Belçikalı yönetmen Michael R. Roskam suç dramaları çekmeye yönelen kariyerini 2011’de Rundskop ile başlatmıştı. Belçika’nın Oscar adayı olarak gönderdiği ve “yabancı dilde en iyi film” kategorisinde ilk 5’e girmeyi başaran Bullhead, Roskam için ümit vadeden bir başlangıçtı. Üç yıl sonra Belçika’dan Hollywood’a geçen Roskam, Dennis Lehane’nin kısa öyküsünden yine Lehane’nin uyarladığı The Drop’u çekti. Tom Hardy, Noomi Rapace ve James Gandolfini gibi yıldız oyuncuların yanı sıra yönetmenin tüm filmografisinin başat oyuncusu haline gelecek olan Matthias Schoenaerts’i de izlediğimiz The Drop karışık eleştiriler aldı. Roskam, üç yıl aradan sonra tekrar Belçika’ya dönerek Schoenaerts ve Adele Exarchopoulos’un yer aldığı, suç draması formülünün yanına baskın bir aşk hikayesini de eklediği Le Fidele ile karşımıza çıktı. Le Fidele, araba yarışçısı Bibi (Adele Exarchopoulos) ile banka soyguncusu Gigi (Matthias Schoenaerts) arasında epey hızlı gelişen bir aşk hikayesiyle başlıyor. Bibi’ye dair her şey ortada olmasına rağmen Gigi’nin banka soyguncusu kimliğinden Bibi’nin haberi yok. Roskam, 130 dakikalık filmini üç epizoda ayırarak kapsamlı bir aşk/suç filmi çekecekmiş izlenimi veriyor. Lakin karşımızda bu konuda büyük bir aldatmaca var, zira olayların gidişatı o kadar basmakalıp, klişe ve en vasat Yeşilçam melodramına dahi rahmet okutacak şekilde işleniyor ki, yer yer gözlerinizi devirmeniz ya da kahkaha atmanız mümkün hale geliyor. Le Fidele: Modern Bir Aşk/Suç Draması Olmak İsterken Yeşilçam Melodramı Olmak Roskam, Bibi ve Gigi arasındaki aşkın büyüklüğüne, oyuncuların kimyasına aşırı güveniyor. Neticede aşk hikayeleri ikna edici olabilmek için iyi bir kimyaya ihtiyaç duyar ve bu konuda Adele ile Matthias’ın hakkını vermek gerek. İlişkileri ne kadar jet hızıyla gelişiyor olsa da senaryonun yapısıyla da ilişkili olarak iki karakterin aşkları ‘büyük’ oynuyor. Fakat Roskam sanki Hollywood’a film çekiyormuşçasına bu büyüklüğe, epik aşk/suç filmi kalıbını çözdüğüne o kadar emin gözüküyor ki, hikayenin ne denli sıradanlaştığını, gülünç duruma düştüğünü fark edemiyor. En basitinden Adele’nin karakterinin neden yarış pilotu olduğunu sorgular hale geliyorsunuz. Roskam elbette bir hız ve suç filmi yapmak istemiş olabilir ama bu Bibi’nin karakteri için ikna edici bir argüman değil. Bibi’nin yarış pilotu olması, araba/hız sahneleri, pistler, araçlar filmin daha ‘büyük’ gözükmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor. Roskam’ın istediği de tam olarak bu olsa gerek, yarış pilotu bir kadın, banka soyguncusu bir erkek, üç epizot halinde işlenen ilişkileri, karşılarına çıkan engeller, her şeye rağmen savaşmaları, hapisler, hastalıklar, büyük, büyük ve büyük! Roskam, Thomas Bidegain ve Noe Debre’yle beraber yazdığı senaryonun tüm hayati anlarını aklımıza gelen ilk şekilde çözümlediğinden dolayı ‘biz bunu Yeşilçam melodramlarında defalarca gördük’ hissiyatı uyandırıyor. Bu yüzden filmin epizodik anlatısı ne Alejandro Gonzalez Inarritu ne de Lars von Trier filmlerindeki gibi tutarlı bir öykülemeye hizmet etmiyor. Özellikle Gigi ve Bibi’den sonra gelen ve yönetmenin romantize ettiği “çiçek olmasın” bölümünün yarattığı melodramatik dönemeç Le Fidele’yi başka bir şeye dönüştürüyor. Bu bağlamda hikayenin şekil değiştiren doğası heyecan verici veya yenilikçi olmaktan ziyade yorucu ve eski moda bir hal alıyor. Schoenaerts, Roskam’la olan üçüncü birlikteliğinde yine hem karizmatik hem yetenekli bir aktör olduğunu öne çıkarıyor. Filmdeki aşk öyküsü ne kadar bayat bir romantizm olsa da bunu inandırıcı kılmada en güçlü faktörlerden biri Schoenaerts’in performansı. Exarchopoulos yer aldığı her filme oyunculuk aurasıyla bir devingenlik katmaya…

Yazar Puanı

Puan - 32%

32%

32

Belçika’nın Oscar’a gönderdiği Le Fidele, Adele Exarchopoulos ve Matthias Schoenaerts’in başarılı kimyalarına rağmen suç dramasıyla aşk hikayesini Yeşilçam melodramı sularında birleştirerek basmakalıp, klişe ve gülünç hallere düşebiliyor.

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
32

Belçikalı yönetmen Michael R. Roskam suç dramaları çekmeye yönelen kariyerini 2011’de Rundskop ile başlatmıştı. Belçika’nın Oscar adayı olarak gönderdiği ve “yabancı dilde en iyi film” kategorisinde ilk 5’e girmeyi başaran Bullhead, Roskam için ümit vadeden bir başlangıçtı. Üç yıl sonra Belçika’dan Hollywood’a geçen Roskam, Dennis Lehane’nin kısa öyküsünden yine Lehane’nin uyarladığı The Drop’u çekti. Tom Hardy, Noomi Rapace ve James Gandolfini gibi yıldız oyuncuların yanı sıra yönetmenin tüm filmografisinin başat oyuncusu haline gelecek olan Matthias Schoenaerts’i de izlediğimiz The Drop karışık eleştiriler aldı. Roskam, üç yıl aradan sonra tekrar Belçika’ya dönerek Schoenaerts ve Adele Exarchopoulos’un yer aldığı, suç draması formülünün yanına baskın bir aşk hikayesini de eklediği Le Fidele ile karşımıza çıktı.

Le Fidele, araba yarışçısı Bibi (Adele Exarchopoulos) ile banka soyguncusu Gigi (Matthias Schoenaerts) arasında epey hızlı gelişen bir aşk hikayesiyle başlıyor. Bibi’ye dair her şey ortada olmasına rağmen Gigi’nin banka soyguncusu kimliğinden Bibi’nin haberi yok. Roskam, 130 dakikalık filmini üç epizoda ayırarak kapsamlı bir aşk/suç filmi çekecekmiş izlenimi veriyor. Lakin karşımızda bu konuda büyük bir aldatmaca var, zira olayların gidişatı o kadar basmakalıp, klişe ve en vasat Yeşilçam melodramına dahi rahmet okutacak şekilde işleniyor ki, yer yer gözlerinizi devirmeniz ya da kahkaha atmanız mümkün hale geliyor.

Le Fidele: Modern Bir Aşk/Suç Draması Olmak İsterken Yeşilçam Melodramı Olmak

Roskam, Bibi ve Gigi arasındaki aşkın büyüklüğüne, oyuncuların kimyasına aşırı güveniyor. Neticede aşk hikayeleri ikna edici olabilmek için iyi bir kimyaya ihtiyaç duyar ve bu konuda Adele ile Matthias’ın hakkını vermek gerek. İlişkileri ne kadar jet hızıyla gelişiyor olsa da senaryonun yapısıyla da ilişkili olarak iki karakterin aşkları ‘büyük’ oynuyor. Fakat Roskam sanki Hollywood’a film çekiyormuşçasına bu büyüklüğe, epik aşk/suç filmi kalıbını çözdüğüne o kadar emin gözüküyor ki, hikayenin ne denli sıradanlaştığını, gülünç duruma düştüğünü fark edemiyor. En basitinden Adele’nin karakterinin neden yarış pilotu olduğunu sorgular hale geliyorsunuz. Roskam elbette bir hız ve suç filmi yapmak istemiş olabilir ama bu Bibi’nin karakteri için ikna edici bir argüman değil. Bibi’nin yarış pilotu olması, araba/hız sahneleri, pistler, araçlar filmin daha ‘büyük’ gözükmesinden başka bir şeye hizmet etmiyor. Roskam’ın istediği de tam olarak bu olsa gerek, yarış pilotu bir kadın, banka soyguncusu bir erkek, üç epizot halinde işlenen ilişkileri, karşılarına çıkan engeller, her şeye rağmen savaşmaları, hapisler, hastalıklar, büyük, büyük ve büyük! Roskam, Thomas Bidegain ve Noe Debre’yle beraber yazdığı senaryonun tüm hayati anlarını aklımıza gelen ilk şekilde çözümlediğinden dolayı ‘biz bunu Yeşilçam melodramlarında defalarca gördük’ hissiyatı uyandırıyor. Bu yüzden filmin epizodik anlatısı ne Alejandro Gonzalez Inarritu ne de Lars von Trier filmlerindeki gibi tutarlı bir öykülemeye hizmet etmiyor. Özellikle Gigi ve Bibi’den sonra gelen ve yönetmenin romantize ettiği “çiçek olmasın” bölümünün yarattığı melodramatik dönemeç Le Fidele’yi başka bir şeye dönüştürüyor. Bu bağlamda hikayenin şekil değiştiren doğası heyecan verici veya yenilikçi olmaktan ziyade yorucu ve eski moda bir hal alıyor.

Schoenaerts, Roskam’la olan üçüncü birlikteliğinde yine hem karizmatik hem yetenekli bir aktör olduğunu öne çıkarıyor. Filmdeki aşk öyküsü ne kadar bayat bir romantizm olsa da bunu inandırıcı kılmada en güçlü faktörlerden biri Schoenaerts’in performansı. Exarchopoulos yer aldığı her filme oyunculuk aurasıyla bir devingenlik katmaya devam ediyor. Blue is the Warmest Color’dan sonra cesur sahnelerde oynaması için yönetmenlerin fazlasıyla tercih ettiği bir isim haline gelen oyuncu burada da birkaç seks sahnesinde yer alarak bu konudaki iddiasını sürdürüyor. Zenne, Çekmeceler ve Çekmeköy Underground filmlerinden tanıdığımız başarılı oyuncu Kerem Can ise karakterinin senaryoda aktif bir şekilde yer almamasına rağmen kısa sahnelerinde yardımcı karakter olarak tutarlı bir performans sergiliyor.

Belçika’nın Oscar’a gönderdiği Le Fidele, Adele Exarchopoulos ve Matthias Schoenaerts’in başarılı kimyalarına rağmen suç dramasıyla aşk hikayesini Yeşilçam melodramı sularında birleştirerek basmakalıp, klişe ve gülünç hallere düşebiliyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi