Türkiye Sineması, yönetmenlerin sahip oldukları kişisel üslup farklılıklarına göre “auteur” kavramına ve kuramına uygun birçok sinemacı çıkarmıştır. Özellikle Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Yeşim Ustaoğlu ve Derviş Zaim gibi auteur sıfatına sahip yönetmenlerin yetişmesine vesile olan yeni dönemin bir başka auteur nitelikli yönetmeniyse Reha Erdem’dir. Fakat, Reha Erdem sinemasındaki auteur kavramına hizmet eden unsurlara geçmeden önce “auteur” kavramını tanımlamak gerektiği kanaatindeyim.

Kavramın ne olduğu ile ilgili olarak “kamera-kalem (camér’a-stylo)” metaforunu ortaya atarak auteur yönetmenlerin stiline nitelik kazandıran Fransız eleştirmen ve teorisyen Alexandre Astruc bu metaforu “sinemanın yavaş yavaş görselliğin sultasından, görüntü için görüntü fikrinden ve anlatının birincil ve katı taleplerinden uzaklaşacağı; tıpkı yazı dili kadar esnek ve incelikli bir yazı aracı haline geleceği” (Astruc, 2010) şeklinde açıklar. Astruc’a göre yönetmen; hem filmin senaryosunu yazan hem de filmi çeken kişi olarak kamerasını bir kalem gibi kullanarak filmi ‘yaratan’ ve ‘üreten’ tek merkezi güç konumundadır. “Bir yazar nasıl kalemi ile yazıyorsa, bir film yönetmeni/yaratıcısı da aynı şeyi kamerasıyla yapar.” (Astruc, 2010) Filme yeteneği ve ustalığı dışında imzasını da eklemeyi başarabilen yönetmeni “auteur” sıfatına layık gören Astruc, yaratıcı kişiliğin bu bağlamda ortaya çıkabildiğini düşünmektedir. “Öte yandan bir yönetmeni Auteur yapan sadece yazan ve üreten kişi olması değil, filmleri arasındaki tematik unsurların ve konuların birliği/bütünlüğüdür.” (Kolker, 2011) Bu anlamda bir auteur yönetmenin filmleri arasında konu bütünlüğü, benzer tematik ögeler ve görsel tercihler, tekrarlanan unsurlar ve kişisel izler mevcut olmakla birlikte; bunların nasıl oluştuğunu ve bir araya geldiğini keşfetmek de ilham verici olabilir.

1960 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Reha Erdem, küçüklüğünden itibaren sinemaya ilgi duymuş ve ilk kısa filmlerini de Galatasaray Lisesi’nde okurken satın aldığı  süper 8 mm kamera ile çekmiştir. Liseyi bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’ne giren Erdem, 1983 yılında buradaki eğitimini yarım bırakarak sinema okumak üzere Fransa’ya gitmiş ve Paris VIII Üniversitesi Sinema ve Plastik Sanatlar bölümüne girmiştir. Bir süre Fransa’da yaşayan Erdem, Türkiye’ye döner dönmez ilk uzun metraj filmi olan A Ay’ı (1988) çekmiş ve günümüze dek sırasıyla Kaç Para Kaç (1999), Korkuyorum Anne (2004), Beş Vakit (2006), Hayat Var (2008), Kosmos (2009), Jîn (2013), Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013) ve Koca Dünya (2016) ile toplamda dokuz filme imzasını atmıştır.

Bu yazıda, tüm bu tanımlamalar doğrultusunda “auteur” kavramının içini doldurmayı başaran Reha Erdem’in bütünsel olarak filmlerinde tekrar eden anlatısal ve biçimsel özelliklerin ortaya konması hedeflenmiştir.

Reha Erdem Sinemasını Auteur Kavramı Üzerinden Anlamak

KöksüzlükKorkuyorum-Anne-filmloverss

Reha Erdem sinemasında çürümeye bırakılmış bir dünyada akışkan bütünsellikleri arayan karakterlerin hemen hepsi aynı iç sıkıntısıyla sarılır hayata. Birinin diğerinden farkı yoktur. Köksüz bir zamanda, köksüz bir mekanda, köksüz bir geleceğin izlerini ararken; ait oldukları, doğdukları yerlerin, konuştukları dillerin ötesine geçerek, içerisiyle dışarısı arasındaki sınırları muğlaklaştırırlar. Sınırlar yoktur artık. Sadece ırksal, dinsel ya da cinsel sınırlar da değil türsel sınırlar da muğlaklaşır ve evrensel bir oluş girer devreye. İnsanın hem doğadan hem de hayvandan daha üstün bir varlık olduğu kabulünün çürütüldüğü noktadır bu. Tam da bu yüzden; insanın kendiyle, bedeniyle, var oluşuyla, ailesiyle ve doğayla alıp veremediklerini, çatışmalarını ve nihayet çokluk dediğimiz yersiz yurtsuzlaşma haline varmalarını izleriz. Onun karakterleri belirli bir yere ya da zamana sabitlenip dikey bir kök salma edimini ortaya koymak yerine köksaplardan oluşan yatay bir yayılmacı direniş atılımı başlatırlar. Bu anlamda ötekileştirme ve dışlama eğilimli “birlik” kavramı yerine paylaşım ve dostluğu öne çıkaran “bir aradalık” fikrini yansıtırak merkezleşme, yerleşikleşme düşüncesinde kaçarlar.

Montaj Sinemasıkacparakac-filmloverss

Reha Erdem sineması özünde bir montaj sinemasıdır. Çünkü onun filmlerinde hikayelerden çok kurgu başat bir işleve sahiptir. Bu sebeple Reha Erdem sineması, sinemada yaratılmış olanı arar; onun için anlam yeniden üretilmiş olanın içinde saklıdır. Bu yüzden de gerçekliği (realizmi) ve doğallığı (natüralizmi) dışlayan bir sinema çizgisinde yer alır. Çünkü sinema yaşama ne kadar benzerse sanat olma niteliğini o derece kaybedecektir. Reha Erdem, bu yönüyle Rus Biçimcileri’nin izinden gider. Gerçeği farklı yollardan elde etme yoluna giderek onu yeniden üretmeye, kurgulamaya ve böylece kendine has bir sinema evreni yaratmaya çabalar. Montaj sinemasının bir örneği olan sineması hakkında Erdem şöyle demiştir: “Benim filmlerimin hepsi montajda oluşturulmuş filmler ben narrasyonda boğulmamaya çalışıyorum ancak bu kadar kurtulabiliyorum. Narrasyon yani hikâye filmde çok önemli bir öge ama film için bir derecesi var, yaka paça onu geriye itmedikçe öne geçiyor. Birisine film nasıldı diye sorunca hikâyesini anlatmaya başlıyor. Narrasyon bu anlamda büyük bela, iyi edebiyat için de başa bela edebiyat hiç olmazsa okudukça boyutu açılan bir şey filmlerimin kimisinde hikâye önde, kimisinde arkada, ortaklık var diye düşünüyorum.” (Yücel, 2009:)

Zamansızlık ve Mekansızlıkbes-vakit-filmloverss

Reha Erdem’in filmlerinde zaman unsuru belirsiz bırakılır yani seyirci olayların hangi tarihte geçtiğini bilmez. Bu anlamda Reha Erdem sinemasında zaman olgusu kendini zamansızlık şeklinde gösterir. Yönetmen bu konuyla ilgili kendisine sorulan bir soruya da şöyle cevap vermiştir: “Bu söylediğiniz sadece “A Ay” ve “Beş Vakit” değil, diğer filmlerim için de söz konusu. Zaman dışılıktan ziyade bunu şöyle tanımlamalı: filmin kendi zamanı var. Sadece filme ait bir zamandan bahsediyorum, 1962 de olabilir 2067 de olabilir.” (Yücel, 2009) A Ay’da sürekli saatin çalması ama saatin kesintisiz olarak belli bir zamanı belirtmeden çalması, Beş Vakit’te namaz vakitleri üzerinden filmin döngüselliğinin sürdürülmesi ama bu sıralamanın (sabah, öğlen, ikindi, akşam, yatsı) şeklinde lineer gitmemesi, Kosmos filminde büyük saat kulesinde yelkovan ve akrebin sıkışıp hep aynı zamanı göstermesi zamanın durağanlaşarak belirsizleşmesine imkan tanır. Aynı şekilde, Reha Erdem filmlerinde net verilmeyen daha doğrusu isimsizleşen mekan da sıkışmışlığın, arada kalmışlığın bir göstergesi olarak mekansızlığın önünü açar. Kosmos Kars’ta, Jîn Kaz ve Toros Dağları’nda ve Beş Vakit ise Kozlu Köyü’nde çekilmesine rağmen “belirli bir yer” yerine “herhangi bir yer”de geçiyorlarmış gibi bir imaj çizerler. Bu üç film dışındaki filmleri İstanbul’da geçen Reha Erdem, aynı İstanbul’a farklı perspektiflerden bakarak mekanı değiştirmek yerine seyircinin zihnindeki mekan algısını değiştirerek mekansızlığa açılan bir atmosfer yaratır.

 Ses Tasarımı ve Kurgusukosmos-filmloverss

Montaj sineması tekniğiyle Rus Biçimcileri’nin izinden giden Reha Erdem, filmlerindeki ses tasarımına ve ses kurgusuna da inanılmaz derecede önem verir. Onun filmlerinde ses ya da müzik kullanımı bir tür fon olmaktan ziyade, hikayenin ana ritmini taşıyan mihenk taşlarından biridir ve aynı zamanda birçok sahnede yabancılaştırıcı bir efekt işlevi görür. Örneğin Korkuyorum Anne’de görüntünün sıçramalı kurgusu ve onunla eş zamanlı devam eden müzik üzerine yıkılmış sinemasal anlatım, Hayat Var’da daha çok sesin kurgusu ve kullanımı üzerine yıkılmış durumdadır. Ses kullanımının atmosfer oluşturmadaki rolünü de Kosmos filminde net bir şekilde görürüz. Film boyunca duyduğumuz patlama sesleri, kuş sesleri, gürül gürül akan nehrin sesi, cam kırılmaları aslında şehrin tekinsiz oluşunu ve her taraftan tehdide açık, hayaletimsi atmosferini anlatmada başarıyla kullanılır. Ses tasarımı ve kurgusuna başat bir görev vererek bu teknik detayları filmlerinin olmazsa olmazı olarak kullanan Erdem, müzik seçimlerine de aynı titizlikle yaklaşır. Nitekim müzik kullanımı hakkında kendisi de şunları söyler: “Sinemada müziği fon müziği olarak sevmiyorum. Müzik, yeni bir kıvılcım doğurmadığı sürece sinemada bir işe yaramıyor. Amerikan filmlerinde arkamızdan müzik dayanır. Bir bakmışsınız uzunca bir süredir film müzikle gidiyor, fark etmemişsinizdir bile. Ama benim için müzik, ses bandının içinde olan bir şeydir.” (Kuleli, 2006)

Plastik Evren ve Büyülü GerçeklikJin-filmloverss

Reha Erdem filmlerinin plastik bir evreni vardır, özellikle Jîn filminde yaratılan atmosfer, renk kullanımı ve filmin sonundaki fabl sahnesi, natüralizmi filmlerinden uzak tutarak büyülü gerçekliğin açığa çıktığı en güçlü örneklerden birini sergiler. Tabii ki bu plastik evrenin yaratımında neredeyse tüm filmlerinde (A Ay hariç) birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Florent Herry’nin emeği de göz ardı edilemez. Sinema bir sanat olduğu kadar aynı zamanda bir masalsa, daha doğrusu bir sine-masalsa, bunu ülkemizde en iyi şekilde kotaran sinemacılardan birinin Reha Erdem olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira Erdem; kullandığı renkler, görüntüler, sesler eşliğinde bizi büyülü gerçekçi bir masalın atmosferine sokmayı başarır. Filmlerinde gerçeği farklı yollardan inşa etme yoluna giderek kendine özgü bir dünya yaratmayı başaran Erdem “Gündelik gerçekçi sinemayı (sanatı) sevmiyorum. Artificial, “yapılmış olan”ı seviyorum” (Erdem, 2009) diyerek tarafını belli eder. Benzer şekilde “anlamı hayatın doğal, müdahalesiz, her şeyi olduğu gibi gösteren gerçekliğinde değil, onu yeniden üreten, kurgulayan, kendi oluşturduğu bir sinema evreninin içerdiği bir yapıda” (Altıntaş, 2009) bulmayı tercih eden Erdem; filmlerinde yarattığı plastik evrenler ile izleyicisine sınır tanımayan bir hayal gücünün ve sonsuz sayıdaki gerçekliğin kapısını aralar. Zaten sinema da tam olarak böyle bir mucizedir.

Doğa-Hayvan-İnsan Bütünlüğü

koca-dunya-filmloverss

Reha Erdem, filmlerinde zaman ve mekanı, tıpkı karakterleri gibi ve onlardan bağımsız, yaşayan ve nefes alan bir organizma olarak konumlandırırken doğa-hayvan-insan arasındaki bütünlüğü de gözler önüne serer. Çünkü onun sineması ‘insan’ odaklı olmaktan çok her tür çokluğun dile geldiği bir ‘oluş’ odaklıdır. Bu sürekli oluş hali filmlerinin evrenine akışkanlığın ve birlik (hiyerarşik-dikey ağaç imgesi) yerine çokluğun (yatay orman imgesi) hakim olmasını sağlar. Belki de bu yüzden Kosmos’ta ve Korkuyorum Anne’de insanın hayvandan farksız olduğunu  “Göğüs, tırnak, bir ağız dolusu diş, bol et, bol damar, kilolarca bağırsak…” cümleleri üzerinden vurgular ve sonra dönüp sorar bize “İnsan nedir ki?” diye. Jin filminde doğanın ve yaşamın kadın bedeni üzerinden öldürülmesi, tüm bu hegemonya savaşları yüzünden insan olmayı unutmuş eril düzenin eleştirisi değil midir en açık mahiyette? Nitekim 17 yaşlarında bir genç olan Jîn, bilinmeyen bir nedenle, üyesi olduğu örgütten kaçıp, hem kendi örgüt mensuplarından hem de güvenlik kuvvetlerinden gizlenerek hayatta kalmaya çabalar. İçinde taşıdığı hayal kırıklarıyla kendisini sığındığı ormana ve doğaya adar. Dağlarda, tepelerde yalnız başına günler ve geceler geçirir. Patlayan bombaların, çatışmaların ve tedirgin edici günlerin ardından, sivil kıyafetler bulup kente iner ama insanlar arasındayken hayatın hiç güvenilir olmadığını, tekinsizliğini fark eder. Bu süreçte yaşadığı her şey ona en yakın dostlarının hayvanlar ve doğa olduğunu gösterecektir.

Çocukların Büyüme SancılarıHayat-Var-filmloverss

Reha Erdem filmografisine baktığımızda, filmlerinin neredeyse hepsinde çocuk karakterlerin öne çıkmasına şahit oluruz. Yetişkinlerin dünyasında büyümekte olan  bu çocukların büyüme sancıları, yine onların bakış açısından izleyiciye sunulur. Beş Vakit ve Hayat Var filmlerindeki çocuk karakterler, çocukluktan ergenliğe geçiş döneminin tüm sancılarını yetişkinler dünyasında, sistemin içinde deneyimleyerek öğrenirler. Henüz ergenlik dönemlerinde olan gençlerin, içinde yaşadıkları dış dünya ile içsel karmaşaları arasındaki varoluşsal sancılar ön plana çıkarken; bu çocuklar çoğunlukla çoçukluklarını yaşayamadan yaşamın çirkin yüzüyle karşılaşıp büyümeye zorlanırlar. Koca Dünya’da birbirlerine tutunmaktan başka çareleri olmayan iki kardeşin hayat koşulları yüzünden büyümek zorunda kalmaları, çektikleri büyüme sancılarını gözle görünür kılar. Tam da bu sebeple, bu karakterlerin her biri tek başlarına hayatta kalmaya çalışan gerçeküstü kahramanlara dönüşürler. Filmlerindeki temalar da bu büyüme sancılarını doğrular niteliktedir: Büyüme ve ergenliğe geçişte yaşanan sorunlar, yalnızlık, aşksızlık, bir otorite figürü olarak baba, eril ve iktidarda olana karşı bir öfke, ödipal kompleksler, paranın getirdiği kötülük, savaş, inançsızlık, zaman ve mekansızlık. Gelenekselle modernin çatışması ve bu çatışma arasında kalan bireylerin sıkıntıları, yalnızlıkları vardır onun filmlerinde. Babaya, daha doğrusu eril iktidara karşı bir isyanın ve direnişin filmlerini yapar Reha Erdem.

KAYNAKÇA

ALTINTAŞ, Gülengül (2009). “Kuru Rüyalar Alemi”, Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan

ASTRUC, Alexandre (2010). “Yeni Avangardın Doğuşu: Kamera Kalem (Çev: Nagihan Özer)” A. Karadoğan (Ed.) Sanat Sineması Üzerine

ERDEM, Reha (2009). “Reha Erdem ile A Ay’dan Kosmos’a”, Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan

KOLKER, Robert (2011). Film, Biçim ve Kültür (Çev: Ertan Yılmaz vd.)

KULELİ, Berna (Temmuz-Ağustos 2006). İlk Filmim – Nasıl Başladım? Altyazı Aylık Sinema Dergisi

YÜCEL, Fırat (2012). “Hayat Var Bir Kapıdan Gireceksin”, Bir Kapıdan Gireceksin: Türkiye sineması Üzerine Denemeler

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi