Deneysel film dendiği zaman akla Polonya’dan çıkan yenilikçi filmler ve içeriği formdan üstün tutarak didaktikleşen genel geçer sinema anlayışına karşı, daha özdüşünümsel ve yapısal filmi savunan bir hareket olarak doğan Film Formu Atölyesi (Warsztat Formy Filmowej) muhakkak düşüverir. Ticari sinemanın seyirciyi konumlandırdığı yeri ve ideolojik manipülasyonları eleştirerek sinemayı minimalist bir bakış açısıyla ele alıp videonun görsel sanat formunu daha ön plana çıkarır ve izleyiciyi yapıştığı koltuğundan özgür kılarak aktif hale getirmeyi amaçlar. Film Formu Atölyesi’nin bir üyesi olarak, Łódź doğumlu ve bugün 67 yaşına giren yönetmen Zbigniew Rybczyński de, hem anlatıda hem de sinamatografide sürrealistik denemeleri ile sinemayı yeniden görmek, anlamak ve algı ile bilincin sınırlarını hissetmek için bir araç olarak kullanır. Çağdağ Mélies olarak da nitelendirilen ve kendine has yarattığı stili ile kameranın ve tüm sinematik araçların da hatrına işlevsel bir nitelik kazandıran yönetmen; yeni bir hikaye anlatımı türü yakalar ve seyircinin zaman-mekan algısıyla da oynayarak daha bilinçli katılımını sağlar.

wasztatformyfilmowej-filmloverss

Film Formu Atölyesi, 1973, Łódź

Rybczyński, kısaca Zbig, hayallerine adım adım yaklaşmasını sağlayan, Wrocław’da yer alan Görsel-İşitsel Teknolojiler Merkezi projesinden de yararlanarak, hem Polonya ulus sinemasının hem de deneysel sinemanın en üretken, yenilikçi ve büyüleyici kimliklerinden biri olmuştur. Deneysel sinemanın öncülerindendir ama türdeş avangardların aksine seyircisini rahatsız ederek değil büyüleyerek dürter perdenin arkasından. Sinemacı, video sanatçısı ve en önemlisi görsel efekt adamı Rybczyński, kurduğu Zbig Vision ile mavi ekran görsel efektleri ve yüksek çözünürlük gibi video teknolojilerini bir sonraki basamağa taşımak için araştırma ve pratik yöntemler geliştirmeye adamıştır kendini. Zbig, ilk filmlerinde minimalist bir yapıda, inceleme gibi görülebilecek bir stil sürdürmüşken, onunla beraber gelişen teknolojinin de sayesinde, son çalışmalarında  daha karmaşık, bilincin sınırlarını zorlayan bir artistik tavır edinmiştir. Gaspar Noé’nin de film hayatına şekil bilinen 1983 yapımı Angst’ın sinematografisini ve kurgusunu sırtladığını gördüğümüz Rybczyński, aynı zamanda Imagine (John Lennon), Stereotomy (The Alan Parsons Project), The Original Wrapper (Lou Reed), Opportunities (Pet Shop Boys), Let’s Work (Mick Jagger) gibi şarkılara da video klipler yaratan deha olarak karşımıza çıkar. Fakat onun hem video teknolojisinin öncülerinden hem de deneysel sinemanın yaratıcı film sanatçılarından biri olarak kabul edilmesinin zemininde kısa filmlerinin yattığını düşündüğüm için bu yazının da odağını bu eşsiz deneylerden yaptığım seçkiye çevirmek isterim.

Imagine, 1986

Imagine (1986)

Rybczyński: Deney Deney Deney!

Rybczyński, pop-art imgelerin sürreal gücünü kullanarak – ama bunu bilinç akışı ile değil sinematografisi ile yaparak – hem Zupa (1974) hem de Lokomotywa (1975)’da yer verdiği – hikayesini bölen ama aynı zamanda bununla beraber anlam kazandıran – stop motion ve renk kullanımı ile anlatısını zenginleştirir. Yakın çekimler ile gerçek hayattan imgelerin soyutlaştırıldığı bu fantezi dünyasında, parçaların tamamı – tek tek bakıldığında doğrudan ilişki kurulması güç olsa da – bir araya geldiğinde içeriği beslediği gibi hikayenin anlamı için de vazgeçilmezdir.

Zupa (1974) & Lokomotywa (1975)

Zupa (1974) & Lokomotywa (1975)

Göz kırpan, hareket eden ve bir arada büyüyüp küçülerek renk değiştiren karelerin müzik ritmi ile ahengini izlediğimiz Kwadrat (1972), içeride tek bir anlamsız parça bırakmayacak şekilde bir bütünlük hissi yaratır izleyicisinde. Kwadrat’ı ritmik bir deneysel çalışma olarak nitelendirmek yanlış olmasa da, bunun ötesinde, Rybczyński’nin burada parça ile bütün arasındaki ilişkiyi tekrardan keşfettiği söylenebilir. Parçalar – yani kareler – başta büyüktür, azdır ve minimalist bir atmosfer yaratır fakat bütünlüklü anlamına erişemeyiz öylece ilk bakışta; ne zaman ki parçalar daha da küçülürek detaylanır ve sıklaşır o zaman bir araya geldiklerinde beraber bir anlam yaratırlar, insan figürünü.

Kwadrat (1972)

Kwadrat (1972)

İki insanın farklılık ve benzerliklerden doğan ve aynı zamanda kendi benliği ile kurduğu ilişkiye çoklu pozlama tekniği ile yaklaşan Zbig, hareketler ve renklerin yarattığı ruh halleri ile zaman algısını ön plana çıkaran hız değişimleri sayesinde Take Five (1972)’ta da diğer birçok filminde olduğu gibi yine sinematik aygıtını eşsiz bir yaklaşımla özyansıtma aracı olarak kullanır. Tekrar eden her imge, seyircisini yineleyici bir desende gördüğü her yapı üzerine düşünebilmesi için bir yolculuğa davet eder aslında. Rybczyński kamerası ile yeni yaklaşımları denerken, izleyicisi hem sunulana kapılır hem de aslında jazz müzik eşliğinde gördüğü bu renkli bedenlerin anlamını çözmeye çalışırken istenildiği gibi kaybolup bunun ötesinde kendine bakma fırsatı yakalar. Minimalist sanatını izleyicisine her şeyi düşünmek için özgür bir alan yaratmak için kullanan yönetmen bunu eğlenceli kıldığı gibi yine bütünlüğünü de yitirmeyen bir yapı sunar.

Take Five (1972)

Take Five (1972)

Rybczyński’nin – pek olaylı bir ödül töreni ile – Oscar (En İyi Animasyon Kısa Film) kazanan ilk Polonyalı sanatçı ünvanını aldığı filmi Tango (1980)’da da kullandığı kendini yineleyici ritmin yine izleyiciyi hem hipnotize edip içine çektiğini hem de kendinden koparıp atarak bu yinelemenin farkındalığına çağırdığını görürüz. Birbirinden farklı bağlamlarda var olduğuna inandığımız ama aynı odanın içine tıkılı kalan bu farklı insanların içine girdiği karakteristik rutinleri ile aslında onların nasıl da aynı şekle büründüklerini fark ederiz. Dönemin Polonyası’ndan çıkan neredeyse her filmin ortak derdi olarak toplumun, sosyal, psikolojik ve ekonomik yapılarının yarattığı buhran, kamusal ve kişisel alan ilişkisini irdeleyen Tango’nun da minimalist deneysel yapısının arkasında yatan metinde büyük harflerle yazılmıştır. Rollerini aynı şekilde arka arkaya yapan insanların gitgide daha da iç içe geçtiği bu yapıda, herkes kendi sırasını bilir ve kendine ait görevi doğru zamanda yapar. Oda sadece bir oda değil, dünyanın, içindekiler de toplumun ta kendisine dönüşüverir zamanla. İşte bu yüzden döngü halinde analitik ve minimalist bir yapıda, doğrudan olmayan anlatımı ile öne çıkan Tango, Rybczyński’nin en popüler görsel-işitsel tasarımı olarak kabul edilir.

Tango (1980)

Tango (1980)

Kendini yansıtmak için kullandığı sinema aygıtı ile kurduğu başka bir evrende Nowa Książka (1977)’da yönetmen bu sefer ekranı dokuza böler ve dokuz farklı açıdan farklı sahneleri aynı anda verir izleyicisine. Sahneleri teker teker geçtiğimizde geleneksel sinema yapısında bir hikaye anlatımı yakalanabilen filmde, geride bıraktığımız sahnenin öylece yok olmadığını görürüz belki de ilk kez. Alışıldık hikaye kurgusunda seçilerek sunulan belli bir zaman ve mekan algısı yakalarız, fakat Rybczyński bu kısıtlanan algıya özgürlüğünü geri verir ve eş zamanlı olarak geçilen yer ve zamanlarda devam eden, hikayede bağımsız olarak akan aksiyonları da takip edilebilmesine olanak sağlar. İzleyicinin sunulan kanalı seçip seçmeme şansı vardır; kendisine verilen plotu da takip edebilir, belli bir mekanı veya zamanı bağımsız olarak da gözlemleyebilir.

Nowa Książka (1977)

Nowa Książka (1977)

 “İnsanların filmleri dünyanın bir taklidiymiş gibi görmeden izlemelerini istiyorum.”

– Zbigniew Rybczyński

Deneysel bir sinemacı olarak, Rybczyński, her filminde sinema ve algı arasında kurulan hazır ilişkinin ötesinde başka bir boyut keşfetmek için yeni bir yolculuğa çıkar ve Mein Fenster (1979) ile The Day Before (1984)’te bu sefer izleyici için yer çekimini kaldırıverir görsel sanatın gücünü kullanarak. Özellikle dönemin teknolojisi ile şu an alışık olduğumuz algı sınırlarını dahi zorlayan görsel efektin etkisi izleyiciyinin aklını başından alır.

Mein Fenster (1977) & The Day Before (1984)

Mein Fenster (1977) & The Day Before (1984)

Media (1980)’da sınırları tekrar ve tekrar geçerek kurduğu gerçekdışılık hissi ile televizyonun içindeki adamın onun evreninin dışındaki bir gerçeklikte başka bir televizyon ile girdiği yeni boyutun devamlılığını ve yerçekimsizliğini anlamaya yetmeyen algısı ile insanı zorlamaya devam eder. Filmdeki karakter medya ile nasıl oyun oynuyorsa, Rybczyński de medyayı kullanarak seyircisinin algısıyla oynar. Buradan kameranın tek başına elinde tuttuğu gücün ötesinde, kurgu ile yepyeni bir gerçeklik yaratabilmenin sinemaya bahşettiği total gücün önemini tekrar görürüz. Zbig kendisini film ile dışarı vurabilmek için tüm şanslarını kullanır ve sinemanın sınırlarını önemsemez, onun için sınır, engel yoktur. Bu yüzden henüz videodan önce ve sonrasında eline hazır sunulan materyallerin ötesine geçmeye çalışır ve hem teknik hem de hikaye anlatımı açısından yeni bakış imkanları sunar.

Media (1980)

Media (1980)

Onun için her şey deney konusudur ve Oj! Nie mogę się zatrzymać! (1979)’te de bakış açısından kurduğu ve fotoğraflarla yaptığı hızlı çekim stop motion tekniği ile görerek deneyimleme algımızı yeniden kurar. Dipsiz bir kuyuda düşercesine sürükleniriz kamerasına ve sokakta, hem de onun belirlediği hızda, kesik kesik, gürültülü bir şekilde yürürken buluruz kendimizi. Bu filmde, içeriği algılamada yarattığı değiştirici etki ile ses, ve bakış açısı ile kurulu evrenin yegane kahraman olarak konumlandırılan seyirci, yönetmenin ana konusu olarak karşımıza çıkar. Gürültü kameranın ve seyircinin bir tehdit olduğu algısını yaratır. Bu simulasyonvari evrende kamera gözümüzdür ve önümüze çıkan her şeyi yok ederiz, hem de hiç durmadan.

Oj! Nie mogę się zatrzymać! (1976)

Oj! Nie mogę się zatrzymać! (1976)

Basit bir parodi gibi durmasının ötesinde, Steps (1987)’te Rybczyński izleyicilik kavramını masaya yatırır ve bunun için sinema tarihinin en önemli sahnelerinden biri olan, Sergei Eisenstan’ın The Battleship Potempkin (1925)’inden Odessa merdivenlerini kullanır. Mavi ekran ile iki zaman arasında bir köprü kurar ve 80’li yılların göz hazzı ile var olan turistlerini siyah beyaz savaş filmi içerisine yedirerek modern toplum üzerine söylemini de bariz bir şekilde ortaya koyar. Tarihi bir olaya absürt bir biçimde tanıklık eder ve Rybczyński gözlemcilerini duygusal bir yoğunlukta göstermez ve onları da tıpkı bizim bu iki zamanın birleşimine bakıp gülmemizdeki etkiyle paralel olarak duygusuz kılacak şekilde gözlemleri ile ön plana çıkartır. Eisenstein’in, askerlerin, sonsuz gibi hissedilen Odessa merdivenlerinden inişi ile yarattığı korku, Steps’te artık yoktur. Rybczyński bize yeniden kurgunun halet-i ruhiye üzerindeki etkisi ve dikizci hazzın emosyonel yönlendirmedeki gücünü gösterir. Artık tamamen o etrafında drama dönen turistler gibiyizdir gerçekten, tıpkı merdivenleri ilk kez izlediğimizdeki gibi aslında, ama bu sefer konumumuzun da farkındalığıyla.

Steps (1987)

Steps (1987)

“Film dünyayı kaydetmek için icat edildi. Fakat sonra daha çok fotoğrafın arka arkaya normal hızda oynatılmasıyla dünyayı ağır çekimde görebileceğimiz fark edildi. Gerçekliği yeniden yaratması beklenen kamera, kaydı bizim görebildiğimizden çok daha detaylı bir şekilde gördü.”

– Zbigniew Rybczyński

The Fourth Dimension (1988) ise belki yönetmenin en yapay ama bana kalırsa en ilgi çekici işidir. Plot umrunda değildir ve Rybczyński’nin tüm odağı materyale, yatay çizgilerde, girdap gibi dönen nesnelerde, zamanı mekandan özgür kılan sersemletici büküm ve örgülerdedir. Sinemanın daha çok fiziksel boyutunda takılsa da içeriği hiçbir zaman boş ve anlamsız bırakmayan sanatçı The Fourth Dimension’da da kitap, şeytani yılan, ihanetin meyvesi elma ve her zamanki gibi kadın ve erkek ilişkisine yer vererek İncil’e dair göndermelerini de eksiz etmez.

The Fourth Dimension (1988)

The Fourth Dimension (1988)

Filmlerinde sinemanın incelenebilecek her elementi – her seferinde bilhassa altını çizdiğim üzere – tek tek deney konusu edinen Rybczyński, The Orchestra (1990) ve özellikle Kafka (1992)’da tüm bu deneyimleri harmanlayarak kendi içinde bütünlüklü filmler yaratmaya başlar. Hem görsel olarak hem de anlatım açısından sınırlarını aşan kamera, yönetmenin iki filminde de mükemmeliyetçi deneyselliğini gösteren yalnızca bir unsurdur. The Orchestra’da Rybczyński sürrealizmden beslenen hikaye anlatıcısı kimliği ile teatrel sahnelerden ve dans figürlerinden oluşan virtüözik bir müzikal hikaye kurar. Görsel algı sınırını yine geçer ve gerçekliğe dair bağlamları değiştirir; karakterleri birleşip çoğalır veya yok olur; zaman ve mekan, yaşamın, sosyal statünün ve ölümün kıssalarını temsil eden gerçek dışılığı göstermek için bir araçtır yalnızca. Kafka’da ise deneysel sinema yolculuğunun belki de en kompleks çalışmasını ortaya koyar Zbig. Keşfetmek istediklerini deneyerek bulmuş ve artık dijital kameralı bir hikaye anlatıcısı olarak iç dünyasından parçaları tereddüt etmeden, her zamankinden daha güçlü, daha çok kendini yansıtarak sinema ile anlatmanın vaktinin geldiğini göstermiştir. Kafkaesk dünyanın yer çekiminin gücü halihazırda mevcuttur ve üstüne bir de bu bürokratik sembollerle Rybczyński’nin sürrealist stili birleştiriğinde izleyici için güçlü bir deneyim imkanı doğmuş olur. Edebiyatın gücü ceptedir belki ama yine Kafka’yı güçlü kılan, yönetmenin yine stüdyonun sınırlarını zorlayan yaratıcı zihninin gücüdür.

The Orchestra (1990) & Kafka (1992)

The Orchestra (1990) & Kafka (1992)

Rybczyński’nin dünyayı görme biçimi, kamera ile yarattığı gerçeklik ve duyuların ötesine geçebilme keşfi, sinemanın en tutkulu yolculuklarından biridir. İnsanın dünyayı algılayabildiği çerçevenin dışına çıkabilmeyi düşleyen yönetmen, ayrıca onun deneylerinden çok daha fazlası olabileceğini de hatırlatır bize ve kapıları sonuna kadar aralar.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi