Array ( [0] => 9 [1] => 38 [2] => 7467 [3] => 10 [4] => 832 [5] => 11 [6] => 1237 [7] => 1875 [8] => 1125 [9] => 15422 [10] => 12794 [11] => 13 [12] => 708 [13] => 7468 [14] => 14 [15] => 208 [16] => 15421 [17] => 1859 [18] => 15423 ) test Array ( [0] => 1 [1] => 1859 [2] => 2692 ) test Array ( [0] => Array ( [name] => Tarihi [link] => http://www.filmloverss.com/kategori/turler/tarihi/ ) )
Rembetiko
1983 - Costas Ferris
110
Yunanistan
Senaryo Costas Ferris, Sotiria Leonardou
Oyuncular Sotiria Leonardou, Nikos Kalogeropoulos, Michalis Maniatis

Rembetiko

Rembetiko, İzmir ve İstanbul Rumları arasında ortaya çıksa da coğrafi bölgesi Yunanistan olup bağlama ve bazika gibi çalgıların önplanda olduğu, daha çok İzmir usulü Kafe Aman’larda çalınıp söylenen ve genellikle otoriteye karşı gelen ve esrar yuvalarında yaşayan toplulukların icra ettiği bir müzik türüdür. İzmir döneminin (1922-32) ve rembetikonun yer altına inmesiyle karakterize edilen klasik dönemin (1942-52) en güzel tasvirlerinden biri olan film, Lozan Mübadelesi’nin bir sonucu olarak doğan zorunlu göç sonrasında Atina’nın Pire yarımadasına yerleşen Anadolu Rumları’nın vatansızlıklarının, dışlanmalarının, hissizleşmelerinin bir tasviri olarak Costas Ferris tarafından rembet sanatçısı Marika Ninou’nun hayatından esinlenerek yazıp yönetilmiştir.

Uzun bir jenerikten sonra, söylenen ilk şarkıyla Marika’nın doğumunu izleriz. Yıl 1919, yer günümüzde İzmir olarak adlandırılan Küçük Asya’nın incisi Smyrna… Savaşın soğuk yüzünden izlerin olmadığı, neşenin hat safhada olduğu bir ortama doğuyor Marika. O sırada Venizelos’u ve mücadelesini destekleyen bir şarkı çalıyor arka planda. Şarkının son bulmasıyla beraber 1922 yılında Türkiye’ye karşı girişilen bir harekat sonucunda Yunanlıların sonrasında Küçük Asya Felaketi olarak adlandıracağı savaşın görüntüleri beliriyor ekranda. Mübadele kararı, Türklerin İzmir’e girişi, İzmir yangını, İsmet İnönü’nün ve yaşanan göçün görüntüleri filmin geçişlerini de oluşturuyor aynı zamanda.

Mübadeleye zorlanan halkların alt kültüre uyum sağlama çabaları rembetikonun bir yeraltı kültürüne dönüşmesine ve Yunanlar tarafından genellikle küçümsenmesine yol açar. Yoksulluk psikolojisi ve bu durumun getirileri sonucunda Marika’nın annesi ve babası arasında şiddetli geçimsizlik hali ortaya çıkar. Marika, babasının annesini döverek öldürmesine şahit olur ve onun hapse girmesiyle sokaklarda yaşamaya başlar. Aradan geçen 16 yılın sonunda ilk ilişkisini varoş bir sihirbazla yaşar. Onun çocuğunu doğurur ama kızı kollarındayken terk edilir. Marika oldukça mağrurdur bu sahnede ama aynı zamanda hayatında bir dönüm noktası olur bu terk ediliş.

Annesinin kaderini neredeyse birebir yaşayan küçük Marika artık onun yerini dolduracak kadar büyümüştür. Thomas’ın Yeri’nde çalan rembetiko ekibine katılır. Bu ekipte tanıştığı ve aşık olduğu Babis’in de çok geçmeden onu terk etmesi çocukluğunda babasının ona miras bıraktığı erkek egemenliğinin ve zorbalığın getirisi olan ezikliği ve güvensizliği pekiştirir. Marika acısını seslendirdiği ilk rembetikoyla dindirir. Kaigomai Kaigomai / Yanıyorum Yanıyorum rembetikosunu söylerken ağlamaz, başı diktir Marika’nın ama öyle derinden söyler ki unutulmaz bir ağıta dönüşür dinleyenler için.

Özellikle Alman işgaliyle eş zamanda, İkinci Dünya Savaşı sırasında yıldızı parlayan Marika bir gün Babis’in rembetikosunu dinlemeye gider. Sevdiği adamın kaçtığı kadın Rosa ile bir tür kadınsal çatışma yaşar ve buna bağlı olarak Rosa’nın intiharı Babis’le Marika arasında onarılmaz yaralar açar. Burada dipnot geçmem gereken bir durum var; Ferris’in Rosa hikayesi tamamen kurgusal bir çatışmadan ibaret, Ninou’nun esinlendiği biyografisiyle bir ilgisi yok.

Babis’in “Karmaşa olduğu zaman eğlenceye daha çok ihtiyaç vardır.” repliğinden yola çıktığımızda dönemin sosyolojik yapısının müzikal şeklinde nasıl tasvir edildiğini görmek kolaylaşıyor. Alman istilası başlamış, şehre bombalar yağıyorken bile dansın ve müziğin dozunu arttırmaları rembetiko olgusunu görsel olarak tasvir etmekle kalmıyor, bu sahne sinema tarihinin belki de en güzel direniş tablolarından birini oluşturuyordu.

Gelelim Yorgos’un hikayesine. Yorgos’un Marika’ya olan aşkı nasıl tarif edilir bilemiyorum. Araya giren mesafelerin, ötekilerin, sürgünlerin, savaşların, yaşam koşullarının ve daha nice sebeplerin yok edemediği, belki de yok etmeye kıyamadığı kadar ritüel bir aşk… Asla fiziksel bir anlama bürünememiş ama ruhani olarak orada, gözümüzün önünde duruyor. Belki de ilk ve son kez, Manisalı bir ihtiyarın Ödemiş Kavakları türküsünü söylerken beliren bir cümlede ve bir o kadar kısa ve naif: Benim için sen bir anne ya da kız kardeş gibisin. Tamamlanamayan o kelimede, yarım kalmışlığın çaresizlik kokan izlerinde; Seni…

Thomas’ın ölümü, Yorgos’un ortadan kayboluşu, hayatına giren adamlar ve son olarak hapisten çıkan babasının ziyaretine gelmesiyle uğraştığı için yatılı bir okula bıraktığı kızının kaçtığını tesadüfen öğrenen Marika, kariyerine Amerika’da devam etmeden önce kızını ziyaret eder. Marika’nın ebeveyn sevgisinden yoksun ve yalnız büyümesi onun da aynı hataları yapmasına engel olamamıştır. Adriana oldukça yoğun bir duygusal çatışmadan sonra tercihini annesinin kaderini olduğu gibi yaşamaktan yana kullanır.

Marika, Amerika’da ironik bir şekilde kızının babası Yannis’le karşılaşır. Sanki onun bıraktığı yerde bekliyormuş gibidir hala, sonunu hiç düşünmeden Babis’le ortaklığı bırakır ve Yannis’le gider. Bu sekansta Babis’in vedası oldukça can alıcıdır ve sosyolojik analizlerin zirvesindedir şu repliğiyle: “Yunanistan’ın en büyük felaketi İzmir değildi. Göçtü.” İnsanların hafif müziğe yönelmesi ve bir şekilde rembetikoya olan ilginin azalmasıyla kulüpler kapanır. Biten savaşın ardından hızla toparlanan Atina’ya göç yeniden başlar. Babis de bu mübadillerden biridir, Amerika macerasını; “Amerika.. Amerika.. Buraya geldiğin zaman ne olmuş yani diyorsun.” repliğiyle özetler.

Sokak çalgıcılarının ezgilerine karışan siren sesleriyle bezenmiş yangın yeri bir dünyada, Marika’nın acıtan sahipsizliğiyle baş başa kalırız aniden. Daha da hüzünlüsü, ayna karşısında çürümüş bedenine bakan ve bile bile kaderine zar atan ve her defasında dibe batan bir kadının yüzüne bakıyor olmamızdır.

Bir süre sonra Marika da Atina’ya döner ama şehir bıraktığı gibi değildir. Atina büyümüş, gelişmiş, kültür çatışmaları azalmış ve yepyeni bir yüze bürünmüştür. Yorgos’un tüm ısrarlarına rağmen Babis, rembetikonunun bittiği gerçeğini görmezden gelemez ve tekrar Marika’yla çalışmayı kabul etmez. Marika da yorgundur zaten, Yorgos onun için son bir konser düzenler. Konserden sonra bir bankta konuşurlar. Vatansızlıkları o kadar derindir ki hayatlarını ele geçiren bu his, ne aşka ne anneliğe ne de herhangi bir hisse yer vermez Yorgos ve Marika için. Yorgos’un annesine yazdığı bir mektupta söylediği gibi; “Birileri karar veriyor ve diğerleri de bedelini ödüyor.”. Savaşı bu kadar iyi tanımlayan bu cümle aynı zamanda onların aşkının da künyesiydi.

Ve final sahnesi… Hayattan arta kalan bir bıçak kesiğidir. Marika ölür… Hem de öyle ani, öyle basit bir ölümdür ki yalınlığı canımızı yakar. Ama yine de rembetler kadar emin olduğumuz bir şey var ki, ölüm hayattan alınan hazza asla engel değildir. Çalgılı çengili, sazlı sözlü sinema tarihinin en enfes cenaze töreni belki de onun cenazesidir.

Son olarak ve de filmin bütününü ele aldığımızda söyleyebilirim ki Ferris’in Rembetiko’sunu sevmek bir şiiri sevmek gibi biraz. Belki bir tiyatro oyununun parçası olmak belki de sinemayla tanışıyor ve hatta sinemayla sevişiyor gibi. Kameranın konumlandırıldığı açının sürekli doğal bir akışı gösteriyor olması, gerek hikayenin yalın ve etkileyiciliği gerekse anlatı dilindeki samimiyet baz alındığında tozlu rafları kurcalamanın bize ne derin hazlar yaşatabileceğinin çok güzel bir örneği Rembetiko. 1984 yılında Gümüş Ayı Ödülü aldığını da belirtmeden geçmeyelim. Sinema tutkusu kadar müzik tutkusu olanlar, ucundan kıyısından tarihe tanıklık etmek isteyenler, sosyolojiyle haşır neşirler özellikle izlemeliler. Keyifle ve hazla…



MAİLİNİZ VAR
Sinema dünyasından son haberlere herkesten önce
ulaşmak için mail listemize üye olabilirsiniz.
Üye Ol