Alman sosyolog Norbert Elias, sporla toplumun yakın ilişki içerisinde olduğunu söyleyerek toplumları tanımak için spora bakmak gerektiğini işaret eder. Elias’a göre spor fiziksel bir güç gerektirir ama bu gücün kullanımını kurallara bağlar. Futbol da fiziksel gücün kurallarla sınırlandırıldığı bir spor dalıdır. İki takımın karşılıklı mücadelesi neredeyse “savaş” izlenimi bırakır. Futbolun da savaşlar gibi kazananı, kaybedeni, komutanı, askerleri ve taraftarları vardır. Bu açıdan özellikle futbol, şiddetin ehlileştirilmesi konusunda ön plana çıkmaktadır ve bir erkek sporu olduğuna vurgu yapılarak askerliğin yerine geçtiği belirtilmektedir.

Her ne kadar son yıllarda futbolun savaş yerine değil, savaşın futbolun yerine ikame edilen bir oyun olduğuna inanmaya başlasam da İkinci Dünya Savaşı’nı ve futbolu bir araya getiren filmler, ister istemez Elias’ın görüşlerini yeniden sorgulamama neden olur. Bugün inceleyeceğim iki film de “gerçek olduğu iddia edilen” bir olaydan yola çıkmalarına karşın çok farklı iki anlayış içerisinde ilerlerler.

two-half-times-in-hell-filmloverss

Yönetmenliğini Macar yönetmen Zoltan Fabri’nin yaptığı “Cehennemde İki Devre” (Két félidö a pokolban-Two Half Times in Hell, 1962) ve John Huston’ın yönettiği “Zafere Kaçış” (Escape to Victory,1982)*, Ölüm Maçı olarak anılan bir futbol hikayesini kaynak olarak alırlar. Hikayeye göre İkinci Dünya Savaşı esnasında Ukrayna’ya giren Almanlar, çoğunlukla eski Dinamo Kiev oyuncularından kurulu olan FC Start takımı ile bir maç düzenlerler. Almanların Hava Savunma Topçu Bataryası –ya da kısaca Flakelf- takımı, bu maçı 5-1 kaybeder. Üç gün sonraki rövanş –ya da intikam- maçı da 5-3 FC Start üstünlüğü ile sonlanır. Maçtan kısa bir zaman sonra birçok Sovyet oyuncu farklı sebeplerle tutuklanır ve öldürülür. Bu ölümlerin maçlarda alınan sonuçla bağlantılı olduğuna dair inanış gittikçe yaygınlaşır ve Sovyet propaganda makinesi çok geçmeden bu olayı efsaneleştirir. Elbette ki milyonlarca insanın öldürüldüğü bir ortamda ölüm “nedeni” hiçbir önem taşımasa da, sporun ideolojilere hizmet edecek şekilde yontulmasının ne ilk ne de son örneğidir “Ölüm Maçı”.

Two Half Times in Hell: Futbol Hayattan Büyük Müdür?

Bu olaya dayanan iki filmin başkarakterleri benzer motivasyonlara sahip olsalar da, çok farklı çevrelerde yer alırlar. “Cehennemde İki Devre”nin yıldız futbolcusu Onodi –ya da kısaca Dio- (Imre Sinkovits) üst düzey bir subaya hakaret ettiği için kampta esir tutulur. Adolf Hitler’in doğum günü nedeniyle düzenlenmesi istenen bir futbol maçı için yetkilendirilir. Dio, takım için oyuncu seçerken sürekli olarak futbolun ne kadar kutsal bir spor olduğuna dair yorumlar yaparken takıma sadece iyi futbol oynayabilen, güçlü kişileri seçer. Bu noktada biraz olsun gücü eline geçiren Dio’nun nasıl bir mkro-iktidar sahibi olduğunun eleştirisi yapılır. Ölümden kaçabilme umuduyla takıma girmek isteyenleri elinin tersiyle iten ve kamptakilerin nefretini kazanan Dio’ya karşın “Zafere Kaçış”ın takım kaptanı ve hocası Colby (Michael Caine) göre daha şanslıdır. Futbol hayranı Alman binbaşı Steiner’ın (Max von Sydow) isteğiyle bir futbol maçı düzenlenecektir. Kampta kalanların birçoğu gerçekten futbolcu oldukları gibi kendisine, Doğu Avrupa’daki kamplardan oyuncu getirme imkanı da sunulur. Doğu Avrupa’dan gelen oyuncuların yaşadıkları sefalet çok kısa bir süre verilerek Batı’daki ve Doğu’daki kamplar arasındaki farklar vurgulanmış olsa da buradaki asıl hedef, Colby’nin hümanist kişiliğini vurgulamaktır. Dio vicdanının sesini dinler ve sonunda futbol oynayamayan Steiner’ı (Dezso Garas) –iki filmde de Steiner isimli karakterler vardır- takımına alır. Colby ise Sylvester Stallone tarafından canlandırılan Amerikalı Hatch’i yine benzer duygularla takıma almasına karşın Hatch’in filmin gizli yıldızı ve daha da önemlisi başına buyruk bir Amerikalı olması, daha az etkileyici bir hareket olarak göze çarpar. Çünkü ilk filmde Steiner, izleyicinin de zayıflığını onun yüzüne vuran, özdeşleşmeyi sağlayan karakterlerden biriyken Hatch, izleyicinin ancak hayranlık duyabileceği bir karakterdir.

escape-to-victory-filmloverss

İki filmde de örtülü bir milliyetçilik hakimdir. Cehennemde İki Devre’de Dio, Macaristan bayrağını paçavra olarak nitelendirir ve futbolu her şeyin üstüne koyar. Buna karşın filmin sonundaki maç esnasında Macaristan lehine atılan tezahürat ile özgür bir ülkenin hayali kurulmaktadır. Zafere Kaçış’ta ise birçok milletten oyuncuların yer almasından dolayı asıl ayrım müttefikler ve Naziler arasındadır. Final bölümünde Paris’te oynanan futbol maçında tek bir ağızdan söylenen Fransa Marşı da aslında sahadaki zafere ve onun sağlayacağı özgürlüğe atıf yapar; milli bir bilinçten ziyade kolektif bir bilinç uyanışından söz edilebilir. Yine de kamp ortamında İngiliz askerlerin hakimiyeti söz konusudur ve bu askerler, akılcı kaçış planları ile Nazilerle dalga geçmeyi ihmal etmezler.

Cehennemde İki Devre’de Naziler’in baskısıyla birlikte onların güdümündeki alt rütbeden Macarlar’ın da uyguladıkları insanlık dışı muameleleri görürüz. Hatta bir sahnede bu askerler “emir kulu” olduklarını söyleyerek özeleştiride bulunurlar. Buna karşın yine de işlenen suçun bir parçası olarak kabul görürler. Zafere Kaçış ise, öncülü filmin psikolojik analizlerine karşın daha toz pembe ve epik bir yapı kurar. Futbolun kutsallığı ve hatta az önce bahsettiğimiz Elias’ın görüşlerinden hareketle savaşları bitirebileceğine dair inanç, Steiner’ın varlığında cisimleşir. Colby’nin tüm isteklerine onay veren Steiner ile üst düzey yetkililer arasında düşünce farklılıkları bulunur. Üst düzey yetkililer için bu maç, savaş esirlerine kötü davranılmadığını gösteren bir propaganda aracıdır ama yine de sonunda Almanlar kazanmalıdır. Steiner ise iyi olanın kazanmasından yanadır. Bundan dolayı Müttefikler’in attığı gollerde dahi sevincini gizlemekte zorlanır.

escape-to-victory-pele-filmloverss

Escape to Victory: Savaş Sahada Kazanılır Mı?

İki filmin de zirve noktası olarak kabul edebileceğimiz maç bölümleri, ustalıkla çekilmişlerdir. Cehennemde İki Devre’deki sahneler, remake filme göre daha fazla ayrıntı çekim içerir. Fabri daha çok sahadaki oyuncuların duygularına ve tavırlarına odaklanırken genel planlar kullanmaktan kaçınmıştır. Sahada oynanan futbol ise, oyuncuların içinde bulundukları zorlu koşullar ve dönem düşünüldüğünde daha gerçekçi bir yapıdadır. Zafere Kaçış ise daha büyük bir prodüksiyon olmasının da yardımıyla gerek Budapeşte’deki MTK Stadyumu’nda yaratılan Colombes atmosferiyle, gerekse genel planları ustaca ele alışıyla kesinlikle daha heyecan verici sahneler yaratır. Bu noktada yeniden vurgulamamız gerekir ki Zafere Kaçış’ın Pele, Bobby Moore, Osvaldo Ardiles ve Kazimierz Deyna gibi gerçek futbolculara yer vermesi ve hatta maçtaki oyunların bizzat Pele tarafından çizilmesinin hem olumlu hem de olumsuz bir tarafı vardır. Zafere Kaçış’ın 1940’lı yıllarda geçtiğini düşündüğümüzde oynanan futbolun 40’lara göre fütüristik bir yapıda sunulduğunu kabul etmek gerekir. Özellikle Hatch’in yaptığı kurtarışların, henüz o dönemde hiçbir kalecide bulunmayan teknikler içermesi ve bu tekniklerin, oyuncunun Amerikan futbolu geleneğinden gelmesine bağlanması biraz gülünç bir bahane olarak kalır. Ayrıca slow motion çekimler ile futbolun güzellikleri sunulmasına karşın filmin genel tonu düşünüldüğünde biraz iyimser bir yaklaşım hakimdir. Gerçi Zafere Kaçış, başlangıcında Naziler tarafından katledilen bir savaş esirini bize gösterdikten sonra Cenevre Konvansiyonu’nu bahane ederek Naziler’in elini kolunu bağlar. Sanki Avrupa’da milyonlarca insan öldürülmemiş gibi bu mucizevi konvansiyon, filmin senaryosunun sorunsuz akmasına da yardımcı olacaktır.

Sonuç

Zoltan Fabri’nin “Cehennemde İki Devre” ile ne kadar önemli bir iş başardığını kabul etmek lazım. Bugün ülkesi dışında çok fazla hatırlanmasa da Körhinta ve Pal Sokağı Çocukları gibi önemli filmlerle iyi bir kariyer yapan Fabri, futbolu ele alış biçimiyle kendisinden sonraki yönetmenlere yol gösterir. “Ölüm Maçı” gibi birçok yöne çekilebilen bir söylenceden ayakları yere basan bir film yaratır ve savaşın yarattığı psikolojiye vurgu yapmayı başarır. Kendisinden 20 yıl sonra aynı konuya el atan John Huston ise başka bir yoldan ilerler ve ortaya sürükleyici bir film çıkarsa da, gerçeklikten fazlasıyla uzak bir yapı kurar. “Cehennemde İki Devre”nin yaklaşımını, 1963 tarihli başka bir klasik olan “The Great Escape” ile harmanlar. Huston; Elias’ın görüşlerini romantize ederken Fabri, izleyiciye sert bir tokat atar. Yine de iki filmin, sinema-futbol ilişkisi bakımından usta işi yapımlar olduğunu ve bu başarının pek fazla tekrar edilemediğini söylemek lazım.

*Bu yazıda bahsi geçen “Escape to Victory” filmi, bazı kaynaklarda sadece “Victory” olarak geçmektedir. İzlediğim versiyonun jeneriğinde yer alması nedeniyle ilk ismi kullanmayı uygun gördüm.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi