Steven Spielberg’in, Hayao Miyazaki’nin 1979 yılında çektiği ilk uzun metraj animasyonu “Kagliostro Şatosu” için “yapılmış en iyi macera filmi” dediği iddia edilir. Kimilerince düş fabrikası olma yönüyle Spielberg ile karşılaştırılan Miyazaki ise 50 yıla yaklaşan uzun kariyerini, belki de en “Spielbergvari” filmiyle sonlandırıyor. Fakat bunu kendi yoluyla gerçekleştirmeyi ihmal etmiyor.

“Rüzgar Yükseliyor”, iki Dünya Savaşı arasında geçen dönemi ele alan; geniş açı ve kalabalık planları, epizodik anlatımı ve müzik kullanımı ile tarihi bir epik film. Uçak mühendisi olmak isteyen başkarakter Jiro’nun hayallerini gerçekleştirme sürecini takip ederken aynı zamanda Japonya’nın durumuna da dikkat çekiliyor. Miyazaki, elini korkak alıştırmayarak ülkenin içinde bulunduğu sefaleti sıklıkça vurgularken karşısına ise endüstrileşen Almanya ve ABD gibi devletleri koyuyor. Fakat militarizme övgünün yerini Jiro’nun rüya sekanslarını alıyor. Savaşa giden yolda uçak üretiminin yok etme amacını taşıması ile Jiro’nun kendi hayallerini gerçekleştirme düşüncesi iç içe geçiyor. Miyazaki bu noktada kendi sinema anlayışı çerçevesinde Jiro’nun peşinden gitmeyi yeğliyor.

Hayaller sürekli olarak savaşın gölgesinde kalsalar da hayali bir karakter olan Kont Caproni’nin belirttiği gibi onlara ulaşmak için bazı fedakarlıkların yapılması gerekiyor. Yeri gelince birçok canı, bazen ise sadece en sevdiğinizi kaybetmek; bu uğurda harcamanız gereken bir bedel olarak karşınıza çıkıyor. Bombardıman uçaklarının yakıp yıktığı kentler hep uzakta, bir kabusmuş gibi sunulurken kendimizi Jiro’nun heyecanına ortak olmuş bir halde buluyoruz. “Rüzgar Yükseliyor” kitlesel acıyı ve kayıpları ön plana çıkarmıyor, onun yerine birey üzerinden oldukça realist ve cesur bir hikaye anlatıyor. Japonya’nın sefaletini eleştiren yanıyla sağcıların, ölümlere yol açan uçak tasarımcısı başkarakteri ile solcuların tepkisini çeken Miyazaki’nin hedefi on ikiden vurduğu söylenebilir.

Filmin sorunları yok değil elbette. Neredeyse 20 yıllık bir süreyi ele alan filmin zaman zaman hangi yöne gitmek istediğini anlamakta zorlanıyoruz. Jirô’nun, Nahoko ile tanışması önemli bir kırılma noktası teşkil ediyor. Tempoyu düşüren aşk hikayesinin bu noktada anlatıya ne kadar hizmet ettiği tartışılsa da uzun vadede olumlu bir etki bıraktığını söyleyebilirim. Jirô’nun aile ile işi arasında kalması ahlaki bir ikilem oluşturuyor gibi görünse de Miyazaki’nin bununla pek ilgilenmiyor. Belirttiğim gibi karakterinin tercihlerini sorgulamayan ya da onu iyilik timsali olarak göstermeyen yönetmen, önceki filmlerinin aksine izleyici ile arasına belirli bir mesafe koyuyor. Anlatımdaki bu olgun tavrı içselleştirmeyerek reddetmek mümkün. Fakat Miyazaki’nin sahip olduğu hümanizm, rüya sekansları ile kendini gösteriyor. Böylece gerçek ile rüya birbirinin içine girdikçe, sevgi ile nefret duyguları sürekli dengede kalıyor ve hiç olmadığı kadar realist bir anlatı ile baş başa kalıyoruz.

Prenses Mononoke sonrası sinemayı bıraktığını söylese de Ruhların Kaçışı ile muhteşem bir dönüşe imza atan Miyazaki’nin bu sefer geri dönmeye niyeti yok gibi. Dönmese bile en azından onu nerede bulacağımı biliyorum: Bir leitmotif olarak Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ”ında Jiro ve Kont Caproni ile birlikte şarabını yudumluyor olmalı.

Steven Spielberg’in, Hayao Miyazaki’nin 1979 yılında çektiği ilk uzun metraj animasyonu “Kagliostro Şatosu” için “yapılmış en iyi macera filmi” dediği iddia edilir. Kimilerince düş fabrikası olma yönüyle Spielberg ile karşılaştırılan Miyazaki ise 50 yıla yaklaşan uzun kariyerini, belki de en “Spielbergvari” filmiyle sonlandırıyor. Fakat bunu kendi yoluyla gerçekleştirmeyi ihmal etmiyor. “Rüzgar Yükseliyor”, iki Dünya Savaşı arasında geçen dönemi ele alan; geniş açı ve kalabalık planları, epizodik anlatımı ve müzik kullanımı ile tarihi bir epik film. Uçak mühendisi olmak isteyen başkarakter Jiro’nun hayallerini gerçekleştirme sürecini takip ederken aynı zamanda Japonya’nın durumuna da dikkat çekiliyor. Miyazaki, elini korkak alıştırmayarak ülkenin içinde bulunduğu sefaleti sıklıkça vurgularken karşısına ise endüstrileşen Almanya ve ABD gibi devletleri koyuyor. Fakat militarizme övgünün yerini Jiro’nun rüya sekanslarını alıyor. Savaşa giden yolda uçak üretiminin yok etme amacını taşıması ile Jiro’nun kendi hayallerini gerçekleştirme düşüncesi iç içe geçiyor. Miyazaki bu noktada kendi sinema anlayışı çerçevesinde Jiro’nun peşinden gitmeyi yeğliyor. Hayaller sürekli olarak savaşın gölgesinde kalsalar da hayali bir karakter olan Kont Caproni’nin belirttiği gibi onlara ulaşmak için bazı fedakarlıkların yapılması gerekiyor. Yeri gelince birçok canı, bazen ise sadece en sevdiğinizi kaybetmek; bu uğurda harcamanız gereken bir bedel olarak karşınıza çıkıyor. Bombardıman uçaklarının yakıp yıktığı kentler hep uzakta, bir kabusmuş gibi sunulurken kendimizi Jiro’nun heyecanına ortak olmuş bir halde buluyoruz. “Rüzgar Yükseliyor” kitlesel acıyı ve kayıpları ön plana çıkarmıyor, onun yerine birey üzerinden oldukça realist ve cesur bir hikaye anlatıyor. Japonya’nın sefaletini eleştiren yanıyla sağcıların, ölümlere yol açan uçak tasarımcısı başkarakteri ile solcuların tepkisini çeken Miyazaki’nin hedefi on ikiden vurduğu söylenebilir. Filmin sorunları yok değil elbette. Neredeyse 20 yıllık bir süreyi ele alan filmin zaman zaman hangi yöne gitmek istediğini anlamakta zorlanıyoruz. Jirô’nun, Nahoko ile tanışması önemli bir kırılma noktası teşkil ediyor. Tempoyu düşüren aşk hikayesinin bu noktada anlatıya ne kadar hizmet ettiği tartışılsa da uzun vadede olumlu bir etki bıraktığını söyleyebilirim. Jirô’nun aile ile işi arasında kalması ahlaki bir ikilem oluşturuyor gibi görünse de Miyazaki’nin bununla pek ilgilenmiyor. Belirttiğim gibi karakterinin tercihlerini sorgulamayan ya da onu iyilik timsali olarak göstermeyen yönetmen, önceki filmlerinin aksine izleyici ile arasına belirli bir mesafe koyuyor. Anlatımdaki bu olgun tavrı içselleştirmeyerek reddetmek mümkün. Fakat Miyazaki’nin sahip olduğu hümanizm, rüya sekansları ile kendini gösteriyor. Böylece gerçek ile rüya birbirinin içine girdikçe, sevgi ile nefret duyguları sürekli dengede kalıyor ve hiç olmadığı kadar realist bir anlatı ile baş başa kalıyoruz. Prenses Mononoke sonrası sinemayı bıraktığını söylese de Ruhların Kaçışı ile muhteşem bir dönüşe imza atan Miyazaki’nin bu sefer geri dönmeye niyeti yok gibi. Dönmese bile en azından onu nerede bulacağımı biliyorum: Bir leitmotif olarak Thomas Mann’ın “Büyülü Dağ”ında Jiro ve Kont Caproni ile birlikte şarabını yudumluyor olmalı.

Yazar Puanı

Puan - 83%

83%

Kullanıcı Puanları: İlk sen puanla!
83
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi