1960’lı yıllar sinema adına fazlasıyla zengin ve bir o kadar da çığır açıcı zamanlardı. 1950’li yıllar itibarıyla Hitchcock’un korku ve gerilim sineması, türe muhteşem bir eşik atlatmıştı. Yine aynı yıl aralıklarında Avrupa’ya yayılan ve sinema anlayışını temelden değiştiren bir akım olan Fransız Yeni Dalga sinemacıları etkilemeye devam ediyordu. Roman Polanski de tam da bu zamanlarda eline kamera almış ve birkaç kısa filmden sonra uzun metrajı için kollarını sıvamıştı. İlk uzun metrajı 1962 yılında Knife in the Water adıyla geldi. Filmin atmosferinde Alfred Hitchcock’un etkisi rahatlıkla hissedilebilir. Kariyerine cesur adımlarla giriş yapan Polonya asıllı yönetmen, Knife in the Water’ın ardından Apartman Üçlemesi’yle yerini sağlamlaştırdı denilebilir. Hitchcock etkisi bir yana, psikolojik drama mizansenleriyle donattığı bu filmler ona hak ettiği saygınlığı getirmeye başlamıştı.

Kariyeri boyunca birçok farklı mekanda, birçok farklı türde ürünler vermiş bir yönetmen olarak, yaşayan en önemli yönetmenlerden biri olarak anabileceğimiz Polanski, bu çeşitliliği filmografisindeki 21 uzun metraj film arasında oldukça dengeli dağıtabiliyor. Kamerasını ilk defa bir gölde açan, ardından apartman dairelerine sıkışan ya da bir adaya uzanan yönetmen, skandallarla boğuştuğu kariyeri boyunca, artık biraz yavaşlasa da, üretmeye devam ediyor.

Polanski sineması, belli birtakım kriterlere bağlı olması açısından, filmleri arasında bir bütünlük kurulabilmesine izin verir. Paranoyalardan beslenen ve klostrofobik hikaye anlatımı onun imzası gibi bir üsluba sahiptir diyebiliriz belki de. Yeni Dalga’yı ve Hitchcockvari tematik altyapısını bir potada eritmeyi başararak unutulmaz filmlere imza attığını söylemek hiç de yanlış olmaz. Özellikle 1970’ler boyunca altın çağını yaşayan Polanski, o yıllarda Brian De Palma gibi kendine has bir dil oluşturmayı başardı. Sonrasında bir durağanlığa teslim olsa da kendi standartlarını takip ederek filmlerini çekmeye devam ediyor. Belki şu anda 70’lerin o parlak geleceğe sahip, vizyoner sinemacısı olmasa da, çektiği filmler çekeceklerinin teminatı olduğundan onun filmleri her daim adından söz ettirir. Ünlü yönetmenin doğum günü vesilesiyle filmografisinden oldukça değerli 10 filmi sizler için derledik.

Knife in the Water (1962)

knife_in_the_water_filmloverss

Roman Polanski’nin komünist rejim altındaki ülkesi Polonya’da çektiği tek uzun metraj film olan Knife in the Water, başlangıç için iddialı bir yapım olarak gösterilebilir. Bütün filmi yalnızca bir teknede çeken Polanski, üç karakterin bir gün içinde teknede yaşadıkları üzerine hikayesini inşa ediyor. Venedik Film Festivali’nden FIBRESCI ödülüyle dönen ve Yabancı Dilde En İyi Film dalında hem Oscar hem de BAFTA adaylığı bulunan film, ilk olmasının yanında artı özellikleriyle ve sinema ruhuyla öne çıkan bir yapım oluyor.

Açık havada geçmesine rağmen, gerilim dolu ve klostrofobik etki yarattığı bile söylenebilecek olan Knife in the Water, karakter analizleri yapıldıkça değerlenen bir yapıya sahip. Teknede bulunan evli bir çift ile yoldan aldıkları bir otostopçunun arasında ilerleyen hikaye, erk ve ego bağlamında yer yer ilkel güdülemeler öncülüğünde ilerliyor. Polanski’nin yalın ve sade bir üsluba sahip olmaması, filmin gerilim dozunu körükleyen ve benzer yapımlardan da ayrılmasını sağlayan bir detay aslında. İlk filminden kendine bir üslup oluşturabilmesi ise, yeteneklerinin bir göstergesiymiş diyebiliriz.

Repulsion (1965)

 repulsion-filmloverss

Apartman Üçlemesi’nin ilk filmi olan Repulsion, Polanski’nin gergin atmosferini bir apartman dairesine taşıyor. Bu defa erkten ziyade bir kadın karakteri üzerine kuruyor senaryosunu. Seksten iğrenen Carol’un erkeklerle olan imtihanı ve zihninin içindeki yolculuktan nasıl çıkacağı sorularına kısmi cevaplar veren Polanski, gerçekçiliğini görselleştirmekten çekinmiyor. Öte yandan, mekanı ve gerçekliği manipüle ederek, rüya sekanslarının gücüne güç katıyor. Üçlemenin karakteristik özelliklerinden biri olan rüya sekansları, gerçeklik anlayışını bükerek rüyaların ve gerçek hayatın ayırt edilmesine engel olmayı amaçlıyor. Carol’un paranoyaları ve kabusları peşini bırakmaz bir hal alıyor böylece.

Senaryosunun giriş ve düğüm noktalarını daha da sağlamlaştırmak ve çözüm anında gizemini hala koruyan bir final ortaya çıkarmak için senaryosunu daha incelikli ve bir o kadar da karmaşık bir hale getiren Polanski, ikinci uzun metraj filminde bunu dengeli bir şekilde oturtuyor. Diyalogların zayıflığı belki filmin akıcılığını biraz olsun etkilese de, başarılı senaryosunun ve özellikle çekim tekniklerinin etkisiyle üçlemeye oldukça sağlam bir başlangıç yapıyor.

Rosemary’s Baby (1968)

rosemarys_baby_filmloverss

Rosemary’s Baby, Polanski sinemasının en ikonik filmlerinden bir tanesidir. Apartman üçlemesinin ikinci ayağı olan filmde, yeni evli bir çiftin kiraladıkları yeni evlerinde daha önce gerçekleşmiş tuhaf olayların akabinde yaşadıkları olayları anlatılıyor. Polanski’nin Şeytan’ı işlediği ilk filmi olan Rosemary’s Baby’nin, yine paranoyadan beslenen ve entrikalarla bezenmiş bir senaryosu var. Satanist tarikatlardan bir tanesinin çevresinde geçen filmde, Mia Farrow’un canlandırdığı Rosemary’nin yalnızlığı ile desteklenen ve yine rüya sekanslarıyla zenginleşip yükselen bir tempoya sahip olan film, bu tempoyu final sahnesine kadar korumayı başarıyor.

Polanski’nin karakter sayısını arttırıp entrikalar kurması, kişisel paranoyalardan biraz sıyrılarak daha geniş bir olay örgüsü yaratmasını sağlıyor. Bu açıdan üçlemeyi biraz daha genişletmeye başlıyor. Bireyin zihninden sıyrılarak çevresinin önemini artırıyor. Bu anlamda Hitchcockvari gerilimini daha da zenginleştirdiği bir film ortaya çıkıyor.

Chinatown (1974)

chinatown_filmloverss

Roman Polanski’nin Hollywood’a giriş yaptığı filmi diyebileceğimiz Chinatown, Jack Nicholson’un en iyi performanslarından birini sergilemesiyle zirveye yerleşmesiyle dikkatleri üzerine çektiği şüphe götürmez. 1930’lar atmosferine sahip bir film-noir olan Chinatown, Polanski’nin kaleminden izlemeye alışık olduğumuz komploların iyice olgunlaştığı senaryolardan birine sahip. Polanski’nin de kendine yenilikler kattığı ve bunlara oldukça hakim olduğunu düşündüğümüzde Chinatown’un değerini anlamak mümkün olabiliyor.

Chinatown, Jack Nicholson tarafından canlandırılan J.J. Gittes adlı özel bir dedektifin aldığı bir iş üstüne yaptığı araştırmaları anlatıyor. Polanski, Hollywood’un ihtiyaçlarına göre hikayesini daha net bir biçimde anlatsa da gizemli halini başka konulara kaydırmayı başarıyor. Diğer taraftan, Chinatown’la sinema dilinde bazı değişiklikler yapmayı denemesi de cesur bir tavır olarak gösterilebilir. Keskin hatlara sahip olmayan femme fetale figürü, ne daha önce kendisinin kullandığı ne de belli ekollerde yer edinen bir figür değilken; Chinatown’ı yukarı çeken niteliklerden biri olarak göze çarpıyor. Roman Polanski’nin en iyi filmi olduğu sıkça dile getirilen Chinatown, o yıl En İyi Senaryo dalında Oscar kazanarak başarısını bir açıdan tescil etmeyi başardı diyebiliriz.

The Tenant (1976)

the_tenant_filmloverss

Apartman üçlemesinin son halkası olan The Tenant, başrolünde Roman Polanski’nin yer aldığı ilk Polanski filmi. The Tenant, Rosemary’s Baby’nin izinden gidiyor olsa da, üçlemeye son veren film olarak Repulsion’un dinamiklerini de fazlasıyla barındırıyor ve hatta daha yakın bir çizgi izliyor. Polanski, The Tenant ile dış etkenleri karakterinin zihniyle buluşturuyor ve paranoyasını en üst seviyeye çıkarıyor. Öte yandan, rüya sekanslarının gerçeklikle en içiçe geçtiği film olarak da göze çarpıyor.

Film yine bir apartman dairesini merkeze aldığı için, komşular oldukça önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Polanski’nin canlandırdığı Trelkovski karakteri zihni içinde gittikçe kaybolmaya başlıyor ve yalnızlığıyla iyice yokuşa sürükleniyor. Karakterin kayboluş sürecini adım adım işleyen yönetmen, gerilimin bir an olsun düşmesine izin vermiyor. Bilinmeyenleri çözme derdine girmeden senaryoya yedirmeye başarıyor. Trelkovski karakteri, üçleme dahilindeki en kompleks karakter olarak gözümüze çarpıyor ve bu bağlamda film için üçlemenin ilk iki filminin bir araya geldiği film gibi bahsedebiliriz.

Frantic (1988)

frantic_filmloverss

Roman Polanski’nin, kariyerinin başlangıcından sonra sinemasında belli değişimler yaşadığı bir gerçek. Bireye odaklanan hikayelerden sonra, noir etkisiyle ve Hollywood’da yer almaya başlamasının ardından daha kompleks hikayeler üzerinde çalışmaya başladı. Frantic de başrollerinde Harrison Ford’un yer aldığı Paris’te geçen bir suç filmi olarak göze çarpıyor. Hitchcock ekolünden vazgeçmeden, belli unsurları filmin içine yedirmekten kaçınmayan bir tavırla işlediği Frantic, gangsterler ve ajanlar arasında kalan bir doktorun kayıp karısını aramasını konu alıyor.

Bahsi geçen Hitchcock elemetlerini artık kendi sinemasına iyice uyarlamayı başarabilen bir Polanski görüyoruz Frantic’de. Olay örgüsünün akışı gittikçe Hollywood’a kaymaya başlasa da gizem faktörlerini incelikli işlemeyi de ihmal etmemesi, kendisinden ödün vermediğinin de bir kanıtı. Çekimlerinde gittikçe ustalaşan ve Apartman üçlemesinde de sıkça gördüğümüz atmosferi yaratmak için yerinde çekim açılarını kullanmasını bilen bir yönetmen olarak boy göstermeye başlıyor. Ustalık dönemine giriş olarak Frantic, Polanski’nin en dikkate değer filmlerinden bir tanesi olarak göze çarpıyor.

The Ninth Gate (1999)

the-ninth-gate-filmloverss

Roman Polanski sinemasının bütününü incelediğimizde, kendini tekrar etmeden benzer konuları yeniden işlemeyi başararak bir evren oluşmuş diyebiliriz. 1980’lerin ortasından itibaren etkilendiği elementleri artık kendi sineması için birer enstrüman olarak kullanmaya başlaması onun ustalığını perçinliyor. The Ninth Gate’in bu noktada önemli bir konumu var. Oscar sahibi bir yönetmen olmadan önce çektiği bu film, kariyerinin başından bu yana işlediği benzer konuları ele alış biçimi bakımından ne denli gelişim gösterdiğinin bir göstergesi olarak ele alınabilir.

Başrolünü Johnny Depp’in üstlendiği The Ninth Gate, şeytanın kendisi tarafından yazıldığı iddia edilen bir kitabı araştıran bir koleksiyoncunun hikayesini anlatıyor. Depp’in sağlam performansı bir yana dursun, olay örgüsünü daha sakin ve adım adım kuran Roman Polanski bazı açılardan olgunlaştığını net biçimde belli ediyor. Bu detaylar onun kariyerinin kırılım noktasının hemen öncesinde yer alması açısından da ayrı bir önem taşıyor.

The Pianist (2002)

pianist_filmloverss

Polanski’nin kariyerinin zirve noktası olan The Pianist, yönetmenin Oscar heykelciğine kavuştuğu film aynı zamanda. İkinci Dünya Savaşı’nda Polonya’da yaşayan yahudi bir ailenin yaşadıklarını anlatan ve Wladyslaw Szpilman’ın kitabından uyarlanan filmde, bir piyanistin gözünden savaşa bakış atan yönetmen; sinema tarihinin en özel filmlerinden birine imza atıyor. Adrien Brody’nin muhteşem performansıyla yükselen film, İkinci Dünya Savaşı konulu filmler arasında kendisine özel bir yer edinmiş durumda. Brody’nin performansı bir yana dursun, Polanski’nin yönetimsel tercihleriyle de dikkat çeken The Pianist, savaş atmosferini çarpıcı bir şekilde ve gerçekçiliğini törpülemeden yansıtmayı başarıyor.

Oluşturduğu kompozisyonlarla filmi zenginleştiren Polanski, gerek savaşın derinliklerine inen tavrıyla gerekse geniş bakışlar attığı kısımlarla bütünlük kurmayı başarıyor. Bireysel çatışmalardan, hane içine; toplum içi çatışmalardan, genel savaş atmosferine uzanan bakış açısıyla derin ve incelikli bir portre çizen Polanski, En İyi Yönetmen Oscar’ını neden kazandığını net biçimde gösteriyor. Müziğin filmin içindeki yerini elbette etkileyici bir biçimde oturtması da, The Pianist’in en belirgin özelliklerinden bir tanesi oluyor.

The Ghost Writer (2010)

ghost_writer_filmloverss

Hayalet yazarlık siyasetçiler arasında çokça kullanılan bir yöntem olarak bilinir. Polanski’nin bu konuda film çekmesi ise onun bakış açısıyla fazlasıyla uyum gösteriyor. Başrollerinde Ewan McGregor, Pierce Brosnan ve Olivia Williams’ın bulunduğu film, eski İngiliz Başbakanı’nın hayatını kaleme almak için işe alınan bir hayalet yazarın bulduğu ipuçlarıyla bir tehlikeyi ortaya çıkarmaya çalışmasını konu alıyor. Kariyerinin başında paranoya ve entrika ile senaryolarını besleyen Polanski’nin kariyerinin ilerleyen dönemlerinde daha komplocu bir tavra büründüğüne şahit oluyoruz. Tıpkı Frantic ve The Ninth Gate’te de buna benzer bir motivasyonla ilerleyen Polanski, The Ghost Writer’da daha olgun bir üslup benimsiyor.

Filmde karanlık bir atmosfer benimseyen Polanski, ağır ilerleyen bir tempo oluşturuyor. Adım adım ilerleyen bir dedektiflik hikayesi gibi senaryosunu işliyor. Üslubunu yıllar içinde yavaşça değiştiğini düşündüğümüzde, Polanski’nin yeni hikaye anlatımının oturmuş hali diyebileceğimiz bir senaryo görüyoruz.

Carnage (2011)

carnage_filmloverss

 

Carnage, Polanski’nin filmografisi dahilinde en farklı filmlerden bir tanesi. Bir tek mekan filmi olarak, dinamik ve bol diyaloglu yapısıyla yönetmenin bize daha önce sunmadığı bir senaryoya sahip diyebiliriz. Başrollerinde Jodie Foster, Kate Winslet, Christoph Waltz ve John C. Reilly’nin bulunduğu ve çocukları arasında geçen bir olay sebebiyle karşı karşıya gelen dört ebeveynin sorunu çözme çabasına odaklanıyor.

Tek mekanda geçmesi sebebiyle Polanski’nin yeteneklerini fazlasıyla gösterebildiği bir ortam mevcutken, bu denli dışa dönük karakterlerin varlığı onun için de yeni bir durum yaratıyor. Dinamik diyalogları iyi yönetebilmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi oyuncuların birbiriyle olan uyumu da olsa, yönetmenin kompozisyonları yaratmaktaki başarısı da göz ardı edilemez. Yine de başka yönetmenlerden izlediğimizde gizli kalmış bir ana fikre ulaşmak mümkün olabiliyorken, Polanski’nin son dönemlerinde bu yeni deneyiminde bu derece bir derinliğe erişemiyoruz. Hikayenin başlangıcını ve sonucunu anlatmak için görselliğin gücünü kullanmayı tercih ediyor.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi