Jiletle kesilen göz, kerpetenle sökülen bembeyaz dişler, marketten alınma meşhur salamı.   Et, kan ve kemik. Piştiyse sorun yok, pişmemişse o kötü. Kanlı sevenler de var, porsiyonu 50 dolardan yiyici buluyor. Kahveyi “black” sevenlerin “juicy” et tercih etmesi hoşumuza gidiyor. Özeniyoruz elimizde değil. Julia Ducournau’nun 2016 yılında Cannes’da ilk gösterim şansı yakalayan Raw filmi, tıpkı bahsini ettiğim bu nedensiz hoşa gitme duygularından birine denk geliyor. İzlerken canımız yanıyor, ürperiyoruz. Ne olursa olsun bakmaktan alı koyamıyoruz kendimizi. Raw, aslında hepimizin çocukken buzlu dondurmalardan deneyimlediği nostaljik bir keyfi rahatsız edici bir biçimde gözümüze sokuyor.

Raw, pek çok korku filmiyle ortak olarak psikopatolojik unsurları bünyesinde barındırdığı gibi, gizliden de olsa tabuları zorlayan erotik bulgularıyla psikanalize imkân tanıyan bir anlatıya sahip. Fakat her şeyden önce, anlatının ideolojik bir derdinin olduğunu söylemek gerek. Bu özelliği ile de çok yönlü sinema okumalarına olanak tanıyor.

Filmin Konusu

Hikâye, Belçika’nın Wallonia diye adlandırılan ve Fransızca konuşulan güney bölgesinde geçmekte. Film, Justine adında üniversite çağına yeni erişmiş bir genç kızı kendine anlatıcı olarak benimsiyor. Ailesinin de bu tutumda katkısı olduğunu anladığımız Justine, sert bir vejetaryen olarak karşımıza çıkıyor. Bunun sebebi de ete karşı çok şiddetli bir alerjik reaksiyon göstermesi. Ablası Alexia gibi veterinerlik bölümünde okuyacak olan Justine’in vejetaryenliği geride bıraktığı dönüşüm süreci ise üniversitede başlar. Onun dönüşümünü başlatan şey ise, “yeni gelen” olarak karşılaştığı türlü aşağılamalar sonunda yapmak zorunda bırakıldığı tavşan böbreği yeme ritüelidir. Bu ritüel üst devreden öğrencilerin yeni gelenlere zorla uygulattığı bir gelenek olmakla birlikte, bunun Justine için gerçeğe dönüşmesi, öz ablasının kendisine karşı gösterdiği katı tutumla olur. Tabuyu çiğneyen Justine ağır bir alerjik reaksiyon gösterir. Okul doktorunun yardımıyla alerjisini yener ve et yemeye karşı önlenemez bir arzu beslemeye başlar. Bu süreç onun yamyama dönüşmesiyle, ablasının ise hapse girmesiyle son bulacaktır.

Çözümleme

Anlatı, bir trafik kazası sekansından sonra Justine’in vejetaryen menüsünden çıkan tavuk parçasıyla denge halini kaybeder ve karakterin dönüşümünü başlatır. Justine, tıpkı ablası gibi veterinerlik okuluna gidecektir. Eğer anlatıyı bu aşamada kesip, seyirciye tamamlamasını söyleyecek olsaydık, Justine’in hikayesinin veteriner hekim olabilmek üzerinden işleyeceği tahmininde bulunabilirdik. Bu durum, karakterin motivasyonu olarak normal anlatının üzerinde konumlanıyor. Fakat karakterin asıl ihtiyacı olan şey, ilk etapta yasa koyucu ailenin boyunduruğu altından çıkarak et yiyebilecek duruma gelebilmek gibi görünür. Bu durum, onun dışlanmasına sebep olacak ve hatta birtakım felaketlerin ortaya çıkmasının müsebbibi haline gelecektir. Çünkü karakterin ihtiyaç duyduğu şey karşısında, yasa koyucunun tabusu bulunmaktadır ve tabuyu her kim çiğneyecek olursa onun lanetiyle de baş başa kalacaktır.

Justine’in okul macerası, Alexia’nın onu karşılamamasıyla başlar. Yurtta kaldığı ilk gece, üst devre öğrencilerin baskınıyla uyanır. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak, Belçika’daki pek çok okulda bu tip devreci anlayışın, “freshman” diye tabir edilen yeni öğrencilere uygulanan aşağılama ritüellerinin oldukça yaygın olduğunu söylemek gerek. Yani anlatının bu kısmı kurgu değil. Hatta yeni gelen öğrenci, öyle ya da böyle bir öğrenci kulübüne girmek istiyorsa, maruz kalacağı bu süreç filmde gördüğümüzden çok daha yoğun ve hayret verici hale bürünebiliyor. Bir gözlemci olarak, bu geleneği devam ettirme gerekçelerinin öğrencinin özgüven problemini üniversite içerisinde halledebilmesi olabileceğini öngörebilirim. Ama aslında işler o kadar da masum değil. Üniversitede her öğrenci, efendi ve köle olmayı öğrenmektedir. Bu ritüeller de bu farkındalığın bir çeşit oyuna dönüştürülmüş hali gibidir.

İdeolojinin, idealist felsefeyi merkez alan kapitalist devlet anlayışının ortaya koyduğu birtakım teamüller ve statükocu gelenekler oluşturma adına topluma aşıladığı bir zehir olduğu söylenebilir. İdeoloji, bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayali ilişkinin bir temsilidir (Althusser, 2014: 68). Devlet idealinin var olabilmesi için üretimin gerçekleştirilmesi gerekir. Üretimin daimî koşulu ise üretim koşullarının yeniden üretimidir (Althusser, 2014: 35). Bunun beraberinde üretici güçler ve var olan üretim ilişkileri de yeniden üretilir. Buna göre üretim ve onun sürekliliği devlet için nihai hedef, var olma gerekçesine dönüşür. Bu da devlet olarak var olma ilkelerine yansıtılır, ideolojiyle topluma zerk edilir. Althusser’e göre bu yeniden üretim süreci, yönelme yasası uyarınca kapitalist okul sisteminde ve diğer devlet kurum ve kuruluşları içinde öğretlenir (2014: 39). Althusser bu kurum ve kuruluşlara İdeolojik Devlet Aygıtları demektedir. Bu aygıtlar okul, hastane gibi kamu kuruluşlarından, aile kavramından, adalet sisteminden, siyasal sistem ve onun temsilcilerinden, medya kuruluşlarından, sendikal ve kültürel sistemlerden oluşur. Üniversiteler de bu aygıtlardan biridir.

İdeolojik Devlet Aygıtları, bireyleri öznelere dönüştürür. İdeolojik Devlet Aygıtları’na göre özne, başka bir özneye tabi olmuş, daha yüksek bir otoriteye boyun eğmiş, bu kabul ediş dışında her türlü özgürlükten mahrum kalmış varlıktır. İDA’lar, çağırma yoluyla bireyleri öznelere dönüştürür. Polis yolda yürüyen vatandaşa “Hey, sen! Oradaki!” diye bağırdığı ve vatandaştan fiziksel bir tepki aldığı anda, onu özneye dönüştürmüş olur (Althusser, 2014: 125). Althusser’in bu benzetmesi de Lacan’ın Ayna Evresi ile doğrudan bağlantılıdır. Bu tanım doğrultusunda, anlatıdaki ideolojik unsurları Althusser’ci bir çözümlemeye tabi tutabiliriz. Böylece, ideolojinin bir zehir olarak toplumun kanına nasıl da karıştığını gözler önüne serebiliriz.

Justine üniversiteye adımını atmadan önce, aile kurumu tarafından kendisine verilmiş bir ideolojiye sahiptir. Bu ideoloji et yememe üzerine kurgulanmıştır. Okulda ise öğrenci gruplarının baskısı ve ablasının teşviki ile bu ideolojik düzlemi kırma şansını yakalar. Fakat içine girdiği başka bir ideolojik düzlem söz konusudur. Justine’in aile aygıtına ihanet etmesi ise laneti ve kahramanın çekmek zorunda olduğu gazabı meydana getirir. Bu lanet, anlatı içinde kahramanın kaşınmasına ve onun bir özne halinde var olabilmesini sağlayan derisinin dökülmesi durumuna sirayet eder. Devlet aygıtlarında bu tip komplikasyonların çözümü hastanelerde bulunur. Eğer bir birey İDA’lara adapte olamaz ve ruh sağlığını yitirecek olursa akıl hastanesine, toplum kurallarına adapte olamaz ise hapishaneye gönderilir. Bu aygıtlar içerisinde bir takım normalleştirme süreçlerine sokulur ve uygun bir birey olarak topluma geri gönderilir. Justine’in yaşadığı adaptasyon sorunu beraberinde gelen bir deri hastalığıyla vücut bulur. Bunun çözümü ise okulun revirinde çalışan doktorun verdiği kremdedir. Justine, kremi kullanmaya başladıktan sonra döküntülerinden kurtulur ve ideolojiyi kabullenerek ete karşı açlık hissi beslemeye başlar. Fakat yine bir takım uyum sorunları baş gösterir. İDA, toplum tarafından tüketilmesini istediği eti, yenilebilir ve yenilemezler olarak yine çeşitli ideolojik düzlemlere oturtmuş durumdadır. Buna göre bir tavşanın böbreği yenebilir, çiğ balık yenebilir, çiftlik hayvanları yenilebilir fakat çoğunluğunu etobur hayvanların oluşturduğu diğer grubun eti ise yenmemelidir. İnsan eti yemek ise, devlet fikrinin dünya üzerinde hükmünü ilan etmediği çok eski zamanlardan beri pek çok medenileşmeye açık toplumca yasaklanmıştır. Justine’in ete karşı duyduğu ve ayrıştırıcı olmayan iştahı, libidonun çalışma prensibiyle örtüşür. Freud’a göre libido cinsiyetsizdir. Cinsel açlık her yöne aktarılabilir. Justine’in iştahı da tıpkı libido gibi her yönedir. Onun için her et yenilebilirdir. Bu her yönelik durumu, anlatı içinde gördüğümüz hayvan suiistimalleri hakkında tartışması dönen türler arası cinsellik konusu ve ağda sahnesinde görebileceğimiz Justine’in köpeği ile olan rahatsız edici muhabbeti üzerinden desteklenir gibidir. Justine’in et yiyen bir özneye dönüşmesi ise omzuna düşen yapay bir kan damlası vesilesiyle olur. Justine, tıpkı Althusser’in örneğini verdiği polisin bireye seslenmesi ya da Lacan’ın Ayna Evresi‘nde, bebeğin aynada kendini görmesi deneyiminde olduğu gibi bir sürece dahil olur. Yapay kan Justine’in omzuna damladığı anda ağır çekim başlar. Justine arkasına döner ve baştan aşağı yapay kana bulanır. Üst devreden öğrenciler baskı aygıtına dönüşerek, yeni gelen öğrencileri yani toplumu ideoloji doğrultusunda özneleştirmiştir. Justine artık kana boyanmış biçimde kapalı bir özne olarak ideolojiyi benimsemiştir. Bu sahne, efendi ve köle diyalektiğinin de temsili niteliğindedir.

Freud, Totem ve Tabu adlı eserinde, eski kavimlerin animistik inançlarından ve kurban etme ritüellerinden yola çıkarak, tarihteki ilk kurbanın kabile reisi olan “baba” figürünün olduğunu iddia eder (Freud, 2012: 203). Baba’nın öldürülmesinin müsebbibi de kabile içinde yaşanan ödipal çatışma doğrultusunda kardeşlerin bir araya gelerek oluşturduğu güç ittifakıdır. Bu cinayet sonunda öldürülen beden yenerek babayla özdeşlik kurulur (Freud, 2012: 204). İlkel kabilelerde görülen yamyamlığın temelinde yatan neden de budur. Justine’in ete olan açlığını bu doğrultuda analiz edecek olursak, bu hareketinin altında yatan ideolojinin ablasına benzemek istemesi olduğunu savunabiliriz. Justine, kural koyucular (üst devre öğrenciler) tarafından hazırlanan okul kurallarına göre, ilk hafta seksi giyinmek zorundadır. Böyle giyinmediği için üst devre bir hemcinsi tarafından sert biçimde uyarılır. Bunun üzerine ablasının elbiselerini giyer. Kazara ablasının parmağını kesmesi ve kesik parmağı iştahla yemesi, yine bu doğrultuda açıklanabilir. Justine’in gay oda arkadaşına duyduğu ilgi ve onu kendisiyle öpüşmeye zorlaması, sonrasında yaşanan cinsel birliktelikte duyduğu karşı konulamaz ısırma isteği, erkek bedenine sahip olmak istemesiyle açıklanabilir. İdeolojik olarak da heteroseksüel ilişkinin okul İDA’sı tarafından teşvik edildiği söylenebilir. Çünkü neticede Adrien gay olmasına rağmen heteroseksüel bir deneyim yaşamış ve bundan keyif almıştır. Yine Justine’in üst devre öğrencilerce maviye boyanarak, sarı boyalı bir erkekle ilişkiye girmeye zorlanması ve bunun kontrolü içinde her ikisinin yeşil olana dek odadan çıkamayacaklarının dikte edilmesi, insan üzerindeki cinsiyet rollerinin İDA’lar tarafından belirlendiği çıkarımı yapmamıza olanak tanır. Ama her halükârda göze çarpan şey, Justine’in tüm deneyimlerinde bulunan ısırma isteğidir. Bu da patolojik yönden oral sadistik bir hareket olarak yetersiz emzirilmenin bulgusudur (Geçtan, 2014: 33). Bu açıdan bakıldığında, Justine’in annesiyle olan ilişkisinde gizli bir problem olduğu çıkarımında bulunabiliyoruz.

İDA, anlatı boyunca Justine’i et yemeye teşvik etmiştir. Karakterin ihtiyacı olan şey ise et yeme iştahının altına gizlenmiş beğenilme, tercih edilme arzusudur. Justine’in Adrien ile birliktelik yaşamış olması, onun Alexia olma yolunda ilerleme kaydettiğinin göstergesi olarak kabul edilebilir. Bu sebeple Alexia tarafından Adrien’in yok edilmesi istenmektedir. Alexia tabuyu öldürüp, onu yediği için lanetlenerek cezalandırılır. İDA tarafından başka bir aygıta aktarılarak normalleştirme sürecine konulur. Alexia’nın hapse girmesiyle de Justine’in arzu nesnesi olabilme hedefinin önündeki önemli bir engel yok edilmiş olur. Justine, Alexia okulda olduğu müddetçe onun korunmaya muhtaç küçük kardeşi olarak kalacaktı. Alexia ise Adrien’i yiyerek Justine’in erkek bedenine sahip olabilme arzusunu şiddetli bir şekilde yaralayarak hapse girmiştir. Maalesef özne kapalıdır ve içinde bulunduğu durumu değiştirme kudretine sahip olamamıştır.

Sonuç

raw-filmloverss

Rahatsız ediciliği ile Köpek Dişi (2009)ni bile benim nezdimde geride bırakan Raw, son dönem bağımsız korku filmleri arasından, ideoloji üstünden yaptığı eleştirel söylemiyle sıyrılıyor. Benzeşik ögeler barındırması nedeniyle Neon Şeytan (2016) filmiyle karşılaştırılan Raw, yamyamlığı öğrenci sınıfına indirgemesiyle diğer “yamyam filmleri”nden de farklı olduğunu gösteriyor. Pek çok sinema örneğinde yamyamlığın yüksek akıl bir kötü karakter tarafından icra edildiğini görmemiz olası. Hatta bunu daha da ileri taşıyacak olursak, yamyamlık hep burjuva sınıfının ya da aristokrasinin erkek temsilcileri tarafından icra edilen kirli bir zevk olarak gözümüze takılır. Raw ise, sosyal sınıfını temsil eden ailesini geride bırakarak, beyaz önlükle öğrenimini icra etmeye çalışan genç bir kadın üstünden yamyamlık ihtiva etmesi yönünden farklılığını ortaya koyuyor. Her ne kadar öğrenci oldukları bölüm veterinerlik de olsa, Justine içinde bulunduğu ortamın en alt tabakasında bulunmakta ve üzerine giydiği beyaz önlük de kendine hiçbir statü sağlamamaktadır. Bu açıdan Raw kendi bünyesinde bir ilki gerçekleştirmiştir.

Raw, baskı aygıtları ve toplum arasında kurduğu sahici temsili ve ideolojinin devlet aygıtları ile olan münasebetini yamyamlık üzerinden göstermesiyle çok yönlü sinema okumalarının önünü açmakta, anlatı bazında yeni bir akımın öncülüğünü Neon Şeytan ile birlikte yapmakta, izleyiciye de oldukça tuhaf bir seyir zevki yaşatmakta. Bu sebeple Raw, daha uzun süre adından oldukça söz ettireceğinin sinyalini veriyor.

Kaynakça

Althusser, Louis: İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, 2014, İthaki

Freud, Sigmund: Totem and Tabu, 2012, Say

Geçtan Engin: Psikanaliz ve Sonrası, 2014, Metis

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi