Dün gece tüm dünyayla aynı anda tek seansta gösterimi yapılan Roger Waters The Wall’u izledikten sonra, daha huzurlu ve ümitli hissedeceğimi düşünüyordum. Ama karmaşık duygularla salondan ayrıldım. Pink Floyd’un ya da The Wall’un ben dahil birçok insan için ne kadar önemli olduğunu, hayatlarımızı ne kadar yaşanabilir kıldığını ve hatta hayatlarımızı kurtardığını tekrar tekrar anlatmaya gerek yok. Albüm zaten mükemmelken ve müzisyenler onu aynı mükemmellikte icra ederlerken,  şov bende The Wall’un -hem albüm, hem film- “daha büyüğü ve daha uzunu” izlenimi uyandırdı.

Waters bu filmi “protest” olarak tanımlasa da bence film bu tanımın yanından bile geçmiyor. Yani albümün metaforik yapısı o kadar irdelendi ki, zaten içselleştirdiğimiz anlatının devasa görsel ve işitsel imkanlarla sunulması, albümün salt kendisinden daha etkileyici değil. 60 milyon dolara mal olan bir turneden söz ediyoruz; ekrana iPay, iKill yazıyorsun insanlar da iPhone’ları ile çekiyorlar. Şov; korkuları aşma, duvarları yıkma amacından ziyade bunu artık simgesel düzeyde sergilemenin ötesine geçemiyor. Zaten Waters, Nick Mason’a filmi nasıl bulduğunu sorduğunda pek ikna edici bir cevap alamıyor, Mason’ın görüşü şarkıların aynen korunduğu yönündeki sözleriyle sınırlı kalıyor. Sonuçta devir; U2 360’dan esinlenen Muse’un parlak ışık şovlarının, döner sahneye geçmeye hazırlanan Coldplay’in devri. Müziğin kalitesinin ikinci planda kaldığı ve devasa Eurovision şovları ile karşı karşıya kaldığımız bir dönemdeyiz. Artık sanatçıların ne kadar çok sattıkları, ne kadar büyük sahne kuracakları ile orantılı ilerliyor. Belki biraz muhafazakar bir bakış açısı ile bu görüşümü tüm rock operalar için genişletebilirim ama The Wall’un kırılgan olduğu kadar güçlü hikayesinin sanki daha ayakları yere basan, daha sade ve samimi bir şova daha yakışacağını düşünüyorum.

Roger Waters The Wall’a özel olarak tüm bu eleştiriler dışında bakacak olursam; ses ve görüntü açısından fazlasıyla tatmin edici olduğunu kabul etmek lazım. Zaten direkt bir konser filmi olmak yerine rock belgeseli ve kurmacası kıvamında takip edilen bir yol var. Bu nedenle şarkı seçimleri yerli yerine oturuyor ve izleyicide mümkün olduğunca heyecana bağlı tüylerin diken diken olması ve karın ağrısı durumları yaşatılıyor. Turnenin yaratıcı direktörü Sean Evans ile tecrübeli görüntü yönetmeni Brett Turnbull, duvarın önünde ve kırsal alanda oldukça yetkin bir işe imza atmışlar. Ayrıca “duvarın arkasında neler oluyor?” sorusunun cevabı da satır aralarında verilerek tüm ekibi kucaklayıcı bir yaklaşım amaçlanmış, bu da takdir edilmesi gereken bir durum. İlgi çekici noktalardan biri de filmin sonunda savaşlarda, insan hakları ihlalleri sonucunda ya da terörist-faili meçhul eylemlerde ölenlerin fotoğraflarına yer verilmesi ve bu fotoğraflardan bir duvar oluşturulması. Duvarda Erdal Eren’in adını görmek hepimizde bir burukluk yaratmadı değil. Ayrıca dikkatli gözler, duvarda Atatürk’ün de bir fotoğrafının yer aldığını görmüşlerdir. Belgeselin ve konserin verdiği hissiyatlardan biri de bu aslında: Çok fazla bedel ödedik ama dünya hala iyi bir yer değil; hatta daha kötü, daha yaşanılmaz bir yer ve hepimiz bundan sorumluyuz. Fakat filmden çıkışta normal hayatlarımıza, aynı sefalete yeniden dönüyoruz. Şov ve film de zaten ancak bu kadarını vadedebilir.

Roger Waters The Wall: Waters Duvarlarını Yıkıyor

Filmin asıl etkileyici olan kısmı ise Waters’ın kişisel yolculuğu ve onun evini, beyninin dehlizlerine benzeten kurgu. İki dünya savaşı sonucunda yıkılmış bir aileden söz ediyoruz ve böylece The Wall’un evrenselliğinin ne kadar bireysel bir yaşanmışlıktan doğduğunu görebiliyoruz. Gerçi burada da konu biraz baba meselelerinde (daddy issues) takılı kalıyor; annesi ve hayatındaki kadınlar birer konser performansından ötesinde incelenmiyor. (Mother, Young Lust ve Don’t Leave Me Now) Sanki babayla ilgili değil de anneyle ilgili bastırılmış sorunların olduğu intibası daha güçlü. Fakat sonuçta bu Waters’ın kişisel yolculuğu; o da kendi duvarlarını yıkıyor, yıllardır birçok insanın duvarlarını yıkmasını sağladığı gibi. Konserden ziyade bu bölümler, The Wall’u neden sevdiğimizi anlamamızı sağlıyor.  Tıpkı filmin sonunda Nick Mason ile samimi bir sohbete dalan Roger Waters’ı neden sevdiğimizi, o an anladığımız gibi. Gerisi şov biznıs…


Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi