilinde bazı aksaklıkların olduğunu da belirtmek lazım. Biçim olarak tutarsızlıklar mevcut. Gözüme çarpan ilk nokta yönetim açısından bu oldu. Onur Saylak’ın ilham aldığını düşündüğüm Zeki Demirkurbuz, David Fincher ve Paolo Sorrentino gibi yönetmenlerin sinema dilinin Şahsiyet’te de birçok noktada uygulandığını görüyoruz. Her ne kadar bunları başarılı bir şekilde aktarsa da kararsız bir anlatım biçimi hissiyatından uzaklaşamıyor. Bir nevi izleyicinin beğeneceği düşünülerek “yapılmış” gibi durmasına engel olamıyor. Örneğin, Nevra’nın arkadaşlarıyla yemek yediği sahnede Zeki Demirkubuz’un Yeraltı filmindeki yemek masası sahnesinin aynısını görüyoruz. Karakterin tekinsizliğini vurgulamak için yapıldıysa amenna. Ancak bana kalırsa sadece daha önce beğenilen ve yurtdışındaki prodüksiyonlarda da oldukça kullanılan bu biçim, seyircide yapay bir his uyandırmaktan öteye geçemiyor. Bu tam hazmedememenin verdiği durum, görsel açıdan güzel bir görüntü oluştursa da bir yerlerde tam olarak Şahsiyet’in kendi dilini bulamamış gibi gözükmesine yol açıyor. Bu da özellikle ilk bölümde ağır bir tempodan ziyade konu bütünlüğüne zarar veren, ritmi bozuk bir anlatıma sebep oluyor. Yönetmenliğe yeni yeni ısınan Onur Saylak’ın biçimsel olarak izlediği yol umut verecek şekilde iyi, daha çok tarz anlamında yeni bir şeyler deniyor gibi. Kendi tarzını sonraki projelerinde tam olarak bulacak ve o zaman tadından yenmeyecek.

Gelelim dizinin en çok konuşulan kişisine: Haluk Bilginer. Dizinin muhteşem bir oyuncu kadrosu var. Haluk Bilginer, Agâh karakteriyle tarifsiz bir şekilde oyunculuğa başka bir boyut kazandırıyor. Masumiyet’teki başarılı performansından sonra, Şahsiyet’te de diyaloglarında karşısındaki oyuncuya oldukça iyi paslar atıyor. Özellikle Haluk Bilginer’in Nazım Hikmet’in Ceviz Ağacı şiirini okuyup Hümeyra’ya çorba içirdiği sahne insana “ben bunu görmeyi hak etmek için ne yaptım” dedirtiyor.

İlk iç bölümde Agâh karakterinin nasıl yoldan çıkıp seri katil olmaya karar verdiğini gözlemliyoruz. Ardından cinayetlerin nasıl Nevra karakteri ile bağlanacağını öğrenmeye koyuluyoruz. Henüz ilk üç bölümde buna dair bir ipucu olmasa da yeni karakterlerin hikâyeye dahil olmasıyla öğreneceğiz gibi duruyor. İyi olmaktan vaz mı geçti yoksa kötüleri öldürerek mi iyi insan oluyor sorularının cevaplarına henüz hâkim değiliz. Görünen o ki, Agâh istediklerine ulaşabilmek için önce beynine daha doğrusu hafızasına karşı savaşmak zorunda.

şahsiyet-dizi-filmloverss

Agâh idealist bir kişilik. Ölen eşine hasret duyan, onu anmaktan vazgeçmeyen bir karakter. Ancak kızı Zuhal (Şebnem Bozoklu)’in depresif hali ve ani çıkışları izleyiciye çok geçmiyor. Babasının işlerine köstek olacak şekilde bir işlevi var gibi görünüyor. Keza oğlu Deva da aynı şekilde. Sydney’den gelen ergen çocuğun kendini bulma hikâyesi tam olarak daha oturmamış. Bu anne-oğulun buhranlarını en iyi anlatan sahne, paralel kurguyla Neşeli Günler filminin müziğinin çaldığı Yeşilçam’ın meşhur “aile mesajı”na atıfta bulunduğu sahne. Zuhal, boşanma haberini aldıktan sonra bara gider, kendini içkiye verir. Bu esnada oğlu Deva da plakçıda gördüğü kızın peşine takılırken bir kavgaya tutuşur. Arkada çalan Neşeli Günler filminden aşina olduğumuz müzik, Yeşilçam sinemasında sıkça üzerinde durulan ailenin önemine atıfta bulunurken dağılmak üzere olan bir aileyi bu karşıtlık üzerinden yansıtır. Burada müzik kullanımı için bir parantez açmak gerekir. Her üç bölümde müzik hem hikâyenin hem de karakterlerin iç dünyalarının aynası görevini üstleniyor. Agâh’ın adliyeyi yakmasının ardından evinde Tom Jones’un “I am not responsible” (Sorumlu değilim) şarkısında dans etmesi anlatıma cuk oturmuş. Oyunculara geri dönecek olursak, eleştirilere maruz kalan Cansu Dere’nin oyunculuğu açıkçası benim gözüme hiç batmadı. Bu konuda gelen eleştirilere şimdilik katılmıyorum. Buz gibi duran ifadesinin ardında gizli bir manyağın yattığını sezebiliyorsunuz. İleriki bölümlerde karakterin bu anlamda açılmasını görmek heyecan verici.

Son olarak senaryo… Hakan Günday imzalı senaryoda repliklerin adresleri çok iyi düşünülerek yazılmış. Her diyalog sadece bir şey denmiş olmaktan ziyade derin bir mesaj niteliği taşıyor. Türkiye’deki genel hukuk sistemine ve kadına yönelik şiddete dair oldukça yerinde toplumsal eleştiriler barındırıyor. Örneğin; öldürülen eski ağır ceza mahkemesi hakiminin otobiyopsisi yapılırken sarf edilen “Türkiye’de seri katil yoktur, Türkiye’de cinnet geçirirler.”  cümleleri hukuk sisteminin geçirdiği erozyonu doğru yoldan anlatmayı ustalıkla başarıyor. Ya da Nevra karakterinin tuvaletteyken iş yerindeki diğer erkekler tarafından aleni bir şekilde tehdit edildiği sahnede, tuvalet kapısında “Kadın” yazması son dönemde kadın/çocuk tartışmasına çok ince ve şık bir gönderme olmuş. Bunun gibi birçok sahneyi görmeniz mümkün. Günümüz dizi sektöründe bu tarz mesajların bu kadar dolaysız bir şekilde verilemediğini göz önünde bulunduracak olursak bu göstermeci duruşun iyi bir başlangıç olduğunu kabul edebiliriz. Sonuç olarak Şahsiyet, daha özgür bir çevrede bu tarz repliklerin daha iyi bir şekilde sunulacağına dair umut barındırıyor.

Yapımcılığını Ay Yapım’ın üstlendiği Şahsiyet, ilk üç bölümüyle izleyiciyi heyecanlandırmayı başarıyor. Türkiye’deki dizi sektöründe kalite olarak çok üstlere çıkan Şahsiyet, bazı aksaklıklarına rağmen, Haluk Bilginer’in enfes oyunculuğu ile parlatılan oyuncu kadrosu, göze hitap eden sinematografisi ve izleyiciyi başka diyarlara götüren leziz müzik kullanımı ile muhakkak kaçırılmaması gereken bir yapım.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi