*Bu yazı, yazıyı okudukça tarih bilgisi canlanacaklar için sürpriz bozan (spoiler) içerebilir.

Dünya tarihi kanla, savaşla, katliamlarla, kendini dini ya da ırkı yüzünden üstün sanan insan topluluklarının kötülükleriyle yazıldı maalesef. Hâlâ da nehrin aktığı yatağı değiştiremedik. Torunlarımızın ya da onların torunlarının göreceği; bu çirkinlikten uzak güzel günler için yaşıyor, bir yandan da umudu elden bırakmıyoruz. Adına tarih dediğimiz bu kanlı takvim yaprakları arasına serpiştirilen gurur dolu günler, haftalar, yıllar var. Azlar ama çok kıymetliler. Bu zamanların ve bu zamanları mümkün kılanların hikâyeleri sıklıkla sinemaya konuk oluyor. Çoğunlukla hatırlayıp gereken saygıyı göstermek, bazen de az sayıda olmalarının günahı o sinemayı üretenlerin de suçu olduğu ve günah çıkarma ihtiyacı tezahür ettiği için. Genellikle ikisi birden. Çünkü ikisini aynı anda başarabilirse sinema o zaman hem alkış, hem gişe, hem de sahte bir tatmin duygusu yaşamak mümkün. İşte Hollywood’u dünyanın en büyük endüstrisi, dönen çarkların en kuvvetlisi kılan en sağlam başarılardan biri bu. Siyahi bir atleti olimpiyatlara gönderip Nazliler’e alkışlattık diyorlar. Bu tıpkı Kürtler bu ülkede cumhurbaşkanı bile oldu demek gibi. Evet, siyahi bir mucize Almanların bileğini büktü, evet Kürtler cumhurbaşkanı oldu. Hatta Amerika’da siyahi bir başkan var değil mi? Peki ırkçılık denen belayı yendik diye mi oluyor tüm bunlar? Ülkemizin durumuna bir bakınca, siyahi futbolculara tribünlerden muz atılınca, Amerika’nın göbeğinde siyahilere uygulanan polis şiddetine bakınca bir durup düşünüyor insan. Değişmeyen gerçeklerimizle yüzleşmek gerek.

Rüzgarın Oğlu – Race: Faşizmi Titreten Rüzgar

Filmin adı Rüzgarın Oğlu. Jesse Owens’a yakışan bir lakap gerçekten de, buna sözümüz yok. Filmin İngilizce adı ise Race. Hem yarış hem de ırk anlamına geliyor. Bu iki kelimenin aynı şekilde yazılması ve telaffuz edilmesi bir tesadüf mü acaba? Filmi düşünürsek bu isim seçimi tesadüf değil elbet; ancak bunu Türkçeleştirmek ve açıklayacak bir isim bulmak zor. Onun için Rüzgarın Oğlu yetsin diyelim. Klasik biyografi kalıplarını kullanan, temiz çekilmiş, iyi oynanmış bir film Rüzgarın Oğlu. Jesse Owens’ın üniversiteye başlayıp koşu takıma katılmasıyla başlıyor. İkinci sınıf insan olmasının zorlukları bir yana ailevi sorumluluklar, geride bıraktığı bir sevgilisi ve çocuğu olması gibi dertleri var. Kendisine inanan antrenörü sayesinde 1936’da Berlin’de yapılacak olimpiyatlara hazırlanıyor, katılmayı ve orada tarih yazmayı da başarıyor. Film bu zorlu yolculuğu anlatıyor seyirciye, olimpiyatların sona ermesi ve Owens’ın muhteşem başarısıyla da sonlanıyor. Bu büyük atletin hayatının bizim gördüğümüzden önceki kısmıyla, yaşadıklarıyla, kendisini böyle bir yarış için motive eden faktörlerle, sevgilisiyle olan ilişkisiyle, tüm bunlar olup biterken yaşadığı mental sıkıntılarla çok ilgilenmiyor. Bu hikâyeyi böyle anlatmayı seçmiş yönetmen. Seçimi, filmi Owens’ın öyküsü olarak derinliksiz kılsa da bu detaylar yerine koymayı seçtiği diğer şeyler tarihi gerçeklerle ilgili daha fazla şey söylemesini, yarışın arka planında yaşananları, o meşhur “futbol asla sadece futbol değildir.” sözünde olduğu gibi hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve dahi her şey politiktir demesini sağlıyor. Filmin en önemli kısımları Naziler ’in propaganda bakanı Joseph Goebbels ve Amerikan Olimpiyat Komitesi ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi başkanlığı yapmış olan  Avery Brundage arasındaki konuşmalar ve pazarlıklar belki de. Berlin Olimpiyatları’nı siyasi propaganda malzemesi yapmak isteyen Goebbels’le ticari anlaşmalar yapan, Amerika “biz bu yarışlara katılmayalım ve Hitler’in ekmeğine yağ sürmeyelim” diye tartışırken konumu gereği ateşli bir şekilde oraya gitmeyi savunan bu adam olimpiyat ruhunun beri ta en başından nasıl kirlendiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Goebbles’in evdeki hesabı çarşıya uymayınca cepheye sürülen milli atlet Carl Luz Long’un gayet centilmence Owens’ı kutlaması, Hitler asla Owens’la yan yana gelmezken onun rakibine sarılıp stadı turlaması çok çarpıcı görüntüler. Halkları rahat bıraksanız kimse kimseyi ırkı, dili, dini yüzünden öldürmeye çalışmaz demenin kanıtı gibi adeta bu ikili ve Berlin Olimpiyatları’ndan sonra süren dostlukları. Peki, bu dostluk ve milyonlarca kişinin şahit olduğu bu centilmenlik neden bir şeyleri değiştirmeye yetmedi hiçbir zaman? İşte onun sırrı da Almanları canavar gibi gösteren Amerikalıların (ki evet Almanlar yaptı bu canavarlığı) Jesse Owens’ı yurduna şampiyon bir sporcu olduğunda kendisi için düzenlenmiş davetlere arka kapılardan sokmasında gizli. Beyaz Saray’ın yıllarca Jesse Owens’ın başarısını resmi olarak kabul etmeyip, onu kutlamamasında gizli. Owens’ın başarısından çeyrek asır sonra Malcom X ve Mathin Luther King’in suikastlar sonucu öldürülmüş olmasında gizli. Rosa Parks’ın mücadelesinden Obama’nın başkanlığına kadar gelinen yolda siyahlar (ve elbet onlarla birlikte ezilen diğer tüm ırklar ve halklar) hâlâ eşit, özgür ve insanca yaşam talep ediyorsa bir yerde hata yapmaya devam ediyoruz. Hollywood sıkça özür diliyor, madalyonun iki yüzünü de gösteriyormuş gibi yapıyor. Ben karşı değilim; buna mecbur kalmaları bile güzel bir şey. Bunu yaparken Rüzgarın Oğlu gibi nispeten dürüst ve iyi filmler ortaya çıkarmaları olumludur her şeye rağmen. Büyük isimleri, başarıları, olayları öğrenirken satır aralarını okumak iyidir, zihni ve hafızayı diri tutar, mücadeleyi devam ettirmeyi sağlar. Rüzgarın Oğlu’nda da okumak isteyene bolca satır arası mevcut. Okuyunuz.

İyi seyirler.

*Bu yazı, yazıyı okudukça tarih bilgisi canlanacaklar için sürpriz bozan (spoiler) içerebilir. Dünya tarihi kanla, savaşla, katliamlarla, kendini dini ya da ırkı yüzünden üstün sanan insan topluluklarının kötülükleriyle yazıldı maalesef. Hâlâ da nehrin aktığı yatağı değiştiremedik. Torunlarımızın ya da onların torunlarının göreceği; bu çirkinlikten uzak güzel günler için yaşıyor, bir yandan da umudu elden bırakmıyoruz. Adına tarih dediğimiz bu kanlı takvim yaprakları arasına serpiştirilen gurur dolu günler, haftalar, yıllar var. Azlar ama çok kıymetliler. Bu zamanların ve bu zamanları mümkün kılanların hikâyeleri sıklıkla sinemaya konuk oluyor. Çoğunlukla hatırlayıp gereken saygıyı göstermek, bazen de az sayıda olmalarının günahı o sinemayı üretenlerin de suçu olduğu ve günah çıkarma ihtiyacı tezahür ettiği için. Genellikle ikisi birden. Çünkü ikisini aynı anda başarabilirse sinema o zaman hem alkış, hem gişe, hem de sahte bir tatmin duygusu yaşamak mümkün. İşte Hollywood’u dünyanın en büyük endüstrisi, dönen çarkların en kuvvetlisi kılan en sağlam başarılardan biri bu. Siyahi bir atleti olimpiyatlara gönderip Nazliler’e alkışlattık diyorlar. Bu tıpkı Kürtler bu ülkede cumhurbaşkanı bile oldu demek gibi. Evet, siyahi bir mucize Almanların bileğini büktü, evet Kürtler cumhurbaşkanı oldu. Hatta Amerika’da siyahi bir başkan var değil mi? Peki ırkçılık denen belayı yendik diye mi oluyor tüm bunlar? Ülkemizin durumuna bir bakınca, siyahi futbolculara tribünlerden muz atılınca, Amerika’nın göbeğinde siyahilere uygulanan polis şiddetine bakınca bir durup düşünüyor insan. Değişmeyen gerçeklerimizle yüzleşmek gerek. Rüzgarın Oğlu - Race: Faşizmi Titreten Rüzgar Filmin adı Rüzgarın Oğlu. Jesse Owens’a yakışan bir lakap gerçekten de, buna sözümüz yok. Filmin İngilizce adı ise Race. Hem yarış hem de ırk anlamına geliyor. Bu iki kelimenin aynı şekilde yazılması ve telaffuz edilmesi bir tesadüf mü acaba? Filmi düşünürsek bu isim seçimi tesadüf değil elbet; ancak bunu Türkçeleştirmek ve açıklayacak bir isim bulmak zor. Onun için Rüzgarın Oğlu yetsin diyelim. Klasik biyografi kalıplarını kullanan, temiz çekilmiş, iyi oynanmış bir film Rüzgarın Oğlu. Jesse Owens’ın üniversiteye başlayıp koşu takıma katılmasıyla başlıyor. İkinci sınıf insan olmasının zorlukları bir yana ailevi sorumluluklar, geride bıraktığı bir sevgilisi ve çocuğu olması gibi dertleri var. Kendisine inanan antrenörü sayesinde 1936’da Berlin’de yapılacak olimpiyatlara hazırlanıyor, katılmayı ve orada tarih yazmayı da başarıyor. Film bu zorlu yolculuğu anlatıyor seyirciye, olimpiyatların sona ermesi ve Owens’ın muhteşem başarısıyla da sonlanıyor. Bu büyük atletin hayatının bizim gördüğümüzden önceki kısmıyla, yaşadıklarıyla, kendisini böyle bir yarış için motive eden faktörlerle, sevgilisiyle olan ilişkisiyle, tüm bunlar olup biterken yaşadığı mental sıkıntılarla çok ilgilenmiyor. Bu hikâyeyi böyle anlatmayı seçmiş yönetmen. Seçimi, filmi Owens’ın öyküsü olarak derinliksiz kılsa da bu detaylar yerine koymayı seçtiği diğer şeyler tarihi gerçeklerle ilgili daha fazla şey söylemesini, yarışın arka planında yaşananları, o meşhur “futbol asla sadece futbol değildir.” sözünde olduğu gibi hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve dahi her şey politiktir demesini sağlıyor. Filmin en önemli kısımları Naziler ’in propaganda bakanı Joseph Goebbels ve Amerikan Olimpiyat Komitesi ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi başkanlığı yapmış olan  Avery Brundage arasındaki konuşmalar ve pazarlıklar belki de. Berlin Olimpiyatları’nı siyasi propaganda malzemesi yapmak isteyen Goebbels’le ticari anlaşmalar yapan, Amerika “biz bu yarışlara katılmayalım ve Hitler’in ekmeğine yağ sürmeyelim” diye tartışırken konumu gereği ateşli bir şekilde oraya…

Yazar Puanı

Puan - 68%

68%

68

Bu hikâyeyi böyle anlatmayı seçmiş yönetmen. Seçimi, filmi Owens’ın öyküsü olarak derinliksiz kılsa da bu detaylar yerine koymayı seçtiği diğer şeyler tarihi gerçeklerle ilgili daha fazla şey söylemesini, yarışın arka planında yaşananları, o meşhur “futbol asla sadece futbol değildir.” sözünde olduğu gibi hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve dahi her şey politiktir demesini sağlıyor.

Kullanıcı Puanları: 1.25 ( 1 votes)
68
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi