Alfred Hitchcock Rebecca’yı çekerken, Daphne du Maurier’nin orijinal romanında yer alan en korkunç cinayet sahnelerinden birini çıkarmak zorunda kalmıştı. Peki bu bir şeyi değiştirmiş miydi? Hayır! Buna rağmen Rebecca, Hitchcock’un en ağır korkularından biri olmayı başarmıştı.

Rebecca’yı sevseniz de sevmeseniz de eğer filmi izlediyseniz, mutlaka o meşhur “edebi” açılış cümlesini biliyorsunuzdur: 

“Last night I dreamt I went to Manderley again…” 

Üstte yazan cümle herkese o sisler arasından ilk kez görünen kapıları hatırlatır… Rebecca’yı henüz izlemeyenler için bir an önce edinilmesi ve izlenilmesi önerilir, aksi gerçekten büyük bir kayıptır.

Rebecca (2)

Hitchcock yine psikoloji bozan, ağır; his, tutku, korku ve gerilim gibi unsurların birleşimiyle oluşturduğu muhteşem bir kokteylle karşımızdaydı. “Rebecca’yı izlerken bir an başınızdan bir kova kaynar su dökülürken 10 saniye sonra o kova bir buz kovasına dönüşebilir.” derken yine içimiz rahattı. Saf ve genç bir kızın zengin bir dulla evlenip onun malikanesine yerleşmesini ve ardından adamın ilk karısının anılarıyla karşılaşmasını ve psikotik hizmetçinin yaptıklarına katlanmasını dehşet verici bir şekilde anlatan Rebecca yine hem Hitchcock’un hem de korkunun en iyilerinden biri olmuş, kendini sıradan filmlerden rahatça sıyırmıştı.

Hitchcock’un ilk Amerikan filmi olan 1940 yapımı Rebecca’nın yapımcılığını David O Selznick üstlenmiştir. Ensest ilişkilerin hikayesini anlatan bu film, The Birds’ün de kısa hikayesinin sahibi Daphne Du Maurier’nin aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Hitchcock’un ilk ve tek En İyi Film Oscar’ını kazanan filmi olma özelliğini taşıyan Rebecca aynı zamanda En İyi Görüntü Yönetimi – Siyah Beyaz Oscar’ının da sahibi olmuştur. Hitchcock’un ilk Hollywood filmi olması önceki İngiliz filmlerden farkını yer yer belli etse de çoğu noktada Hitchcock, Selznick’in önerilerini dikkate almamış; yine her zaman olduğu gibi kendi stiliyle ilerlemiştir. Bu sebeple yönetmenin ilk Hollywood filmi olmasına rağmen şaşadan kaçınılmış olduğu çok bellidir ve buna göre sade bir film olmuştur.

Rebecca

Laurence Olivier, Joan Fontaine, Reginald Denny, George Sanders, Nigel Bruce ve Judith Anderson gibi ağır topları başrolde toplayan Rebecca’da Hitchcock seyircisini hiçbir şekilde şüphelendirmiyor, aynı zamanda muallakta da bırakmıyor. Film hakkında bazı şeyleri asla öğrenemeyecek olmak, en az bazı şeylerin hafızamıza kazınması kadar iyi gelebiliyor. Karakterleri ve onları canlandıran usta oyuncuların bir sonraki hareketlerini öngören usta yönetmen, izleyicisine muhteşem bir atmosfer ve zeki bir kamera çalışması sunuyor her zaman olduğu gibi… Tüm bunlar da Rebecca’yı Hitchcock filmlerinin çoğunun da olduğu gibi bir sanat eseri kılıyor.

Yer yer Jane Eyre ile kıyaslanan roman, objektif olarak bakıldığında hikayenin ana temasıyla Jane Eyre’yi anımsatıyor. Fakat bunun dışında ne uyarlama ne de yoğunluk olarak Rebecca ile Jane Eyre arasında bir benzerlik bulmakta hep zorluk çekmişimdir. Jane Eyre feminizm yönüyle daha ağır basarken gerilim ve dehşet açısından her daim Rebecca’dan hafif kalmıştır. Sonuçta her ikisinde de ölü eski eşin anılarının ikinci evliliği ve genç kızı domine etmesi anlatılıyor; fakat çok daha farklı şeylere vurgu yapılarak. Eminim herkes için her ikisinin de yeri ayrıdır.

Joan Fontaine’in  ürkek bir kızı bu kadar iyi oynayabilmesi, Judith Anderson’ın gereğinden fazla korkunç olabilmesi ve Laurance Olivier’nin şaşırtıcı olağanüstülüğü… Geçmişini şimdisiyle bile alt edemeyen bir adam, “hayat” hakkında acemi ve zavallı bir genç bir kız ve “hayalet” bir hikaye… Belki de psikolojik bir işkencenin hikayesi demek daha doğru olabilir; ama emin olduğum en önemli şey Rebecca’nın acı verici bir hikayeyi anlatması…  

“Our marriage is a success, isn’t it? A great success? We’re happy, aren’t we? Terribly happy?”

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi