Türkiye sinemasının usta yönetmeni Reha Erdem’in merakla beklenen son filmi Koca Dünya 7 Nisan’da vizyona giriyor. Bu vesileyle Reha Erdem sinemasını ve usta yönetmenin önceki filmlerini hatırlayalım, hatırlatalım istedik. 

Bir kapıdan gireceksin
Neler neler göreceksin
Her çileye göğüs gerip
Hayat budur diyeceksin

Gün gelecek isyan edip
Niye doğdum diyeceksin
Gün gelecek isyanına
Kahkahayla güleceksin

Seveceksin seveceksin
Çok seveceksin

Ağlamak var gülmek var
Sevilmek var sevmek var
Ne ararsan var bu dünyada
Dertler varsa mutluluk var… 

-Orhan Gencebay (Seveceksin)

 

Muhtemelen hepinize ilginç gelmiştir bu giriş. Yoksa ben mi ön yargılıyım? Gelmemiştir belki de? Reha Erdem’in Hayat Var ve Koca Dünya filmlerini izleyenler bilir ki her iki filmin de müzikal karşılığında ‘arabesk’ vardır. Açık konuşalım neredeyse hepimiz belli bir süre arabesk müziğe burun kıvırdık, arabeski ve arabesk dinleyenleri aşağıladık, ötekileştirdik; şimdiyse Müslüm Gürses coverlarıyla şenlendiriyoruz Spotify listelerimizi. İkiyüzlülük değil; ama ön yargı bu. Bilmeme ve bilmeyi istememe hali. Oysa isyanın ve umudun müziğidir arabesk; acılara, kahırlara tutunarak ‘hayat var’ demek. Ah ne mahrumiyet!

Tam da bu sebeple arabesk kilit bir noktadadır Reha Erdem sinemasında. Çürümeye bırakılmış bir dünyada akışkan bütünsellikleri arayan karakterlerin hemen hepsi aynı iç sıkıntısıyla sarılır hayata. Birinin diğerinden farkı yoktur. Köksüz bir zamanda, köksüz bir mekanda, köksüz bir geleceğin izlerini ararken; ait oldukları, doğdukları yerlerin, konuştukları dillerin ötesine geçerek, içerisiyle dışarısı arasındaki sınırları muğlaklaştırırlar. Sınırlar yoktur artık. Sadece ırksal, dinsel ya da cinsel sınırlar da değil türsel sınırlar da muğlaklaşır ve evrensel bir oluş girer devreye. İnsanın hem doğadan hem de hayvandan daha üstün bir varlık olduğu kabulünün çürütüldüğü noktadır bu. Tam da bu yüzden; insanın kendiyle, bedeniyle, var oluşuyla, ailesiyle ve doğayla alıp veremediklerini, çatışmalarını ve nihayet çokluk dediğimiz yersiz yurtsuzlaşma haline varmalarını izleriz.

1960 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Reha Erdem, küçüklüğünden itibaren sinemaya ilgi duymuş ve ilk kısa filmlerini de Galatasaray Lisesi’nde okurken satın aldığı  süper 8 mm kamera ile çekmiştir. Liseyi bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’ne giren Erdem, 1983 yılında buradaki eğitimini yarım bırakarak sinema okumak üzere Fransa’ya gitmiş ve Paris VIII Üniversitesi Sinema ve Plastik Sanatlar bölümüne girmiştir. Bir süre Fransa’da yaşayan Erdem, Türkiye’ye döner dönmez ilk uzun metraj filmi olan A Ay’ı (1988) çekmiş ve günümüze dek sırasıyla Kaç Para Kaç (1999), Korkuyorum Anne (2004), Beş Vakit (2006), Hayat Var (2008), Kosmos (2009), Jîn (2013), Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013) ve Koca Dünya (2016) ile toplamda dokuz filme imzasını atmıştır.

Reha Erdem sineması özünde bir montaj sinemasıdır. Çünkü onun filmlerinde hikayelerden çok kurgu başat bir işleve sahiptir. Bu sebeple Reha Erdem sineması, sinemada yaratılmış olanı arar; onun için anlam yeniden üretilmiş olanın içinde saklıdır. Bu yüzden de gerçekliği (realizmi) ve doğallığı (natüralizmi) dışlayan bir sinema çizgisinde yer alır. Çünkü sinema yaşama ne kadar benzerse sanat olma niteliğini o derece kaybedecektir. Bu yönüyle Rus Biçimcileri’nin izinden giden Reha Erdem, filmlerindeki ses tasarımına ve ses kurgusuna da inanılmaz derecede önem verir. Onun filmlerinde ses ya da müzik kullanımı bir tür fon olmaktan ziyade, hikayenin ana ritmini taşıyan mihenk taşlarından biridir ve aynı zamanda birçok sahnede yabancılaştırıcı bir efekt işlevi görür. Örneğin Korkuyorum Anne’de görüntünün sıçramalı kurgusu ve onunla eş zamanlı devam eden müzik üzerine yıkılmış sinemasal anlatım, Hayat Var’da daha çok sesin kurgusu ve kullanımı üzerine yıkılmış durumda. Ses kullanımının atmosfer oluşturmadaki rolünü de Kosmos filminde görüyoruz, film boyunca duyduğumuz patlama sesleri, kuş sesleri, gürül gürül akan nehrin sesi, cam kırılmaları aslında şehrin tekinsiz oluşunu ve her taraftan tehdide açık, hayaletimsi atmosferini anlatmada başarıyla kullanılmış.

Plastik bir evreni var Reha Erdem filmlerinin, özellikle Jin filminde yaratılan atmosfer, renk kullanımı ve filmin sonundaki fabl sahnesi, natüralizmi filmlerinden uzak tutmasının en güçlü örneklerinden biri. Tabii ki bu plastik evrenin yaratımında neredeyse tüm filmlerinde (A Ay hariç) birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni Florent Herry’nin emeği de göz ardı edilemez. Sinema bir sanat olduğu kadar aynı zamanda bir masalsa, daha doğrusu bir sine-masalsa, bunu ülkemizde en iyi şekilde kotaran sinemacılardan birinin Reha Erdem olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira Erdem; kullandığı renkler, görüntüler, sesler eşliğinde bizi bir masalın atmosferine sokmayı başarıyor.

Filmlerinde zaman ve mekanı, tıpkı karakterleri gibi ve onlardan bağımsız, yaşayan ve nefes alan bir organizma olarak konumlandırırken doğa-hayvan-insan arasındaki bütünlüğü gözler önüne serer. Çünkü onun sineması ‘insan’ odaklı olmaktan çok Deleuzyen bir ‘oluş’ odaklıdır. Bu sürekli oluş hali filmlerinin evrenine akışkanlığın ve birlik (hiyerarşik-dikey ağaç imgesi) yerine çokluğun (yatay orman imgesi) hakim olmasını sağlar. Belki de bu yüzden Kosmos’ta ve Korkuyorum Anne’de insanın hayvandan farksız olduğunu  “Göğüs, tırnak, bir ağız dolusu diş, bol et, bol damar, kilolarca bağırsak…” cümleleri üzerinden vurgular ve sonra dönüp sorar bize “İnsan nedir ki?” diye. Jin filminde doğanın ve yaşamın kadın bedeni üzerinden öldürülmesi, tüm bu hegemonya savaşları yüzünden insan olmayı unutmuş eril düzenin eleştirisi değil midir en açık mahiyette?

Filmlerindeki temalar da bu oluş halini doğrular niteliktedir: Büyüme ve ergenliğe geçişte yaşanan sorunlar, yalnızlık, aşksızlık, bir otorite figürü olarak baba, eril ve iktidarda olana karşı bir öfke, ödipal kompleksler, paranın getirdiği kötülük, savaş, inançsızlık, zaman ve mekansızlık. Gelenekselle modernin çatışması ve bu çatışma arasında kalan bireylerin sıkıntıları, yalnızlıkları vardır onun filmlerinde. Babaya, daha doğrusu eril iktidara karşı isyan ve direniş vardır, bu yüzden de özünde direniş filmleri yapmaktadır Reha Erdem. Zaman onun filmlerinde dışsaldır; duran saatler, akmayan zamanlar ya da biz görmezken akan zamanlar bireyin kendi iç dünyasında yaşadığı, göreceli bir zamandır. Ve bu zamanın akmayışı, durması çözümsüzlüğe, çıkışsızlığa delalettir aslında. Zaten taşrayı da bu anlamda kullanır Reha Erdem; zira geniş zamanın adıdır taşra.

Reha Erdem’in mekanları tekinsiz bir labirenti andırsa da, aslında umut vardır onun filmlerinde; Camus’nün Sisifos’u gibidir karakterleri, taşı yuvarlamaktan vazgeçmezler, direnirler eril dünyaya. İşte bu yüzden de insan-hayvan-doğa birdir aslında, bütündür ve eril iktidarın zulmü altındadır. Ama bizi bu baskıdan kurtaracak umut da yine kendimizde ve çokluk deneyimlerimizde saklıdır.

 A Ay (1988)

a_ay_filmloverss

Reha Erdem’in ilk uzun metrajlı filmi A Ay, görme ve görmeyi bilme üzerine bir film. Tıpkı bir şairin kelimelerle yaptığı gibi imgelerle şiir yazan Erdem; bakarken görmeyi unutmuş biz insanları görme edimine davet eder. Ve henüz ilk filmiyle kendindeki cevheri açığa çıkarır. Filmin konusu oldukça basittir aslında; 12 yaşındaki Yekta geleneklerinden ve aile köşkünden kopamayan halası ile birlikte yaşamaktadır. Adada yaşayan ve İngilizce hocası olan diğer halası Yekta’yı bu kopuk ve asosyal hayattan kurtarmak için yanına almak ister. Fakat Yekta annesinin bir gün köşke geri döneceğine inandığından burayı terk etmek istememektedir. Filmin ana hikayesi budur ama Erdem, diğer tüm filmlerinde olacağı gibi, hikayeden çok görüntülere ve seslere odaklanır.

Sevim Burak’ın Yanık Saraylar isimli romanın serbest bir uyarlaması olarak da görebileceğimiz film, Edip Cansever’den William Blake’e, Marguerite Duras’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a dek birçok edebiyatçının eserlerine göndermelerle doludur. Filmdeki saat ve zamanla olan ilişki bizlere Tanpınar’ın eserlerini hatırlatırken, hikayenin delilik sınırındaki ruhu, olaylar arasındaki kopukluklar ve gelgitler Sevim Burak hikayelerini anımsatır. A Ay’ı siyah-beyaz çekmeyi tercih eden Erdem, bu estetik biçimi filmi gerçeklikten koparmak için tercih ettiğini dile getirir; çünkü en başta da dile getirdiğimiz gibi realizm ve natüralizm, Erdem için sinemanın en büyük düşmanlarıdır.

Kaç Para Kaç (1999)

kacpara-kac-filmloverss

Başrollerini Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer ve Bülent Emin Yarar’ın paylaştığı film özetle; küçük ve ‘namuslu’ bir hayatın büyük bir parayla nasıl mahvolabileceğini ve nasıl büyük bir trajediye dönüşebileceğini anlatmaktadır.  Dürüst ve orta halli bir tüccarın eline geçen büyük bir parayla başlayan macerasını, parayla birlikte gitgide bozulmaya başlayan karakter yapısını, parasını kaybetme korkularını, savrukluğunu, para için insanları haksız yere suçlayacak hale gelişini, insanların ölümüyle mutlu olmasını gösteren bir film Kaç Para Kaç. İnsanların paraya bağlanan hayatlarını, kapitalist sistemin en büyük çarkını, parayı anlatıyor Reha Erdem ve bunları kimi zaman komik kimi zaman sert bir kara komedi tadında akıp giden hayatlarımızı harcadığımız paralara benzeterek anlatıyor.

Zaman-mekan-insan olgusunun ayrılmaz bir üçlü olarak karşımıza çıktığı film, harikulade İstanbul görüntülerinin ardında İstanbul’u kapalı bir labirente dönüştürerek algılarımızı çıkışsızlığa ve tekinsizliğe sürükler. Zira bu karanlık labirentte sokaklar aydınlığa açılmaz, denizin üzerinde giden gemi bile çıkışsızlığın, kapana kısılmışlığın metaforik göstergesi olmuştur. Ahlaki çatışmaların bir insanı ne hale getireceğini, neye dönüştüreceğini gözler önüne seren film,  sistemin tuzakları içinde benliğinden uzaklaşan insanın zavallılığını ekranlara taşıyor.

Korkuyorum Anne (İnsan Nedir Ki? – 2004)

korkuyorum-anne-filmloverss

42. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Senaryo, En İyi Kurgu ve Behlül Dal Jüri Özel Ödülü olmak üzere 5 dalda ödül alan Korkuyorum Anne bir diğer adıyla İnsan Nedir Ki?, Reha Erdem’in insanı hem fiziksel hem de psikolojik anlamda sorgu masasına yatırdığı çarpıcı bir film. İnsanoğlunu aynı anda hem birbirine benzeten hem de birbirinden ayıran zaafları ve korkuları üzerine son derece başarıyla işlenmiş bir film. Filmin konusuna gelecek olursak; bir kaza sonucu hafızasını yitiren Ali’nin imdadına ailesi ve yakın çevresi yetişir. Geçmişine dair hiçbir şey anımsayamayan bu adama yardımcı olmak isteyen mahalle sakinleri Ali’den daha fazla telaşlıdırlar. Zamanla bu uğraş karakterlerin dönüşümlerine sebep olur. Herkes insan olmanın anlamını yavaş yavaş keşfetmeye başlar. Tüm bu hengamenin üstüne kaybolan bir yüzük vakası da eklenince tüm karakterler teker teker aynada yansıyan siluetlerine bakmaya başlayacaktır.

Reha Erdem’in mekan kullanımı açısından diğer filmlerinde de göreceğimiz başarısı bu filmde çok üst seviyelerde. Zira Erdem, öyle bir şehir portresi çıkarıyor ki filmin tüm anlamını bu portre içerisine gizliyor. Özellikle görüntünün sıçramalı kurgusu ve onunla eş zamanlı devam eden müzik üzerine yıkılmış sinemasal anlatım Türkiye Sineması için biçimsel yenilikler yaratıyor. Ve nihayetinde görüntü yönetmeni Florent Herry’nin yakaladığı muazzam karelerle kartpostal gibi bir Reha Erdem filmi ortaya çıkıyor.

Beş Vakit (2006)

bes-vakit-filmloverss

Reha Erdem’in çekimlerini ilk kez İstanbul dışında yapmış olduğu filmi Beş Vakit, Çanakkale’nin Kozlu köyünde geçen ve çocuk karakterleri öne çıkaran yapısıyla bir büyüme hikayesi. Zaman kavramının yalnızca beş vakit okunan ezan sesiyle hatırlandığı bir köyde, geçimlerini besleyip büyüttükleri hayvanlar üzerinden sağlayan köy sakinlerinin sistem içerisinde var olma çabaları köyde yaşayan çocuklara da sirayet edince, onlar da anne babaları gibi erkenden büyümek zorunda kalırlar. Ömer, Yakup ve Yıldız adındaki üç küçük çocuğun büyümekten ve yetişkinlikten kaçtıkça daha hızlı büyüdükleri bir köydür burası. Ve bu üç çocuğu akranlarından farklı yapan nefret ve şiddetle çok erken tanışmış olmalarıdır. Nefret duygusuyla tanışmaları kendi anne babalarına duydukları nefretle başlarken, hayata karşı edilen içten ve çocuksu bir sitemle büyüyüp giderler.

Filmin ruhumuzun derinliklerine inen şiirsel yapısı huzurlu olduğu kadar tedirgin edicidir de. Çünkü bu köyde çocukların kalpleri kırıklar içindedir ve bu kırıklardan bizler de payımıza düşeni alırız. Baba-oğul, anne-kız, anne-oğul, baba-kız ilişkileri, babaların oğulları ezişi, oedipus ve elektra komplekslerinin tavan yaptığı Beş Vakit, eril düzene isyan bayrağı açmış üç çocuğun insanlık hallerini anlattığı çok katmanlı yapısıyla akıllara Hasan Ali Toptaş romanlarını da getiriyor.

Hayat Var (2008)

hayat-var-filmloverss

Ergenlik çağındaki bir genç kızın hayatında karşılaştığı zorlukları konu alan Hayat Var; hayatın içinde hayata teğet geçen bir hikayeyi alır merkezine. Aşksızlığın, sevgisizliğin ve tekinsizliğin başrolde olduğu film; 14 yaşındaki Hayat ve ailesinin başından geçenleri anlatır. 14 yaşındaki Hayat, babası ve yatalak dedesi ile birlikte, İstanbul Boğazı’na açılan bir dere ağzına kurulmuş ahşap bir evde yaşamaktadır. Babası ailenin hayatta kalmasını sağlamak için küçük teknesiyle bu tekinsiz sularda balıkçılık yaparken, bir taraftan da bazı yasadışı işler yapmaktadır. Annesi ise bir polis memuru ile evlenmiş ve bu evliliğinden bir oğlu olmuştur. Hayat’ın ara sıra gidip kaldığı annesinin evi, üvey babasının Hayat’ın oturuşuna, kalkışına, duruşuna müdahale ettiği, oğlunu coşkuyla sevdiği, Hayat’a ise çeki düzen vermek adına da olsa dayak attığı ait olunamayan bir yerdir. Bu evde üvey kardeşe gösterilen özen ve sevgi Hayat’tan esirgenmektedir.

Reha Erdem, Hayat Var filmiyle büyük kentin varoşlarına yönelirken evrensel bir sorunu Türkiye koşullarına özgü bir motifle ele almaktadır. Hayat’ın henüz çocukken maruz kaldığı cinsel istismar cinsel bir metaya dönüşmesinin önünü açan etkenlerin başında gelir. Büyümek istemeyen bir çocuğun büyümek zorunda kalışına şahit oluruz bizler de. Her tür istismara karşın büyümemek için direnen bir çocuğun isyanı, arka plandan tüm filmi saran Orhan Gencebay’ın arabesk müziğiyle muazzam bir harmoni oluşturur.

Kosmos (2009)

kosmos-filmloverss

Geldik dananın kuyruğunun koptuğu yere. Benim için Kosmos’u anlatmaya çalışmak o kadar zor ki bu noktada filmin bende yarattığı hissiyattan bahsetmek daha doğru olacak diye düşünüyorum. Çünkü Kosmos benim için anlatılabilecek bir film değil. Benim için Türkiye Sineması’nın en iyi filmi olan, hatta Dünya Sineması sıralaması yap deseniz, muhakkak top 10 listemin ilk sıralarında yer alacak bir film o. Ve Kosmos’a bu denli aşık oluşum evrenle aramdaki bağ, kara delikler ve hatta süper kütleli kara delikler üzerinden açıklanabilir yalnızca. Belki bir gün konu hakkında uzun uzadıya bir şeyler yazarım ama şimdilik filmin en can alıcı repliklerinden biriyle yetinerek bu kısmı pas geçiyorum:

 -Güzeller güzeli; yüreğim şimdi bak, parmaklarımdan damlayacak. şimdi bak, içimin oynaması benden rüzgar çıkaracak. sen, sen, senin adın var mı?
– Adım, Neptün olsun.
– Senin adın Neptün olsun, benim de Kosmos. Sol elin başımın altında olsun, sağ da beni kucaklasın..

Jîn (2013)

jin-filmloverss

Dünya prömiyeri 63. Berlin Film Festivali’nde gerçekleştiren Jîn, 17 yaşındaki bir genç kadın gerillanın örgütten ayrılarak dağdan inişini konu alır. Gösterimi girdiğinde büyük bir yankı uyandıran ve hem Kürtler hem de Türkler tarafından türlü iyi ve kötü eleştirilere maruz kalan film özünde, kadın denen hayat kaynağının ve oluş deneyimlerinden biri olan kadın-oluş’un somutlaştırılmış bir hali olarak okunabilir.  Doğa-hayvan-insan bütünselliğini kadın-oluş üzerinden gözler önüne seren Reha Erdem politik bir bakış açısından çok fantastik bir perspektiften, doğasından koparılmış insanı-kadını eril dünyadan yalıtarak ekranlara taşır.

Özetle filmin konusundan bahsedecek olursak; Henüz 17 yaşlarında bir genç olan Jin, yaşama tutunmak için tüm yolları zorlayan ve bunun için karanlık ormanları cesurca aşmaya çalışan bir ‘Kırmızı Başlıklı Kız’dır. Bilinmeyen bir nedenle, üyesi olduğu örgütten kaçıp, uzaklaşır ve bu esnada hem silahlı örgüt mensuplarından hem de güvenlik kuvvetlerinden gizlenerek hayatta kalmaya çabalar. İçinde taşıdığı hayal kırıklarıyla kendisini sığındığı ormana ve doğaya adar. Dağlarda, tepelerde yalnız başına günler ve geceler geçirir. Patlayan bombaların, çatışmaların ve tedirgin edici günlerin ardından, sivil kıyafetler bulup kente iner ama insanlar arasındayken hayatın hiç güvenilir olmadığını, tekinsizliğini fark eder. Bu süreçte yaşadığı her şey ona en yakın dostlarının hayvanlar ve doğa olduğunu gösterecektir.

Şarkı Söyleyen Kadınlar (2013)

sarki-soyleyen-kadinlar-filmloverss

Başrollerini Binnur Kaya, Philip Arditti ve Deniz Hasgüler paylaştığı Şarkı Söyleyen Kadınlar, yaklaşan bir kıyamet paranoyasında insanların kapıldığı sıra dışı bir akıl tutulmasını ekranlara taşıyor. Reha Erdem’in Kosmos filmine yakın bir anlatım dilinde ve benzer bir hikaye yapısını merkeze alan film, bu kendini tekrarlayan yapısıyla ne yazık ki yönetmenin filmografisinin en zayıf halkası oluyor. Kosmos’ta Battal’a biçilen şifacı rolü bu sefer kadınlarda. Çünkü bu masalda, insanın kendine, çevresine, diğer insanlara, doğaya yaptıklarını ve üzerine giydiği hastalıklı ruh halini gören, dokunan, anlayan, ve iyileştiren hep kadınlar.

Filmin konusunu kısaca özetleyecek olursak; Mesut, büyük bir deprem ihtimali nedeniyle terk edilmiş bir adada, büyük bir evde tek yakını olan köpeğiyle birlikte yaşamaktadır. Bu süreçte görüştüğü tek kişi evi temizlemeye ve yemek yapmaya gelen yardımcısı Esma’dır. Esma bir gün ormanda yürürken elinde çantası, kimsesiz bir genç kadınla karşılaşır ve onu evine almaya karar verir. Bu esnada Mesut’un oğlu Adem hayatında zor bir dönemden geçmektedir. Evliliğinde yaşadığı sorunlar ve yakın zamanda ortaya çıkan hastalığı, onu bir türlü anlaşamadığı babasının evine dönmek zorunda bırakır. Böylece tüm karakterler Mesut’un evinde toplanır ve durumlar gittikçe garipleştikçe hastalıklı bir hal almaya başlar.

Heyecanla Beklediğmiz Koca Dünya 7 Nisan’da Vizyonda!koca-dunya-filmloverss

Dünya prömiyerini Venedik Film Festivali’nin Orrizonti (Yeni Ufuklar) bölümünde yapan ve 23. Altın Koza Film Festivali’inden de en iyi film ödülüyle dönen 2016 yapımı son filmi Koca Dünya ile Kosmos’ta yarattığı büyülü evrene geri dönmeyi başarıyor Reha Erdem.

Heyecanla beklediğimiz film 7 Nisan’da vizyona giriyor, şimdiden iyi seyirler!

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi