Bir sinema filminin hayatıma etkisini çözmeden önce okuduğum bir kitabın beni ne kadar değiştirdiğini fark etmem için çok da büyümem gerekmemişti. Çocukluğumu Anadolu’nun küçük bir kasabasında geçirdim. Herhangi bir kitaba ulaşmak şimdiki kadar kolay değildi. O yüzden asla bir tercih yapma lüksü olmadan, birini birinden ayırmadan sürekli okudum. Her bir kitap Alice’in Harikalar Diyarı’na çıkarıyordu beni. Durmadım, ben tüketmeye devam ettikçe onlar da benim elimden düşmediler.

Sinemayla ise çok geç tanıştım. Nereden geldiğini bilmediğim bir koli korsan DVD, yeni bir VCD, arkadaşlarla toplaşıp kahkahalarımızı göğe bıraktığımız yazlık ev sineması maceralarımız… İçimdeki heyecanı sürekli körükleyen, hayatta neler başarabileceğimi bana sürekli fısıldayan ilk şey kitaplardı. Onlardan asla vazgeçmedim. Ama tüm bedenimi saran yepyeni bir tutku vardı. Her birinde yeni hikâyeler dinleyeceğim, daha önce hiç duymadığım bir ritme kapılıp gideceğim, beni içine çeken ve çekilmekten büyük haz duyduğum yeni bir dünya…

Pavel Chukhray’in 1997 yapımı Rus filmi The Thief’i izlediğim o günü asla unutamıyorum. Bir çocuğun gözünden yetişkinlerin hayatına bakıyordum. Ki çocuktan tek farkım onun bir penisinin olmasıydı. Belki birkaç yaş da ondan büyüktüm. Çok geçmeden, kolideki korsan DVD’lerin hepsini izledim. Şehirde sinema yoktu, büyülü feneri sadece korsan DVD’lerden tanıyordum. Paris’te, Prag’da, Rusya’da bir sinema salonunda olmayı hayal ediyordum, çünkü ilk onlarla tanışmıştım. Çok uzak bir geçmişten bahsetmiyorum, hayır. Uzun yıllar sonucu, korsan DVD’lerden oluşan küçük bir arşiv edinmiştim ama gerçek bir sinemada film izlemenin zamanı gelmişti. O gün, büyük bir şehirde adım attığım ilk yer kokusunu hâlâ duyduğum küçücük, sıcak bir sahaf olmuştu. Kendimi ilk orada kaybettim. O kadar ki, yıllardır o anı beklediğim büyülü fenerle randevumu az kalsın kaçırıyordum. Şehrin çok soğuk olduğunu hatırlıyorum ve girdiğim karanlık odada verdiğim ilk nefesin sıcaklığını. Evimdeydim. Evim burasıydı işte. O koltuğa yerleştim ve hâlâ orada oturuyorum.

Sahaflarla sinema arasında kurduğum bağ, o kadar güçlüydü ki her girdiğim sahafta ilk baskılarını yakalayabildiğim ne kadar sinema kitabı varsa biriktirmeye başladım. Nihayet İstanbul. Adım attığım her yerde sahafları, sinemaları kucaklayabileceğim kadar büyük bir şehir. Her ne kadar modernizme yenik düşen hayatlarımızda bir ruhun sıcaklığını hissetmeye çalışsak da bugünlerde, birileri girip çıksa da hayatlarımıza, hatta at koştursalar da yavaş, sakin ve kendimden emin; her seferinde mutlu çıktığım o kapılar… Işığını, ruhunu kaybetmemiş; tüm geçmişiyle orada duran ve hafızasını taze tutan bu mekânlara her uğradığımda çocukluğuma sarılıyorum. Halep Pasajı’nda içine girdiğim dünyadan çıkıp hızlı adımlarla ve dejenere olmadan Atlas Pasajı’na koştuğum akşamların tatlı telaşı ruhumu sardıkça ben her seferinde özlemini duyduğum çocukluğuma dönüyorum.

Sahaf ve Sinema

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Giovanni Scognamillo’nun kelimelerinde can bulan Beyoğlu’nda adım atmadığımı, attığım her adımda canım yanarak görsem de hayır, vazgeçmiyorum ve teslim olmuyorum. Konur’da bir sahaftan aldığım 3. baskı “Cadde-i Kebir’de Sinema” kitabında anlatılan dünyaya o kadar inanmıştım ki beni ayakta tutan, devam etmemi sağlayan güç sadece buydu bir süre. Bu kitapta anlatılan ne varsa, önce sahaflarda aradım. Çok yaklaştığım da oldu. Pes etmeye ise hep daha yakındım. Sonra bir gün, tam 25 yıl sonra bir Kieslowski filminin tekrar sinemalarda gösterileceği haberini aldım. The Double Life of Veronique… Kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum bile. Bazı filmler hislerinize tercüman olmakla kalmaz, derinliğiyle sizi sarsar. Benim için Plüton’un güneşin etrafında tam tur dönmesiyle eş değerdi. Tüm çirkinliğine yüzümü çevirmiş, caddede yürürken heyecandan ayaklarımın birbirine dolandığını fark edip güldüğümü hatırlıyorum. Sinemada izleyeceğim ikinci Kieslowski filmi ve bileti sağ cebimde duruyor. Beyoğlu Sineması’na girdim ve teslim oldum.

Biliyorum, bu şekilde hisseden bir ben değilim ve evrende bir toz olmaktan çok uzağım. Geçmişi, çocukluğun hesapsızca atılmış kahkahalarını, yaşanmış ne varsa onu, bir adamın elini tutarken hissedilen sıcaklığı, bir kadının muzır bakışını özleyen yalnız ben olamam. Şaraptan aldığınız tatla hayattan aldığınız zevk aynı. Her şeyin zaten zora koşulduğu bir dünyanın içinde çok şey istediğimi de biliyorum. Ama bunu istemeye devam ettiğim için hayattayım. Ve çocukken zorla izlemek zorunda kaldığım, hafızamda silik izler bırakan o filmi hatırlamadan ölürsem kendimi yaşamamış sayacağımı da biliyorum. Alejandro Amenabar’ın Agora’sında İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılıp yıkılışının tasvirini izlerken midesine yumruk yemiş gibi olanların derinliğine dalabileceği bir yazı bu sadece…

Tüm bunlar olurken, yani içimde fırtınalar koparken elbette sizi keşfettiğim sahaflardan mahrum etmeyeceğim. Ruhunu kaybetmemiş sinemaları siz zaten biliyorsunuz, ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azlar ve oradalar. Kaybetmekten, vazgeçmekten ve unutmaktan yoruldunuz. Lütfen gidin ve nefes alsınlar.

Mesele Kitapçısı

Turnacıbaşı Cad. No: 54 Beyoğlu/İstanbul

Sahaf Haziran

Cihannüma Mh. Yıldız Cd. No: 22/B Beşiktaş/İstanbul

Heybeli Sahaf (Zaman Satan Dükkan)
Heybeliada, Lozan Zaferi Cd. No: 57 Adalar/İstanbul

Ka Sahaf
Bahtlı Sok. Kadıköy/İstanbul

Çağlar Kitabevi (Birlik Pasajı)

Karanfil Sok. Birlik İş Merkezi No:5 Kızılay/Ankara

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi