Yasak Bölge (La Zone), Desierto adentro ve Gecikme (La demora) filmlerinin Meksikalı yönetmeni Rodrigo Plá’nın son filmi Bin Başlı Canavar (Un monstruo de mil cabezas), Türkiye prömiyerini yaptığı İstanbul Film Festivali’nden Uluslararası Yarışma Altın Lale ödülü ile ayrıldı. Kanser olan kocasının tedavi masraflarını karşılamayı reddeden sigorta şirketi karışışında çaresiz kalan Sonia’nın, eline bir silah alarak ödemeyi onaylaması gereken yetkilileri tek tek ziyaret etmeye başlaması sonrası gelişen olayları konu alan filmin 17 Haziran’da ülkemizde vizyona girecek olması sebebiyle usta yönetmen Rodrigo Plá ve filmlerinin senaryosunda imzası bulunan hayat arkadaşı Laura Santullo ile son filmleri ve Plá sinemasına dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Söyleşi: Utku Ögetürk

Rodrigo Plá Röportajı

6662_960n

Adaletsizlik hissi, devletin görevini yerine getirmemesi, totaliter düşünce biçimi filmlerimin kaynağı!

U.Ö: 2007’de Yasak Bölge, 2008’de Desierto adentro, 2012’de Gecikme ve bu yıl ise Bin Başlı Canavar… Her yeni filmde üzerine koyan ve bir sinema dili oluşturan Rodrigo Pla ve sinemasından bahsetmek mümkün. Siz, bu son filminizi kendi filmografinizde nerede konumlandırıyorsunuz?

R.P: Aslında dördü de birbirinden farklı filmler. Fakat yine de aralarında bazı benzerlikler bulmak mümkün. Özellikle de tema açısından. Adaletsizlik hissi, devletin görevini yerine getirmemesi, özel ve kamu sektörü arasındaki sınır, totaliter düşünce biçimi gibi konular değişik hikayelerin içerisinde sürekli gün yüzüne çıkıyorlar. Anlatım tekniğinde de filmler arasındaki benzerliklerden söz edilebilir ama sürekli yenilendiğini söylemek de mümkün. Bütün bunlara rağmen hepsi birbirinden çok farklı filmler. Bunun sebepleri de bence filmlerin de kendi içinde evrilmeleri, insanın zevkinin zamanla değişmesi, etrafına bakış açısının değişmesi ve bunun sonucunda yapmak istediği filmlerin de zamanla farklılaşması.

U.Ö: Bugüne kadar çektiğiniz tüm filmlerin senaryosunda hayat arkadaşınız Lauro Santullo’nun imzası var. Beraber de yazıyorsunuz. Bu süreci nasıl ilerletiyorusunuz?

R.P: Yıllardır hem iş hem de özel hayata yayılan bir beraberliğimiz var. Bu yüzden yıllar içerisinde çalışma biçimimiz de değişti. Artık görev bölümü yapıyoruz. Laura bazen kendi kitabından uyarladığı bir senaryo üzerinde çalışıyor, ben de filmi çekiyorum. Aslında görevlerimizin arasındaki çizgi de çok keskin değil. Ben bazen senaryonun gelişimine katkıda bulunabiliyorum, o da filmin çekim aşamasında bana yardımcı olabiliyor.

U.Ö: Peki, Bin Başlı Canavar’ın yazım süreci nasıl başladı? Bu hikayeyi beyazperdeye aktarmaya nasıl ve ne zaman karar verdiniz?

L.S: Fikir bir süre önce ortaya çıktı. Kanada yapımı belgesel “The Corporation” ilham kaynağı oldu. Belgesel, büyük şirketlerin topluma karşı sergilediği patolojik davranışları ortaya koyuyordu. Belgeseli seyrettiğim günden beri bu konuyu işleme fikri kafamda dolanıp durdu. “Bin Başlı Canavar”ı da aynı konuyu kurmaca bir hikaye üzerinden anlatıp anlatamayacağımı görmek için yazdım. Başından beri niyetim hikayeyi filme dönüştürmekti ama yazım süreci gereği yazdığım metin bir roman haline geldi. Diğer taraftan senaryoyu ‘anlatı’ düzeninde bir olay dizisiyle kurgulamak, karakterlerin arka planlarını sağlam oluşturma ve baş karakterin hakkını arayış sürecindeki hareket sırasını belirleme anlamında bize çok yardımcı oldu. Ayrıca bu sayede hikayeyi bütün karakterlerin gözünden anlatma fırsatı da bulduk. Metni senaryo haline getirme süreci ise bir hayli sancılı oldu, çünkü senaryonun da film ilerledikçe kendi içinde evrilmesini istedik.

Bütün sistem kendi kuyruğunu ısıran bir yılan gibi.

U.Ö: Kapitalizmin etkilerinden biri olarak mevki sahibi insanlar, her konuda dilediklerini gerçekleştirebilirken, filminizde de yer verdiğiniz sıradan karakterler sisteme yenik düşerek kaybeden oluyor. Bu düzen ve her geçen gün kötüye giden sistem hakkında ne düşünüyorsunuz?

L.S: Aslında filmin baş karakteri olan kadın fakir biri değil. Orta sınıf mensubu. Sistemin kokuşmuşluğuyla ilgili sorun şurada: Şu veya bu şekilde az bir kesim dışında herkesi etkiliyor ki o azınlık da bu sistemin genel arızalarının sonuçlarından bir şekilde nasibini alıyor. Çünkü bir toplumun topyekûn insanlıktan çıkıp rahatsız edici davranışlar sergilemesi, kimseye fayda getirmez. Bütün sistem kendi kuyruğunu ısıran bir yılan gibi aslında.

A Monster With a Thousand Heads (7)

U.Ö: Çok ciddi bir sistem eleştirisine sahip olan filminizin adından yola çıkarak -Bin Başlı Canavar- Sonia Bonet karakteri çözüm için çaldığı her kapıda başka bir “dev” ile karşılaşıyor. Filme adını da veren bu metaforu bir de sizden dinlemek isteriz.

R.P: Aslında romanda bu ifade sadece bir paragraf içerisinde geçiyor. Fakat bir filmin tamamına yayıldığında ifade genişliyor ve yoruma açık hale geliyor. Biz bu noktada metaforu yorumlamayı her izleyicinin kendine bırakıp, oyunbozanlık etmemeyi tercih ederiz.

U.Ö: Filminizin ana karakteri bir kadın ve bu kadının sisteme karşı mücadelesini izliyoruz; kocası için savaşan sisteme karşı duran yalnız bir kadın. Filmin yazım aşamasında güçlü bir kadın figürü yazmak sizin için ne denli öncelikli ve önemliydi?

L.S: Sonia Bonet’in bir erkek dünyasıyla mücadele ettiği fikrine pek katıldığımız söylenemez. Bizce Sonia, acımasız bir sisteme ve kadın veya erkek olmalarından bağımsız olarak empati duygusundan yoksun insanlara karşı mücadele ediyor. Bir karakteri oluştururken en büyük öncelikleriniz, derin bir araştırma, belli bir muğlaklık ve karakterin insancıl yönlerini ortaya çıkarmaktır. Bu işi yaparken bunlar sizin pusulanız haline gelir. Hikayeyi ve karakteri oluştururken karşımızda hasta kocasını çok seven bir kadın buluyoruz. İçinde bulunduğu durum tarafından oldukça sarsılmış ve bir silahı olan bir kadın. Gerilimli bir kombinasyon. Fakat kesinlikle kadın dünyasını incelemek gibi bir niyetimiz olmadı. Yani bunun filmin özelliklerinden birisi olduğunu söyleyemeyiz.

U.Ö: Bu noktada filmi neredeyse tek başına sırtlayan Jana Raluy’un tercih ediliş süreci ve filmin tamamlanmasının ardından kendisiyle ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

R.P: Jana, geniş bir duygu ve yetenek yelpazesine sahip harika bir aktris. Çekimler sırasında gerek karakteri gerekse filmin hikayesi sebebiyle işi çok zordu.

Canlandırdığı karakterin yaşadığı ahlaki çelişkiler peşini bir türlü bırakmıyor, bu muğlaklık da karakteri daha karmaşık hale getiriyor. Geri dönüşü olmayan bir şiddet sarmalına yakalanmış fakat bu sırada iyiyle kötünün arasındaki farkı asla unutmayan bir karakter.

Bu kadar yetenekli oyuncularla çalıştığım için kendimi çok şanslı hissettim ve bunun filmi çekerken özgüvenime ciddi bir katkısı oldu. Oyuncu kadrosu oluşturmanın kritik tarafı her karakterin birkaç dakikalığına da olsa filmde öne çıkmalarıydı. Bu yüzden oyuncu seçimi yaparken araştırma sürecine çok önem verdik ve sonunda harika bir kadro oluşturduğumuza inanıyorum.

Oyuncular film sırasında birçok sahnede doğaçlama yaptı ki bunları çoğunlukla senaryodan ziyade Laura’nın romanından ilham alarak yaptı. Bu da senaryoyu zenginleştirdi ve her karaktere küçük ve çeşitli boyutlar kattı.

U.Ö: Filminizin çok kuvvetli bir senaryosu var. Ancak, bu senaryoyu beyazperdeye yansıtırken kullandığınız çekim teknikleri ve kurgu filmin seyir zevkinin artmasını, özellikle ilk bölümün ardından tansiyonun hiç düşmemesini sağlıyor. Aklınızdakilerin beyazperdeye yansıtılması kısmında kurguya ne denli müdahale ettiniz? Son haline ulaşabilmek adına çok fazla atılan sahne oldu mu?

R.P: Bir yönetmen olarak filmin yapım aşamasının her aşamasına dahil olmaya çalışırken aynı zamanda ekibimi son derece yaratıcı ve zeki insanlardan oluşturmaya özen gösteriyorum. Bu da filmin kendi içinde gelişmesine ve büyümesine yardımcı oluyor çünkü ortaya bir sürü çözüm önerisi konmuş oluyor. Ayrıca bir senaryo üzerinden yola çıkmamıza rağmen hikayenin yol üzerinde değişim yaşayabileceğine inanıyoruz. Bu da film yapım sürecini daha esnek hale getiriyor. Kurgulama sürecinde hikayenin temel hatları korunsa da değiştirilen veya silinen bazı sahneler oldu. Kurgu aşamasında bütün hikaye adet baştan aşağıya tekrar yazılabileceği için müthiş bir kurgucu olan Michael Schverdfinger ile çalışmamıza rağmen, süreci olabildiğince yakından takip etmeye çalıştım.

Nuri Bilge Ceylan’ın filmleri beni hep büyülemiştir.

U.Ö: Alfonso Cuaron ve Emmanuel Lubezki Centro Universitario de Estudios Cienmatográficos’dan mezun olan ve Hollywood’da da büyük başarılar yakalayan iki isim. Yanlış bilmiyorsak siz de el el Centro de Capacitación Cinematográfica’dan mezunsunuz. Sizin Hollywood gibi bir kariyer planınız var mı?

R.P: Evet, yanılmıyorsam Cuaron da Lubezki de el Centro Universitario de Estudios Cienmatográficos’dan mezunlar ki o da en az benim mezun olduğum el Centro de Capacitación Cinematográfica kadar iyi bir okuldur.

Gelecek için net planlarımız yok. Bu zamana kadar hep etrafımızda olup bitenlere göre filmler çektik. Bundan sonra da sinema bizi nereye götürürse oraya gideceğiz. Hollywood tabii ki olası seçeneklerden biri. Coğrafi yakınlığı da büyük avantaj. Ama sinemamızın bizi o noktaya götürüp götürmediği konusunda emin değiliz. Her şeyden önemlisi, kariyerimizin bu aşamasında özellikle yaratım sürecinde biraz daha bağımsızlığımızın olması ki bu da şu anda Meksika’da bize sunulmakta.

pla-filmloverss

U.Ö: Bu yıl yarıştığınız İstanbul Film Festivali’nden Uluslararası Yarışma Altın Lale Ödülü ile ayrıldınız. Bu ödül sizin için ne ifade ediyor?

R.P: Ödülü almak için İstanbul’da bulunmak harika bir deneyimdi. Bir ödül kazanmak her zaman çok heyecan vericidir. Birilerinin filminizi çok sevdiğini gösterir fakat evinizden bu kadar uzak bir yerde ödül almak çok daha özel bir durum. Çünkü yaşamanın getirdiği haz ve ikilemlerin dünyanın her yerinde aynı olduğunu gösteriyor. Filmler, diğer sanat dalları gibi bizi bir arada tutan güçlü bir bağ görevi görüyorlar. Günün sonunda bize sadece insan olduğumuzu hatırlatıyorlar.

U.Ö Türkiye Sinemasını takip ediyor musunuz? Beğendiğiniz, filmlerini takip ettiğiniz yönetmenler var mı?

R.P: Nuri Bilge Ceylan’ın filmleri beni hep büyülemiştir. Bence “Bir Zamanlar Anadolu’da”, “Üç Maymun” ve “Uzak” muhteşem filmler.

U.Ö: Son sorumuz, yeni bir projeniz var mı? 

L.S: “El otro Tom” ve “Guarda y custodia” adında iki tane senaryomuz hazır. Finansman kısmında da şansımızın yaver gitmesini ve bir an önce filmleri çekmeyi umuyoruz.

Teşekkür ederiz…

Bin Başlı Canavar 17 Haziran’da vizyonda. Filmin fragmanını aşağıdan izleyebilirsiniz. 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi