Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 11 [1] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Dram [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/dram/ ) )
Rosetta
1999 - Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne
95
Belçika
Senaryo Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne
Oyuncular Émilie Dequenne, Fabrizio Rongione, Anne Yernaux
Kerem Duymuş
Rosetta, hem yönetmenlerin sinemasına dair bir bakış açısı kazanmak hem de ortaya koydukları varoluşçu söylemle, sistem eleştirisinin nasıl da derinlerine indiklerine tanık olmak için kaçırılmaması gereken bir film.

Rosetta

La Promesse’le birlikte yükselişe geçen kariyerlerinde, senaryosunu Dardenne kardeşlerin kendilerinin yazdıkları bir sonraki film, Rosetta, özellikle başroldeki Émilie Dequenne’in herkesin ağzını açık bırakan performansıyla öne çıkan bir yapım. Üstelik genç oyuncunun henüz ilk profesyonel işi olmasına karşın. Elbette bu filmdeki inanılmaz performansından sonra Dequenne’in birçok geniş çaplı projede rol almaya başlaması kaçınılmaz olmuş. Zaten Dardenne’lerin filmlerine genellikle hakim olan bu güçlü oyuncu performansları, hiç kuşkusuz onların neredeyse kendine has özelliği haline gelen bir durum. Bu açıdan örneğin; Olivier Gourmet gibi bazı oyuncularla sürekli olarak çalışmaları da, onların kendilerine has dillerini aktarmada iyice ustalaşmalarını sağlamış.

Dardenne kardeşlerin sinemasına bakıldığında, hiç kuşkusuz göze çarpan en temel meselelerden birinin; işçi sınıfının sistem içerisinde yitip gidişi olduğu görülebilir. Tıpkı oldukça buhranlı bir atmosferde doğan İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi Dardenne’lerin sineması da aslında buhranlı bir atmosferden doğar. Her ne kadar dünyanın geri kalan ülkelerine göre oldukça iyi bir refah seviyesine sahip olsalar da Avrupa ülkeleri; içinde bulundukları kapitalist sistem sebebiyle, aslında en az diğer ülkeler kadar sert ve zorlu hayat şartları barındırmaktadırlar. Buradaki tüm mesele sisteme ne derece adapte olabildiğinizdir. Şayet ekonomik ve toplumsal olarak dışa itilmişseniz, kendinizi bir anda size düşman bir ülkenin topraklarında bulursunuz. Bu açıdan Dardenne’ler, özellikle Avusturya’da gün geçtikçe artan sistem eleştirisi temelindeki filmlere benzer olarak -ki Michael Haneke hiç kuşkusuz bunların en bilinenidir- Belçika gibi Avrupa Birliği’nin ikonik merkezlerinden birinden sefaleti aktarır kameraya.

Bu noktada yönetmenlerin filmlerindeki hikayelerin, ülkeleri aşarak bütüncül bir söyleme evrildiği de görülür. Çünkü onların Belçika özelinde yaptıkları eleştiri salt bir ilkeye ait değil; kapitalist sistemin hüküm sürdüğü her toprak parçasına dönüktür. Bu yüzden hikayeleri bazen Belçikalı bir aileyken bazen de Afrikalı bir göçmen olabilir. Zaten yönetmenler de özellikle bu meselenin ülke bazına indirgenemeyeceğini vurgulamak için, eleştirilerini salt politik bir şekilde dile getirmezler. Nihayetinde toplumcu gerçekçi sinemadaki haliyle fakirlik ve yoksulluk üzerine Belçika hükumeti, ancak devam ettirdiği sistem üzerinden itham altında kalır. Doğrudan bir söylem yoktur, hatta çoğu zaman hikayenin hangi ülkede geçtiği dahi dile getirilmez çünkü gerek yoktur; buradaki mesele her daim odağına alınan insanlardır. Toplumcu gerçekçi yaklaşımdan ayrıldıkları nokta da budur, Dardenne’ler devrimden ya da bir kurtuluştan bahsetmezler. Onlar bireyi odaklarına alarak yaşananlar üzerinden sistemi ve toplumu tek bir potada eriterek, sistem eleştirisinin insanın varoluşçu köklerine uzanan yanlarını incelerler. Bu haliyle filmleri politik olduğu ölçüde psikolojik ve felsefi vurgular içerir.

Yönetmen kardeşlerin filmografisindeki bu özelliklere baktıktan sonra Rosetta’ya dönecek olursak; film, alkolik annesiyle birlikte bir kamp bölgesindeki karavanda yaşayan genç Rosetta’nın iş bulma çabasını anlatıyor diyebiliriz. Tabii mevzu aslında bu kadar değil. Çünkü Rosetta’nın derdi aslında para kazanmak değil. O, bir iş bulup tıpkı diğer insanlar gibi normal bir hayat sürmek istiyor. Fakat içinde yaşadığı toplum ve sistem öylesine dışlamacı ve acımasız ki, aslında yaşamak için alınan her nefes bir lüks hatta ve hatta aslında ölebilmek de bir lüks. Avrupa’nın merkezindeki Belçika’da böyle bir distopya yaratıyor işte yönetmenler:

Filmi çektiğimiz zaman ilk amacımız mücadeleci, savaşçı bir kadın portresi yaratmaktı. Öyle biri ki; eğer bir iş bulup topluluğun bireylerinden biri haline gelemezse, öleceğine inanıyor. Haliyle bunu aktarabilmek için kamerayı onun kafasının içine kurabilmek zorundasınızdır. Burada en başta önemli olan öldürmek ya da öldürmemek, intihar etmek ya da etmemek arasındaki o ahlaki ikilemi yakalayabilmekti. Ve elbette ki topluma ve işsizliğe dair de bazı düşüncelerde kendine bu açıdan yer bulacaktır ama biz filmi çekerken özellikle buna da değinmeliyiz gibi bir yaklaşım gütmedik. Yani evet; filmin ana hikayesi işsizlikle alakalı bir konu ama bu, anlatmayı seçtiğimiz şey açısından olmak zorunda olmayan bir şeydi. Önemli olan kadındı.

Rosetta; hem yönetmenlerin sinemasına dair bir bakış açısı kazanmak, hem de ortaya koydukları varoluşçu söylemle, sistem eleştirisinin nasıl derinlerine indiklerine tanık olmak için kaçırılmaması gereken bir film.



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol