No ve El Club’dan beri Pablo Larrain ile birlikte çalışan ve geçtiğimiz hafta vizyona giren Neruda filminin yapımcılarından olan Renan Artukmaç ile kariyeri, Pablo Larrain’in filmleri ve Neruda’nın yapım aşaması üzerine oldukça keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Utku Ögetürk, Ecem Şen

Ecem Şen: Öncelikle sinemayla ilişkinizden ve bu ilişkinin nasıl geliştiğinden bahsedebilir misiniz?

Renan Artukmaç: Küçüklüğümden beri hep sinemada yer almak, 11-12 yaşımdan beri yönetmen olmak istiyordum. Film üzerine eğitim görmek istediğim için ve bunun daha çok – tabii izlediğimiz filmlerden de esinlenerek –  yurtdışında daha iyi, daha geniş, daha zengin bir tecrübe edineceğime inandığım için olabildiğince yurtdışında eğitim görmeye çalıştım. Türkiye’de liseyi bitirdikten sonra Fransa’da film eğitimine başladım. İlk senemizde sinema tarihi, yönetmenlik, yapımcılık ve montaj olmak üzere her şeyi öğretiyorlardı. Daha sonra belli bir konuda uzmanlaşmanız gerektiğinden seçim yapıyorsunuz, ben de yapımcılığı seçtim. Yapımcılığın kendime, kişiliğime daha uygun olduğunu ve daha çok filmde yer alma imkanı olduğu için yapımcılık eğitimini seçip orada devam ettim. Tahsilimi de yapımcılık üzerine tamamladım. Eğitimimi bitirdikten sonra Fransa’da staj yaparak yapım şirketlerinde çalışmaya başladım. Öncelikle televizyon dizilerinde, filmlerinde; daha sonra da sinema yapımlarında yer almaya başladım. Türk ve Fransız kültürlerini bilen bir insan olarak, iki ülke arasında ortak yapım yapma fikri doğuyordu içime. İki ülke ile iki kültürü karıştırmak, iki ülkenin de çalışanlarıyla birlikte çalışabilmek…  Sonuçta bu durum benim için  bir avantajdı ve ben de hep ikisini birlikte daha da ileriye taşımak istediğim için Fransız yapımlarına Türk ortak bulma çalışmaları veya Türk yapımlarına Fransız ortak bulma çalışmalarında bulundum. Bir noktada master yapmak istediğim için İngiltere’de masterımı yaptım ve bu süreçte İngiltere’de de çalıştım. Bu üç ülkede de çalışmış, tecrübe etmiş biri olarak, üç ülkenin de çalışma tekniklerinin çok farklı olduğunu söylemeliyim. Çok zengin bir tecrübe edinmemi sağladı bu durum. Dolayısıyla uluslararası yapımlarda da daha iyi adapte olma imkanı verdi bana. Bu şekilde devam etti, bir film başka bir filmi getirdi; bir iş başka bir işi getirdi.

Londra’dan sonra tekrar Paris’e döndüğümde de Funny Balloons adında bir şirkette çalışmaya başladım. Funny Balloons, esasen bir uluslararası dağıtım şirketi.  Ama yapım kısmını  geliştirmek istediğinden  birlikte çalışarak yapım bölümünü de geliştirmeye çalıştık ve son 3-4 senedir yapımlara ortak yapımcı olarak giriyoruz. Funny Balloons’ta zaten genel stratejimiz yeni bir yetenek keşfedip onu, kariyerini takip etmek, onunla birlikte büyümek ve devam edebilmek. Tam da bu yüzden  Pablo Larrain gibi bir yönetmenle çalıştık ve ilk filminden son filmine kadar ilerledik

Yapımcılığın bana daha çok hitap ettiğini düşünüyorum.

Ecem Şen: Başlangıçta yönetmenlik+yapımcılık olarak başlamışsınız ama sonradan yapımcılığın kişiliğinize daha uygun olduğunu keşfetmişsiniz. Bu kişilik tanımı bir yapımcı olarak neye tekabül ediyor?

Renan Artukmaç: Film çok güzel bir sanat olmakla birlikte zengin ve birçok unsuru bilmek zorunda olduğunuz bir sanat; görseli, imajı, müziği, yazımı, oyuncularla çalışması… Birçok konuyu içerdiği için yönetmenliğin zor olduğunu yapımcılığın bana daha çok hitap ettiğini düşünüyorum. Bir de daha çok filmde yer almak istedim. Yönetmenlikte bir film yaptığınızda bu 3-5 senenizi alabilir. Gerçi yapımcının da proje ne kadar sürüyorsa o kadar zamanını alıyor ama farklı tip projelerde ve aynı anda birkaç filmde yer alma imkanı olduğundan dolayı yapımcılığa kaydım.

renan-artukmac-filmloverss

Utku Ögetürk: Sette yer aldınız mı, başka filmlerde?

Renan Artukmaç: Sette de yer aldım, çoğunlukla yapım departmanında. Bizim Büyük Çaresizliğimiz filminin çekimlerinde sette yapım ekibinde yer aldım, yapım asistanıydım o sırada. İngiltere’de Late Bloomers diye bir film çekilmişti, Fransız-İngiliz ortak yapımı, orada da sette yer almıştım.

Utku Ögetürk: Şu açıdan sordum aslında, genelde özellikle Türkiye’deki algıda  –tabii Hollywood’a baktığımızda da benzerlerini görüyoruz ama- insanlar okulu bitirdikten sonra hemen yönetmenliği deniyorlar. Sektörü öğrendikten sonra yavaş yavaş yapımcı olmaya başlıyorlar. Kendi filmlerine ortak yapımcı oluyorlar daha sonra işi biraz daha maddiyata döküyorlar. Siz tam tersi bir kariyer akışından bahsediyorsunuz aslında, en azından hedef olarak.

Renan Artukmaç: Doğru bir gözlem, aslında ben hepsinin paralel bir şekilde birlikte yapılabileceğine inanıyorum. Ancak az önce dediğim gibi, yönetmen bir filmin yönetmenliğini üstlendiğinde bu çok zaman alabiliyor. Yönetmen arkadaşlarım hep aynı projenin üzerinde çok uzun zaman çalıştıklarından başka ve farklı tip projelerde yer alamıyorlar. Tecrübe edinmek açısından birçok filmde yer almak, farklı kişilerle, yönetmenlerle, yapımcılarla çalışmanın önemli getirisi olduğunu düşünüyorum.

 Pablo Larrain ile çalışması çok keyifli; düşünceleri, bilgisi çok derin olan bir insan.

Utku Ögetürk: Sizin söylediğiniz bana daha mantıklı geliyor,  ayakları yere daha sağlam basan bir kariyer olmuş oluyor. Yani toyken yönetmenliğe girip  sonra zamanla öğrenmektense, sektörü öğrendikten sonra eğer bir yetenek varsa yönetmenlik zaten ortaya çıkacaktır.

Renan Artukmaç: Bir noktada ortaya çıkacaktır ve ortaya çıkanı da zaten daha da geliştirecektir, daha fazla tecrübe ederek yeteneğini geliştirmeye de devam edecektir. Ama bir filmin üstünde senelerce uğraşınca bir de sırf ona odaklanınca hem zor oluyor hem de daha yavaş gelişiyorsunuz. Kendi filminiz için bir sürü insanla çalışıyorsunuz ama biraz da üstünde çalıştığınız hikayeyi, konuyu kenara koyup, unutup başka projelerin üstünde çalışmakta da fayda var. Her yönetmen her filmin üstünde 3 sene çalışmıyor ama insanlar kariyerlerinin başında –gençler özellikle- çok fazla filmde yer alma şansı bulamayabiliyor ben o yüzden yapıma kaymıştım. Başta da sinema okurken başka ekiplerle, yönetmenlerle yaptığımız kısa filmler vardı, “kişiliğime uygun” derken kariyerimde ulaşmak istediğim nokta için yapımcılığın daha iyi bir yol olduğuna karar verdim. Hem tecrübe, hem üstünde çalışabileceğim filmler konusunda hem de hız ve zaman konusunda da yapımcı olmanın daha uygun olduğunu fark ettim. Herkes 100 kişilik bir seti idare edemez. Ayrıca dediğim gibi sinema birçok sanatı içeriyor. Yönetmenin hem oyuncularla ilgilenmesi gerekiyor hem ışığı ayarlaması gerekiyor. Tabii ki de bu departmanların ekip şefleri var birlikte çalıştıkları kişiler var ama işin özetinde başındaki kişi yönetmen. Dolayısıyla bu çok tecrübe gerektiren bir iş, birçok filmde yer almış olmak gerektiğine inanıyorum, o yüzden böyle devam ettim.

Ecem Şen: Senaryo olarak karaladığınız bir şeyler var mı?

Renan Artukmaç: Fırsat buldukça yazmaya çalışıyorum, son senelerde pek yazamadım çünkü çok yoğun çalışıyoruz. Ama zaten senaryo yazımı üzerine de master yaptım. Yazdığım uzun metraj senaryolar var, çok kişiye de okutmuyorum (gülüşmeler).

Utku: Türkiye için mi?

Renan Artukmaç: Bir tanesi Türkiye-İngiltere içerisinde geçen bir konu, bir tanesi sırf Fransa’da geçen bir hikaye…

Ecem Şen: Pablo Larrain ile çalışmak keyifli mi?

Renan Artukmaç: Çalışması çok keyifli, düşünceleri, bilgisi çok derin olan bir insan. Sadece film de yapmıyor, kendi yapım şirketi var, reklam filmleri, televizyon filmleri, sinema filmleri yapıyor. Kendisi de iyi bir insan ve çalışma olarak da karşısındakini dinleyen, fikirlere açık bir insan olduğundan birlikte çalışmak çok keyifli. Fikirlerinizi dinler, belki kabul eder belki etmez ama konuşulabilen ve iş birliği kolay olan bir yönetmen.

Larrain, Şili’de film yapmaya devam edecektir.

Natalie Portman ve Pablo Larrain

Natalie Portman ve Pablo Larrain

Utku Ögetürk: Jackie ile aslında yavaş yavaş Hollywood’a transfer olmaya başladı Larrain de, ama Jackie’de örneğin Kennedy’nin vurulduğu sahne tamamen Larrain imzası taşıyor. Amerika’da hiçbir yönetmen o sahneyi öyle çekmez. Sizce kendisini biraz daha tanıyan biri olarak, Larrain’in kariyeri daha çok Hollywood’dan mı yoksa Şili üzerinden mi ilerleyecek?

Renan Artukmaç:  Hiçbir zaman kendi kimliğini kaybedeceğini düşünmüyorum, muhtemelen birçok teklif de alıyordur zaten sadece Jackie’ye değil tüm filmlerine baktığınızda tüm sahneler tamamen onun bakış açısını yansıtıyor. Stiliyle ve tekniğiyle, o konuyu nasıl işlemek istiyorsa tamamen öyle işliyor gibi geliyor bana. Ben açıkçası sırf Hollywood filmi yapacağını sanmıyorum, kendi şirketi de  var, birlikte çalıştığı başka yönetmenler de var. Dolayısıyla ikisi arasında gidip geleceğini düşünüyorum. Bir yönetmen olarak daha kişisel filmler de yapmak isteyecektir. Bugüne kadar yaptığı filmlere bakarsanız No, El Club, Neruda, Jackie… Bütçe açısından da bazı filmler arasında büyük farklar var. Mesela El Club çok daha düşük bütçeli bir film. Larrain onu çok hızlı ve çok kısa sürede yaptı. Birkaç ay musait olduğunda, boş durmamak için hemen bir film yapmayı tercih etti mesela. Yine bunu yapmayı isteyecektir. Bu yüzden kişisel filmlerine ve Şili’de film yapmaya devam edeceğini düşünüyorum.

Utku Ögetürk: Aynı jenerasyon, dünyanın bambaşka bir yerinden, Lanthimos tamamen Amerika’ya transfer oldu mesela.

Renan Artukmaç: Şimdilik öyle aslında. Bu yola ayak bastığınızda bunu geri çevirmek de kolay değil. Ben kendim de mesela Amerikan filminde yer almak isterim, yönetmen olarak değil de yapımcı olarak. O dünyaya girmek o kadar kolay değil ve o dünyaya girince insan olabildiğince çok devam etmek isteyebilir.

Utku Ögetürk: Stüdyoya girmek biraz riskli. Mesela Aronofsky stüdyoya girdi, çok kaliteli bir film çekti ve uzun zamandır sessiz sedasız, o da Larrain gibi bağımsız bir ruhu olan yönetmenler için riskli bir iş gibi geliyor bana.

Renan Artukmaç: Doğru, katılıyorum. Aronofsky bu arada Jackie’nin de yapımcısı. Şöyle söyleyeyim, Jackie gibi filmler Stüdyo yapımı filmler değil o yüzden de daha serbest, daha “kolay” diyelim kendi bakış açınızı filme koymak. Kendi kişisel filmlerini de yapmaya devam edeceklerdir, Stüdyo ile yapamıyorlarsa kendi yapma imkanlarına bakacaklardır. Fakat şu da doğru ki orada yapılan filmlerle daha çok insana ulaşma imkıanınız var. O yüzden Hollywood’da da film yapmak istemelerini gayet iyi anlıyorum.

Ecem Şen: Bir röportajınızda montaj esnasında film ile senaryonun bir hayli değiştiğini söylüyorsunuz. Hatta senaristi yeniden Fransa’ya çağırıp Neruda’nın üzerinde tekrar çalışmışsınız. Oscar karakterinin de filmdeki konumlandırılışı biraz değişmiş sanırım. Film bu aşamada ne yönde değişti, büyük değişiklikler oldu mu?

Renan Artukmaç: Aslında senaryo yazıldıktan sonraki süreçte, yani  film üzerinde çalışıldığında çok zaman geçmiş oluyor. Bir film esasında üç kez yapılıyor: Hem senaryo yazıldığında hem çekim yapıldığında hem de montaj esnasında. Senaryonun yazım aşamasında düşünülen film ile çekim aşamasında ortaya çıkan film değişebiliyor. En sonda da tüm malzemeler elinizde olduğunda yani yazdığınız şeyi görsele çevirdiğinizde ve görseldeki her şeyi görebildiğiniz montaj anında tüm bunlar değişebiliyor. Neruda üstünde de öyle oldu. Bazı yaratmak istediğiniz şeyler çalışmadığında orada değişiklikler yapılmaya çalışılıyor. Ana karakterlerden birinin etkisini biraz değiştirdiğinizde film de doğal olarak değişiyor.

Ecem Şen: Filmle ilgili bir soru sormak istiyorum, Pablo Neruda Nobel konuşmasında “Bu iki yıllık süreci yaşadım mı, yazdım mı yoksa düşledim mi bilmiyorum” gibi bir cümle kullanıyor. Larrain de filmi biraz böyle yorumlamış gibi geldi bana, bazı noktaları düş gibi, bazı noktaları kurgusal, bazı noktaları gerçekten yaşanmış gibi. Siz de katılıyor musunuz böyle bir anlatı yapısının varlığına?

Renan Artukmaç: Pablo Larrain’in filmi öyle işlediğine katılıyorum. Düz, klasik bir yapıda işlemeyerek burada yapmaya çalıştığı asıl şey, Pablo Neruda’nın dünyasını, kişiliğini göstermekti. Kültür açısından, tecrübe açısından çok zengin bir insan Neruda. O dönemlerden önce yanılmıyorsam Hindistan’da, Singapur’da, Fransa’da konsolos olmuş, birçok ülkeyi gezmiş. O esnada zaten Şili’de ünlü bir şair. Yazıları birçok insan tarafından takip edilen bir yazar.

Ecem Şen: Nazım Hikmet ile de dost olmuşlar.

Renan Artukmaç: Evet. Dolayısıyla öyle bir insanı iki saatlik bir filme sığdırmak da kolay bir şey değil. Neruda filminde yapmaya çalıştığımız şey biraz da Pablo Neruda’nın karakterini, dünyasını gösterebilmekti. Zaten klasik bir şekilde şairin hayatını komple işleyen bir film değil. Sadece iki senesini konu alan bir film.

Türk sinemasının gelişmekte olduğunu ancak konular itibari ile biraz fazla lokal hikayeler olduğunu fark ediyorum.

Neruda

Neruda

Ecem Şen: Neruda, Cannes’da ana yarışmada yer alması sonrası Oscar’da da Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olması bekleniyordu. Ama bunlar gerçekleşmedi. Bu süreç nasıl gelişti, bunu neye bağlıyorsunuz?

Renan Artukmaç: Festivallerin filmi alıp almaması bizim elimizde olan bir şey değil maalesef. O seçim komitesine, festival başkanlarına bağlı olan bir şey. Ana yarışmaya girmeyi hedefliyorduk ama olmadı. Biz bulunduğumuz festivallerden çok memnunuz. Daha önce de yer aldık zaten. No filmiyle Pablo Larrain’in kendisi de yer aldı. Gayet memnunuz ve filme de çok fazla getirisi olduğunu düşünüyoruz. Oscar Ödülleri ise bambaşka bir şey.

Utku Ögetürk: Cannes ile ilgili bir şey sormak istiyorum. Jackie ve Neruda’nın üzerine çekilecek yeni bir Larrain filmi önümüzdeki yıl sizce direkt ana yarışmada olur muydu? Larrain ismi gittikçe büyüdü çünkü.

Renan Artukmaç: İsme de dikkat ediliyordur ama en net anlamda filme bakıyorlar. Bu tür durumları hiçbir zaman bilemezsiniz ancak şansları olduğuna inanıyorum.

Utku Ögetürk: Yönetmenler filmlerinin gidişatı yönünde belirli festivallerle özdeşleşebiliyorlar. Larrain de art arda Cannes’da yer alınca sanki bundan sonra Larrain’in filmini ilk olarak Cannes’da görebileceğimizi düşünüyorum.

Renan Artukmaç: Bu Larrain’in yapacağı filme ve kendisine de bağlı. Oscar şansı olduğu düşünülen filmler dağıtımcılar tarafından belirli kampanyalarla ön plana çıkarılıyor. Filmin hangi festivalden geldiği, Amerika’da hangi festivallerde yer aldığı ve tabi en başta filmin iyi olması gibi durumlar önem kazanıyor.

Utku Ögetürk: Oscar adaylıklarına baktığımızda Jackie ile Natalie Portman En İyi Kadın Oyuncu dalında aday olduktan sonra ben açıkçası Neruda’nın Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olmasını bekliyordum. Acaba Amerika’da yapılan kampanya yetersiz mi kaldı?

Renan Artukmaç: Aslında Amerika’da geniş kapsamlı ve başarılı bir çalışma yapıldı. Çok fazla sayıda röportaj verildi. O konuda bir eksiklik olduğunu düşünmüyorum. Film Toronto’da. New York Film Festivali’nde gösterildi. Birçok festivalde yer aldı. Oyuncular ve Pablo Larrain uzun bir süre boyunca Amerika’da bulundu. Filmi tanıtmak açısından bir sorun olduğunu sanmıyorum ama çok fazla film var. Bu yıl yanlış hatırlamıyorsam 86 film vardı.

Ecem Şen: Hem yurtiçi hem de yurtdışı olmak üzere sinema sektörünü farklı alanlarda deneyimliyorsunuz. Türkiye sinemasına baktığınızda, içinde de yer almış biri olarak uluslararası arenada sizce nasıl bir profil çiziliyor?

Renan Artukmaç: Ben Türk sinemasının gelişmekte olduğunu düşünüyorum . Yeni ve genç yönetmenler geliyor.  Farklı festivallerde yer alan Türk yönetmenler var. Tabi ki bilindik yönetmenler var ama genç yönetmenler de git gide daha fazla uluslararası festivallerde yer almaya başlıyor. Biraz önce de konuştuğumuz gibi, günümüzde -özellikle de arthouse tip filmler için- en önemli şeylerden bir tanesi de uluslararası camiada yer alabilmek. Filminizin birçok yerde gösterilmesi, festivallerde, uluslararası festivallerde yer alması. Sonra da birçok ülkede gösterime girebilmesi. Bunu üstlenen kişiler de sales agentlar.

Çok fazla film var günümüzde, yalnızca Türk sinemasından bahsetmiyorum; dünyada çok fazla film var. Bu noktada da filminizi pazara koymak, tanıtmak git gide zorlaşıyor. Türk sinemasının gelişmekte olduğunu ancak konular itibari ile biraz fazla lokal hikayeler olduğunu fark ediyorum. Sırf Türkiye veya sırf lokal izleyiciye hitap etmeyip daha geniş bir izleyici yelpazesine hitap etmeye çalışmak belki de Türk sinemasının daha fazla açılmasını ve yurtdışında  ön plana çıkmasını sağlayacaktır. Ama bunun üzerinde de çalışıldığına inanıyorum.

Utku Ögetürk: Bu konuda geçtiğimiz yıllara göre daha iyiyiz. En azından dünya festivallerine genç sinemacılarımız katılıyor. Bunda da Köprüde Buluşmalar gibi oluşumların etkisi büyük. Bilinç artmaya başladı aslında.

Renan Artukmaç: Bilinç artmaya başladı. Atölyeler dolayısıyla da panellerden alınan yardımlar ve networking çok  gelişti ve gelişmekte. Atölyelerin, panellerin, Köprüde Buluşmalar gibi çalışmaların çok fazla katkısı var. Öyle de devam edeceğine inanıyorum. Aynı şekilde bu sanatla da alakalı olan bir durum tabii. Bu tip yabancı filmlerin de Türkiye’de gösterimi çok önemli, mesela Neruda gibi bir filmin Türkiye’de gösterime girmesi, sinemada oynaması, insanların bu tip filmlere ulaşabilmesi, izleyebilmesi çok önemli. Neruda’yı Türkiye’de Fabula ve Başka Sinema gösterime sokuyor.  Başka Sinema, olabildiğince bağımsız, alternatif filmleri gösterime sokmaya çalışıyor ve insanların bu tür filmlere ulaşabilmesini sağlıyor ve bu çok önemli.

Utku Ögetürk: İnsanların bu filmlere erişebilmesi sonrası, bu filmlerin neden daha iyi filmler olduğunu öğrenebilmesi, sonra bu filmleri okuyabilmesi önemli. Daha fazla bu filmlerden izleme, yönetmenin hangi filmleri varmış, Türkiye’ye gelmiş mi gelmemiş mi bunlar önemli. Türkiye’de komple sinema sektöründe bir altyapı kurulması daha önemli gibi geliyor bana.

Renan Artukmaç: Tabii ki, yapılması gereken şeylerden bir tanesi  bu. Böyle bir girişimin genç yönetmenlerin, yeni yönetmenlerin gelişmesine çok katkı sağlayacağına inanıyorum kesinlikle.

Utku: Sizin Türkiye’de beğendiğiniz genç yönetmenler var mı?

Renan Artukmaç: Ben Emin Alper’in çalışmalarını çok beğeniyorum, hem kendine has bir bakış açısı var hem de hikayelerini farklı şekilde anlatmaya çalışıyor. Genç yönetmen de çok var esasında, git gide de gelişiyor ve yurtdışına da açılıyorlar, sizin de biraz önce söylediğiniz gibi. Sırf Berlin, sırf Cannes değil belki, başka festivallere de odaklanıp yer almaya çalışıyorlar. Daha da gelişeceğine inanıyorum.

Ecem Şen: Kitlemizin genel anlamda öğrenci veya yeni mezun olduğunu da belirterek, Türkiye’de sinema okuyan öğrencilere sizin çıktığınız kariyer yolculuğundan hareketle, neler önerirsiniz, nelere hazırlıklı olmalı, hangi yönlerini geliştirmeliler?

Renan Artukmaç: Bunların hepsi röportaj boyunca konuştuğumuz şeyler esasında. Sırf yönetmen olmak, olmaya çalışmak yerine başka yerlerde yönetmenlerle çalışmanın da büyük getirisi olacağına inanıyorum. Başka filmlerde belki başka departmanlarda da yer almak lazım, sırf yönetmen veya yönetmen asistanlığı değil de yapımda da veya görüntü yönetmenliğinde de yer alınabilir. Bunların herkese özellikle de yönetmen olmak isteyen bir insana katkısı olacağına inanıyorum. Yurtdışına açılmak da farklı teknikleri öğrenmek, farklı bölgelerde, farklı kültürlerde insanlar nasıl sinema yapıyorlar. Sonuçta herkesin bir yapma yöntemi, bir çalışma tekniği var. Bu hem  kendi ülkemizde olsun hem de bütün dünyada olsun bunları görmek kişinin de bilgi birikimini artıracak ve bakışını değiştirecektir. Bu yüzden yabancı yapımlarda yer almanın da bu açıdan faydalı olacağına inanıyorum. Zaten birçok Türk yapımında da artık yabancı teknisyenlerle çalışılıyor ya da ortak yapımlarla ilerleniyor. Bu ortak çalışmalarla birlikte yapımların kalitesi de aşama aşama arttı ve olabildiğince çok film izlemek, farklı farklı filmler izlemek. Farklı disiplinleri harmanlamanın gelişime katkısı çok büyük, ben de zaten bu sebeple hemen yönetmenlik yapmak istememiştim çünkü farklı alanlarda insanın ciddi bir bilgi birikiminin olması gerektiğine inanıyorum.

Utku Ögetürk: Çok teşekkür ederiz.

Renan Artukmaç: Ben teşekkür ederim.

 

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi