Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa

İnsan nedir? Ne için ve nasıl yaşar? Ölmeden dönüp bakmak istese varoluşuna, gerisinde ne görecektir? Rüzgar tersten esiverip de canımızı sıkmadığı sürece pek de aklımıza getirmediğimiz, geliverirse de zaten daha fazla canımızı sıkmasın diye rafına geri kaldırdığımız bu soruları, Roy Andersson, zihinden ama en önemlisi de bıraktığı sancılar sonrası bir türlü sindirilemeyip mideden çıkamayacak bir şekilde tekrar ve tekrardan masaya yatırır. Yansıtır gözümüze her gün bakıp da görmeyi reddettiğimiz insanlık gerçekliğini. Var olmak başlı başına bir kaygı haline dönüşmüşken, kaçmak anlaşılabilir, ama ‘insan olmak üzerine’ bu üçleme, tam da bu kaçısı gözler önüne serer ve eğer bir de bu gerçekliğin yükünü omuzlarınızda taşıyorsanız, kaçınılması imkansızdır mide ağrıları. Çünkü insan, varlığıyla tüm dengeleri alt üst ettiği gibi, kendi yarattığı hapishanede de içten içe çürümektedir. Kişisel sancılar, ortak insanlık yükünden nasibini alır ister istemez. Bu yüzden Andersson’un bu varoluşçu hikayeleri sadece bireyi değil, onun içinde sıkıştığı evreni de resmin içine sığdırmasından ötürü çok kıymetli ve çok can acıtıcıdır. Taşlar Andersson; insanlığı, toplumu ve onun normlarını, kanlı geçmişimizi, geleceğe yaptığımız ‘yatırımları’, kendi kendimize ürettiğimiz beklentileri karşılamak adına yaptığımız fedakarlıkları, varoluşumuzu ve nihai sonuçlarını. Mutlu olduğunuz herhangi bir anı düşünün, kendi içinde ne kadar gerçek hissettiriyorsa da, geniş çerçevede bütün insanlığın yükü altında nasıl ezilip büzüldüğüne bakın. Yaşayanlar Üçlemesi, zaten hep dışarıdan izlediğimiz ama empati kurmayı ya beceremediğimiz ya da özellikle kaçındığımız insanları gösterir, bu sefer daha dikkatli bakalım, yine gözlemleyelim ama bütünüyle, hissederek, hissettiklerimizin sorumluluğunu alarak izleyelim diye.

Kolektif geçmişimizin yükünü taşırız her adımda, sorumluluğu ne kadar gizlersek o kadar kayboluruz içinde. Andersson bu yükü yansıtır sinemasına, faşizmin, soykırımların, ötekileştirerek yok edilenlerin utancı altında ezilen ya da aksine zevk alan insanın yarattığı çevreden beslenerek şişişini ya da açlıktan kuruyuşunu gösterir. Gittikçe her şeye yabancılaşmaya başlayan insan acımasızlaşır ve en büyük zararı da en çok kendine verir. Empati yoksunluğu daha da uzağa sürükler her şeyden, birbirinden. Ve kaçınılmaz son, yalnızlıktır pek tabii. Milyarlarca insan aynı yerde, dip dibe, yüz yüze yaşar ama yapayalnızdır. Andersson belki modern insanı, hatta illa sınırlandırmak gerekirse İsveç halkını perdeye yansıtır, ama hissettirdikleri bizdendir, tüm medeniyet etiketi altında yıpranan insanlıktan. Samuel Beckett insanın absürt ve trajikomik varoluşuna bakışıyla nasıl derin ve anlamlı bir iz yarattıysa, Andersson da bu izin hemen yamacına ekler kendininkini.

roy-andersson-filmloverss-2

Memleketi İsveç’te Ingmar Bergman’ın güldürülü versiyonu olarak görülen ve ilham kaynağının İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin öncülerinden Vittorio De Sica olduğunu söyleyen Roy Andersson, A Swedish Love Story (1970) ve Giliap (1975)’tan sonra üçüncü uzun metrajlı filmini yapmak için tam 25 sene bekler. Bu sırada yüzlerce reklam filmi çeken yönetmen, sinema dilini ve insan ile dünyaya bakışını, daha çok deneysel sinemanın öncülerinden Luis Buñuel’e yakın tarzına yakın bir stilde oturtur ve sembolik soyutlamaya doğru çekilir. Yaşayanlar Üçlemesi ile kendi sinema kimliğini yaratarak varoluşuna bir anlam kazandıran yönetmen, sinemasını ‘banal’ olarak adlandırır; çünkü insan kendisi dışında her şeyi önemsiz kıldığı bir noktaya gelmiştir. Çevre, doğa ve diğer herkes ıvır zıvırdır. Ama en başında da, en öne çıkardığı ve varlığını adadığı materyalist benmerkezci bireyciliği, aslında varoluşunu daha da önemsiz kılmıştır. Ne hissettiğinden çok ne yaptığına odaklanan insan ancak eylemleri ile gözlemlenebilir hale gelmiştir. İşte bu yüzden, bazen varoluşumuza ve yaratıp içinde kaybolduğumuz topluma karşı en anlamlı ayrıntıları, en basit ve önemsiz görünen gündelik hayat detaylarında, klişe cümlelerde gizlidir ve Andersson’un amacı ‘hepimizi sembolize eden küçük insanlara ses vermek’tir; kimsenin dönüp de başkasının çaresizliğine bakmadığı bir dünyada, aşağılamadan, trajedisiyle, komedisiyle göstermektir insanın acısını.

Bu üçleme ile derdinden de öte onu ele alış biçimi ve artistik gözü ile ismini duyuran Andersson’un şüphesiz en dikkat çeken imzası, filmlerde kurduğu birbirinden bağımsız gözüken – en azından öyle kabul ettiğimiz – şiirsel epizodik anlatımı ve bunları statik kamerası ile tek perspektiften yansıtışıdır. Neredeyse konvansiyonel bir biçime bürünen deneysel sinemanın dahi içine giremeyecek kadar yenilikçi bir imza kazanır sinema sanatını kendi şahsına münhasır ele alış biçimi sayesinde. Stüdyo çekimleri ile yansıttığı yapay ve klostrofobik dünyanın orijinalinden ayrılamayan bir kopyasını yaratır. İnsanları tıpkı sokakta göz göze gelmemeye çalıştığımız cesetler gibi hazırlar. Ses, sessizlik, müzik ve müzik olmayanı, bu evrendeki gerçek gerçeklik temsilinin en önemli ayrıntısı olarak kullanır. İnsanlarını kontrastlı bir ışıkla yansıtmaz, gölgesiz kılar onları. Yakın planla iyice yabancılaştırmaz varlıklarını, tüm bağlamlar içerisinde sunar. Statik kamerası ve geniş alan derinliği ile birleştirdiği tek planlı sahneleri, seyircinin algısını istediği gibi şekillendiren kamera ve bilhassa kurgu tekniklerine bir karşı duruş niteliğindedir. Belki tek perspektif sunar izleyicisine ama parmağıyla işaret ederek neye odaklanması gerektiği söylemez, her zaman baktığı gibi gözlemlemeye davet eder ve en azından bunu yaparken, kendi belirlediği çerçevenin içinde de olsa özgürce dolaşma imkanı da sunar. İnsan blur bir hayal dünyasında biricik gözükmez, aksine her şeyin aynı biçimde odak noktasında olduğu bu gerçek evrende yapayalnız oluşunu daha da net hissettirir. Karakterlerin varoluşları odak noktası olduğu için geniş açılarla aktarılır insanların çevresi ile etkileşimleri. İzleyici / gözlemci, film boyunca aktif olmak zorundadır, filmdeki karakterlerin birbirine bakışı gibi biz de onları izleriz ama onlardan farklı olarak farkındalığa açılmıştır algının kapıları. Andersson’un Edward Hopper resimlerinin hissiyatını yaratan çerçeve içinde sunduğu çerçeveler, tek perspektifte sunduğu çoklu katmanlar arasında özgürce gidip gelen izleyici, hem her ayrıntıyı yakalamaya çalışır hem de istediğine odaklanır. Çerçevenin içi ve dışı iç içe geçer, algısı ile hayal gücünün sınırları zorlanan izleyici, her katmanda yeni bir ayrıntıyla, başka başka varoluşlarla karşılaşacağını öğrenmeye başlar her yeni planda, her yeni filmde.

bruegel-huntersinthesnow-filmloverss

Andersson’un üçlemesinin esin kaynağı: Bruegel – Hunters in the Snow

Karakterlerinin umutsuzluğu, endişe ve dehşeti ile, otantiklik, anksiyete ve absürt’ü ele alarak varoluşçu felsefenin tüm kavramlarını içinde barındırsa da, sanki Heidegger’in, dünyayı paylaştığı ve bir arada var olduğu ‘öteki’ni anlamadan kendi varoluşunu da anlayamayan insan düşüncesi, sanki üçlemenin temel esin kaynağı gibidir. Yaşayanlar Üçlemesi’nin karakterlerini, kendi deneyimlediğimiz evrenden çok da farklı bir yerde izlemeyiz. Onlar dönüp bize baktığında ve biz de onların bakışında kendimizi gördüğümüzde, yine aynı dünyayı paylaşıyoruzdur ve bu ortak dünyada ayrı varoluşlarımızı anlayabilmek için birbirimizi fark etmemiz gereklidir. Ötekinin kafasını hafif çevirerek veya arkası dönükken bilhassa bize önünü dönerek varlığını hissetirmesi, izlediğimizi bildiğini göstermesi ile hissedilen bu bakış, aynı zamanda geleneksel sinemanın yarattığı dördüncü duvarın da yıkımını sağlar. Bu Brechtyen yıkım, bakışının gizli kalacağı düşüncesiyle dikize soyunan izleyiciye dönen bir çift gözle sağlandığı gibi geleneksel dramatik anlatı aksını hiçe sayan epizodik anlatım ile de desteklenir. Bazin’in analitik kurgunun üstünde tuttuğu  mise-en-scène’i de temel sinema anlayışı olarak benimsediğini gördüğümüz Andersson, işin özü, seyircisine hak ettiği özgürleştirici sinema deneyimini sunar ve hem yaratma biçimi, hem de anlatımını gerçelik ve sembolizm arasındaki incecik çizgide bir o tarafa bir bu tarafa sallandırması sayesinde dokunur, uzun süre etkisi geçmeyecek şekilde.

İçe döndüğü kadar bize de bakan Andersson filmleri, bana göre ortak bir sancının yaratısı olsa da, en derinde o ortak hissiyatı paylaştığımızı/paylaşacağımızı düşünsem de, farklı yorumlarla ele alınabileceği gibi hiçbir etki yaratmayabilir de kilidi vurulmuş ruhlarda. Sadece filmlerden kesitlere yer vereceksem de, gerçek bir etki için öncelikle kaygı ile yüzleşme cesaretine davet etmek isterim. Her kötülüğün yanında bir iyilik, görmezden daha fazla gelemeyeceğimiz her ayrıntıda, biraz daha kendimizi, varlığımızı ve hiçliğimizi keşfedebilmek dileğiyle!

Önceki Sayfa1 / 4Sonraki Sayfa
Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi