Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali'nde gerçekleştiren Raw, bu yıl izlemeyi planladığım filmler listemin ilk sıralarında yer alıyordu. Bu beklentiyle -ve biraz da beklentilerin genelde hayal kırıklığı yaratıyor olması korkusuyla- seyrettiğim film, veterinerlik fakültesine başlayana kadar hayatını vejetaryen bir ailede, vejetaryen olarak geçiren Justine'in, sıra dışı bir şekilde değişen hayatını konu alırken, filmin yönetmeni Julia Ducournau, büyüme hikayesini metaforlarla zenginleştirdiği bu ilk uzun metraj kurmacası ile modern bir başyapıta imza atıyor. İnsanlığın önce doğa, ardından ise hayvanlarla olan savaşından galip çıkması, insanın dünya üzerinde egemen ırk olmasını sağladığı düşünülür. Yüzyıllar süren bu üstün ırk olma kavgası sonrası, din başta olmak üzere birden fazla etken sebebiyle hayvanların; insanlar açısından yenilebilir, sütünden ve gücünden faydanılabilir ve evcilleştirilebilir olarak kategorilendirilmesine sebep olur. Bu durum insanlık açısından mutlak doğrular içermediği gibi, farklı dini inanışlara ve kültürlere sahip toplumlar arasında da farklılılar gösterir. Fakat, insanlığın kendini bulma arayışında gösterdiği zihinsel gelişim, farklı arayışların oluşmasına yol açtı ve özellikle son yıllarda tüm dünyada dini inanışlar, ideolojik düşünceler ve kişisel tercihlerin etkisiyle vejetaryenlerin sayısı ve bu konudaki farkındalık gözle görülür şekilde arttı. Bu artış, diğer sanat dallarıyla beraber sinemayı da bolca etkiledi. Ana teması vejetaryenlik olan kurmaca ve dokümanter filmlerin yanı sıra seyirciyi düşünmeye sevk eden birçok yapım hem beyazperdede hem de televizyonda sık sık yer almaya başladı. Bugün, bu yazımıza konu olan Raw ise hem ana tema olarak vejetaryenliği merkezine alıyor hem de seyirciyi zorlayacak sahneler ile alternatif bir kabus yaratıyor. Raw: Çiğ Et Üzerinden Sınırları Zorlayan Bir Keşif Hikayesi İkonik bir sahne ile açılıyor Raw. Ailesiyle birlikte dışarıda yemek yiyen Justine, et içermeyen bir yemek bulmakta zorlanıyor ve püre tercih ediyor. Vejetaryenlerin sıklıkla karşılaştığı, tercih edilen yemeğin içerisine et karışma durumuyla karşılaşan Justine durumu fark ettiğinde annesi, bu olaya ciddi bir reaksiyon veriyor. Açılış sekansında vejetaryenlerin haklı bulduğu, empati yapmakta zorlanan seyircilerin ise abartılmış bir reaksiyon olarak gördüğü bu sahne, filmin sonunda hikayenin, döngüsünü tamamlamasına katkıda bulunuyor. Bu sahnenin ardından  ablasının da orada okuduğunu öğrendiğimiz fakülteye başlayan Justine, ilk günün ardından sınırları zorlayan ritüeller ile karşı karşıya kalıyor; çiğ et yiyor, üzerine bir kova dolusu kan dökülüyor. Fakülteye başladığı anda, janra hakim olan sinefiller için tüyler ürpertici referanslara sahip bir madene dönüşen film, daha ilk bölümden fakültenin atmosferiyle Dario Argento'nun Suspria'sından etkiler taşırken, Justine'in kanlara bulandığı sahne akıllara Brian de Palma'nın Carrie'sinin ikonik domuz kanı sahnesini hatırlatıyor. Nitekim, her iki filmi birlikte ele aldığımızda Justine ile Carrie'nin kendilerini keşfetme süreçlerinin benzer özellikler taşıdığından  söz etmek de mümkün. Bu noktada Raw'u farklı kılan - referans gösterirken taklit tuzağına düşmeyen de diyebiliriz - yenilikçi hikayesi. Raw, vejateryen bir karakterin gözünden başladığı hikayeyi çiğ et yeme noktasına kadar getirebilen, Justine'in kendini keşfetme hikayesini, sadece onun üzerinden değil ablası Alexia'nınki ile harmanlayabilen karanlık bir masal. Justine'in kan tadını aldığı ilk an, zihninde yeni ufakların açılmasına yol açar. Keza, kanın tadını aldığı ilk andan itibaren mantıklı hareket edemez, dürtüleri mantığının önüne geçer. Korku janrında özellikle yamyamlık ve/veya vampirizm temalı filmlerde bu dürtü çoğu zaman cinsel arzu veya şehvetin keşfedilmesi olarak kullanılır. Julia Ducournau da, Raw'da benzer bir yol izler; Justine'in cinselliği keşfini, kan ve insan eti metaforuyla verir.…

Yazar Puanı

Puan - 95%

95%

Justine'in hikayesi kağıt üzerinde son derece sıra dışı duruyor; beyazperdede ise adeta ete kemiğe bürünüyor ve kulağa çılgınca gelen bir hikayeden gerçek olmasını arzuladığımız bir şehvete dönüşüyor. Fazla uzatmaya gerek yok, Raw her detayını iliklerimize kadar hissedebildiğimiz modern bir başyapıt.

Kullanıcı Puanları: 4.72 ( 3 votes)
95

Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde gerçekleştiren Raw, bu yıl izlemeyi planladığım filmler listemin ilk sıralarında yer alıyordu. Bu beklentiyle -ve biraz da beklentilerin genelde hayal kırıklığı yaratıyor olması korkusuyla- seyrettiğim film, veterinerlik fakültesine başlayana kadar hayatını vejetaryen bir ailede, vejetaryen olarak geçiren Justine’in, sıra dışı bir şekilde değişen hayatını konu alırken, filmin yönetmeni Julia Ducournau, büyüme hikayesini metaforlarla zenginleştirdiği bu ilk uzun metraj kurmacası ile modern bir başyapıta imza atıyor.

İnsanlığın önce doğa, ardından ise hayvanlarla olan savaşından galip çıkması, insanın dünya üzerinde egemen ırk olmasını sağladığı düşünülür. Yüzyıllar süren bu üstün ırk olma kavgası sonrası, din başta olmak üzere birden fazla etken sebebiyle hayvanların; insanlar açısından yenilebilir, sütünden ve gücünden faydanılabilir ve evcilleştirilebilir olarak kategorilendirilmesine sebep olur. Bu durum insanlık açısından mutlak doğrular içermediği gibi, farklı dini inanışlara ve kültürlere sahip toplumlar arasında da farklılılar gösterir. Fakat, insanlığın kendini bulma arayışında gösterdiği zihinsel gelişim, farklı arayışların oluşmasına yol açtı ve özellikle son yıllarda tüm dünyada dini inanışlar, ideolojik düşünceler ve kişisel tercihlerin etkisiyle vejetaryenlerin sayısı ve bu konudaki farkındalık gözle görülür şekilde arttı. Bu artış, diğer sanat dallarıyla beraber sinemayı da bolca etkiledi. Ana teması vejetaryenlik olan kurmaca ve dokümanter filmlerin yanı sıra seyirciyi düşünmeye sevk eden birçok yapım hem beyazperdede hem de televizyonda sık sık yer almaya başladı. Bugün, bu yazımıza konu olan Raw ise hem ana tema olarak vejetaryenliği merkezine alıyor hem de seyirciyi zorlayacak sahneler ile alternatif bir kabus yaratıyor.

Raw: Çiğ Et Üzerinden Sınırları Zorlayan Bir Keşif Hikayesi

İkonik bir sahne ile açılıyor Raw. Ailesiyle birlikte dışarıda yemek yiyen Justine, et içermeyen bir yemek bulmakta zorlanıyor ve püre tercih ediyor. Vejetaryenlerin sıklıkla karşılaştığı, tercih edilen yemeğin içerisine et karışma durumuyla karşılaşan Justine durumu fark ettiğinde annesi, bu olaya ciddi bir reaksiyon veriyor. Açılış sekansında vejetaryenlerin haklı bulduğu, empati yapmakta zorlanan seyircilerin ise abartılmış bir reaksiyon olarak gördüğü bu sahne, filmin sonunda hikayenin, döngüsünü tamamlamasına katkıda bulunuyor. Bu sahnenin ardından  ablasının da orada okuduğunu öğrendiğimiz fakülteye başlayan Justine, ilk günün ardından sınırları zorlayan ritüeller ile karşı karşıya kalıyor; çiğ et yiyor, üzerine bir kova dolusu kan dökülüyor. Fakülteye başladığı anda, janra hakim olan sinefiller için tüyler ürpertici referanslara sahip bir madene dönüşen film, daha ilk bölümden fakültenin atmosferiyle Dario Argento’nun Suspria’sından etkiler taşırken, Justine’in kanlara bulandığı sahne akıllara Brian de Palma’nın Carrie’sinin ikonik domuz kanı sahnesini hatırlatıyor. Nitekim, her iki filmi birlikte ele aldığımızda Justine ile Carrie’nin kendilerini keşfetme süreçlerinin benzer özellikler taşıdığından  söz etmek de mümkün. Bu noktada Raw’u farklı kılan – referans gösterirken taklit tuzağına düşmeyen de diyebiliriz – yenilikçi hikayesi. Raw, vejateryen bir karakterin gözünden başladığı hikayeyi çiğ et yeme noktasına kadar getirebilen, Justine’in kendini keşfetme hikayesini, sadece onun üzerinden değil ablası Alexia’nınki ile harmanlayabilen karanlık bir masal.

Justine’in kan tadını aldığı ilk an, zihninde yeni ufakların açılmasına yol açar. Keza, kanın tadını aldığı ilk andan itibaren mantıklı hareket edemez, dürtüleri mantığının önüne geçer. Korku janrında özellikle yamyamlık ve/veya vampirizm temalı filmlerde bu dürtü çoğu zaman cinsel arzu veya şehvetin keşfedilmesi olarak kullanılır. Julia Ducournau da, Raw’da benzer bir yol izler; Justine’in cinselliği keşfini, kan ve insan eti metaforuyla verir. Film, Justine’in kendini keşfi üzerinden, benliğimizi nasıl keşfettiğimizi/keşfedeceğimizi anlamamızı, sıra dışı ve son derece ürkütücü bir şekilde sağlar. Bu anlam arayışında yamyamlık, filmin sonun geldiğimizde hem Justine’in hem de seyircinin kendini keşfetme ve anlama arayışının bir temsilidir. Nitekim bu değişim, filmin henüz başında Justine’in ablası Alexia’nın yaşadığı değişim üzerinden de yer yer verilmektedir.

Film, yukarıda anlatmaya çalıştığım hikayesi ve alt metninin yanı sıra, Julia Ducournau’nun ilk uzun metrajı olduğuna inanamadığımız derecede teknik becerilere sahip. Hem okulda kıdemli öğrencilerin yeni gelenlere hoş geldiniz dedikleri sahne hem de parti sahnelerinde, Ducournau’nun kamera kullanımı, bu sahnelerin daha estetik olmasını sağladığı gibi gerilimi de yükseltiyor. Ve yine bu tercih filmin dinamizminin sürekli olarak yüksek seviyede kalmasını da sağlıyor. Yer yer içeriğin, yer yer ise biçimin öne çıktığı Raw’un süresi ilerledikçe gerçek ile rüya iç içe geçiyor. Bir noktadan sonra – ki bu nokta henüz filmin başları- film öyle bir tempo yakalıyor ki, Raw kurmaca bir film olmaktan çıkarak süresince parçası olduğumuz bir deneyime evriliyor. Yukarıda da kısaca bahsettiğim kamera kullanımı, görüntü yönetimi ve diğer teknik detayların yanı sıra kullanılan müzikler ve Justine’i canlandıran Garance Marillier’in başarılı oyunculuğunun da filmin yarattığı atmosfere katkısı büyük.

Justine’in hikayesi kağıt üzerinde son derece sıra dışı duruyor; beyazperdede ise adeta ete kemiğe bürünüyor ve kulağa çılgınca gelen bir hikayeden gerçek olmasını arzuladığımız bir şehvete dönüşüyor. Fazla uzatmaya gerek yok, Raw her detayını iliklerimize kadar hissedebildiğimiz modern bir başyapıt.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi