Özcan Alper’in, kısa filmi Momi ile ilk kıvılcımları çakılan ve ardından 2008’de Sonbahar ile ilan edilen yepyeni naif sinemasıyla karşılaşıp da şaşkına dönmek ve heyecanlanmak hala hatırladığımız bir hadise. Gelgelelim ortaklaşa giriştiği Kars Öyküleri (2010) ve Gelecek Uzun Sürer (2011) ile naifliğini adım adım kaybetti yönetmen. Yine de son filmi Rüzgarın Hatıraları, çekilmeye başlandığı ilk andan itibaren merak konusu oldu. Çünkü Alper bu filmi üzerine epeydir çalışıyordu ve yanına oldukça başarılı bir ekip toplamıştı.

Alper’in Sonbahar gibi inanılmaz başarılı bir filmden sonra anbean düşüşündeki temel nokta şuydu: Benzer direniş öyküleri anlatılmasına karşın hikayesinin kişiselliği yitirildikçe film de ya didaktik ya da fazlasıyla yapmacık oluyordu. Alper iki filmde de bunu yaşadı. Sonbahar’da iliklerine kadar işleyen kişiselliğin yerini, belli bir derdi olan sinema kuru kuruya aldıkça ortada naiflik falan kalmadı. Bu noktada, İkinci Dünya Savaşı’nın son dönemlerinde bir Ermeni sanatçının yaşadıklarına odaklanan son filmi Rüzgarın Hatıraları; hikayesiyle değil de görsel anlatısıyla ön plana çıkarılmasıyla daha en baştan süregelen bu sıkıntının ilk işaretlerini verdi aslında. Ama daha önce Angelopoulos’la çalışmış olan görüntü yönetmeni Andreas Sinanos’un sazı eline alarak oldukça etkiliyici görüntüler ortaya çıkarmış olması yine de bu konu üzerine çok fazla düşünmememizi sağladı.

Esasından Rüzgarın Hatıraları’nın tüm özeti, bizzat fragman karşısında filmin kendisinin anlamsal konumuyla bile açıklanabilir. Fragmanı izledikten sonra filmi izleyenlerin ilk fark ettikleri şey, görüntü zenginliğinin fragmanda tamamen ortaya serilmiş olmasıyla yani filmde bunun dışında herhangi yeni bir şey vermiyor olunmasıyla karşılaşılması sonucu büyük bir hayal kırıklığıydı. Daha da kötüsüyse filmin doğru dürüst ilerleyen bir senaryosunun olmamasının görmezden gelinmesini sağlayacak yegane aracın bu kadar kısıtlı oluşuyla birlikte film, tüm o cüssesinin karşısında bir anda aciz ve çıplak kalmıştı.

Rüzgarın Hatıraları: Sessizliğin Susmayan Bağırışında Kaybolmuş Bir Film

Doğrudan Rüzgarın Hatıraları ile ilgili söyleyecek olursak film, her şeyi biraz yapıp hiçbir şeyi tam olarak yapamamanın özeti olarak karşımıza çıkıyor. Başkahramanımız Aram’ın olaylara verdiği klişe ve tekdüze tepkiler, sanatçı kimliği vurgulanacak diye hikayenin alınıp bambaşka yerlere götürülmesi, daha fazla politik mesaj, en fazla politik mesaj, bir anda tarihi akışın hatırlanıp tarihi gerçekliklerin vurgulanması, ama sonra bu kadar yeter denip işin içine biraz kötü krakterleri katmak sonra iyileri öldürmek ki söylemimiz acılarla kavrulsun… İşte filmin tamamı bu tarz tutarsızlıklar ve dengesizliklerle geçiyor. Bir yanda Mustafa Uğurlu oyunculuğun kitabını yazarken bir yanda Onur Saylak’ın konservatuardan sonraki yıllarını silip atması, bir yanda Sinanos kadrajlamaya ve renk tonlamasına ağırlık verirken bir yanda Alper’in “toplumsal bir olay anlatıyorsam ne yapsam mübah” zihniyetiyle hikayeyi klişelere boğması; bu bahsettiğimiz dengeseizliği sürekli ve sürekli olarak yaratıyor.

İşte işin son ve en can yakıcı kısmı da burada doğuyor. Karşımızda çok önemli bir konuya değinen oldukça başarısız bir film var. O halde buna ne demeli? Burada açıkçası aklıma belli belirsiz şöyle bir benzerlik geliyor. Bitirme ödevi olarak kısa film çeken öğrenciler çoğu filmlerini büyük bir şevkle Tarkovski’ye adarlar ya da filmlerinde onu anarlar. Elbette buradaki durum çok gülünçtür ama kendi içinde değerlendirildiğinde o gençler bunu fark edecek konumda değildirler. İşte Alper’in, filmin sonunda bir şekilde Rüzgarın Hatıraları’nı adadığı kişiler de buna benziyor. Bir yandan bu isimlerin anılıyor olmasının mutluluğu, bir yandan bu isimlerin böyle bir filmde anılıyor olmasının hayal kırıklığı.

Bu yüzden burada Rüzgarın Hatıraları’nı olumlu ve olumsuz olarak değerlendirerek orta karar bir düşünceye varmak maalesef yapabileceğimiz bir şey değil; çünkü yönetmen filmine aşırı ciddiyet yükleyerek bunu engelliyor. Hal böyle olunca da fare dağa küsmüş ama dağın haberi olmamış gibi durum ortaya çıkıyor. Bu açıdan Rüzgarın Hatıraları, söylediği şeyler çok ciddiye alınmadan izlendiğinde gerçekten de sinemasal anlamda keyif veren orta derecede başarılı bir film. Ama eğer bir an için bile olsun ağzını açmasına izin verilirse kendi kendisini yok etmesine engel olmak da mümkün değil.

Özcan Alper’in, kısa filmi Momi ile ilk kıvılcımları çakılan ve ardından 2008’de Sonbahar ile ilan edilen yepyeni naif sinemasıyla karşılaşıp da şaşkına dönmek ve heyecanlanmak hala hatırladığımız bir hadise. Gelgelelim ortaklaşa giriştiği Kars Öyküleri (2010) ve Gelecek Uzun Sürer (2011) ile naifliğini adım adım kaybetti yönetmen. Yine de son filmi Rüzgarın Hatıraları, çekilmeye başlandığı ilk andan itibaren merak konusu oldu. Çünkü Alper bu filmi üzerine epeydir çalışıyordu ve yanına oldukça başarılı bir ekip toplamıştı. Alper’in Sonbahar gibi inanılmaz başarılı bir filmden sonra anbean düşüşündeki temel nokta şuydu: Benzer direniş öyküleri anlatılmasına karşın hikayesinin kişiselliği yitirildikçe film de ya didaktik ya da fazlasıyla yapmacık oluyordu. Alper iki filmde de bunu yaşadı. Sonbahar’da iliklerine kadar işleyen kişiselliğin yerini, belli bir derdi olan sinema kuru kuruya aldıkça ortada naiflik falan kalmadı. Bu noktada, İkinci Dünya Savaşı’nın son dönemlerinde bir Ermeni sanatçının yaşadıklarına odaklanan son filmi Rüzgarın Hatıraları; hikayesiyle değil de görsel anlatısıyla ön plana çıkarılmasıyla daha en baştan süregelen bu sıkıntının ilk işaretlerini verdi aslında. Ama daha önce Angelopoulos’la çalışmış olan görüntü yönetmeni Andreas Sinanos'un sazı eline alarak oldukça etkiliyici görüntüler ortaya çıkarmış olması yine de bu konu üzerine çok fazla düşünmememizi sağladı. Esasından Rüzgarın Hatıraları'nın tüm özeti, bizzat fragman karşısında filmin kendisinin anlamsal konumuyla bile açıklanabilir. Fragmanı izledikten sonra filmi izleyenlerin ilk fark ettikleri şey, görüntü zenginliğinin fragmanda tamamen ortaya serilmiş olmasıyla yani filmde bunun dışında herhangi yeni bir şey vermiyor olunmasıyla karşılaşılması sonucu büyük bir hayal kırıklığıydı. Daha da kötüsüyse filmin doğru dürüst ilerleyen bir senaryosunun olmamasının görmezden gelinmesini sağlayacak yegane aracın bu kadar kısıtlı oluşuyla birlikte film, tüm o cüssesinin karşısında bir anda aciz ve çıplak kalmıştı. Rüzgarın Hatıraları: Sessizliğin Susmayan Bağırışında Kaybolmuş Bir Film Doğrudan Rüzgarın Hatıraları ile ilgili söyleyecek olursak film, her şeyi biraz yapıp hiçbir şeyi tam olarak yapamamanın özeti olarak karşımıza çıkıyor. Başkahramanımız Aram’ın olaylara verdiği klişe ve tekdüze tepkiler, sanatçı kimliği vurgulanacak diye hikayenin alınıp bambaşka yerlere götürülmesi, daha fazla politik mesaj, en fazla politik mesaj, bir anda tarihi akışın hatırlanıp tarihi gerçekliklerin vurgulanması, ama sonra bu kadar yeter denip işin içine biraz kötü krakterleri katmak sonra iyileri öldürmek ki söylemimiz acılarla kavrulsun... İşte filmin tamamı bu tarz tutarsızlıklar ve dengesizliklerle geçiyor. Bir yanda Mustafa Uğurlu oyunculuğun kitabını yazarken bir yanda Onur Saylak’ın konservatuardan sonraki yıllarını silip atması, bir yanda Sinanos kadrajlamaya ve renk tonlamasına ağırlık verirken bir yanda Alper’in “toplumsal bir olay anlatıyorsam ne yapsam mübah” zihniyetiyle hikayeyi klişelere boğması; bu bahsettiğimiz dengeseizliği sürekli ve sürekli olarak yaratıyor. İşte işin son ve en can yakıcı kısmı da burada doğuyor. Karşımızda çok önemli bir konuya değinen oldukça başarısız bir film var. O halde buna ne demeli? Burada açıkçası aklıma belli belirsiz şöyle bir benzerlik geliyor. Bitirme ödevi olarak kısa film çeken öğrenciler çoğu filmlerini büyük bir şevkle Tarkovski’ye adarlar ya da filmlerinde onu anarlar. Elbette buradaki durum çok gülünçtür ama kendi içinde değerlendirildiğinde o gençler bunu fark edecek konumda değildirler. İşte Alper’in, filmin sonunda bir şekilde Rüzgarın Hatıraları'nı adadığı kişiler de buna benziyor. Bir yandan bu isimlerin anılıyor olmasının mutluluğu, bir yandan bu isimlerin böyle…

Yazar Puanı

Puan - 49%

49%

Rüzgarın Hatıraları, söylediği şeyler çok ciddiye alınmadan izlendiğinde gerçekten de sinemasal anlamda keyif veren orta derecede başarılı bir film. Ama eğer bir an için bile olsun ağzını açmasına izin verilirse kendi kendisini yok etmesine engel olmak da mümkün değil.

Kullanıcı Puanları: 3.28 ( 9 votes)
49
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi