35. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ve festivalden Altın Lale Ulusal Yarışma Jüri Özel Ödülü ile ayrılan Rauf filminin yönetmenleri Soner Caner, Barış Kaya ve yapımcısı Ali Özgür Ateş ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Söyleşi: Osman Karakülah & Gizem Çalışır

Deşifre: Sıla Şahinöz

Osman Karakülah: Türkiye sinemasına kazandırdığınız, bu bir çocuğun gözününden anlatılan masalsı bağımsız film için öncelikle tebrikler ve teşekkürler. İlk sorumuz filmin dili hakkında olacak. Neden filminizi Türkçe çekme kararı aldınız?

Soner Caner: Onu aramızda çok konuştuk. Öncelikle şunu düşündük, bu hikayenin vermek istediği mesajın ulaşmasını istediğimiz kitleyi düşündük ve bu kitlenin Türkçe konuşulan kısmı temsil ettiğini düşündük. Hitap etmesini istediğimiz kitlenin kullandığı dilde filmi çekmek istediğimiz için de Türkçe çektik filmi. Ben de filmin geçti coğrafyada büyüdüm ve şunu söyleyebilirim ki ben çocukken aile içinde Türkçe çok önemliydi. Aile içinde çocuk öğrensin diye Türkçe konuşulurdu her zaman çünkü çocuğun Türkçe öğrenmesi geleceği için önemliydi. Filmin neden Türkçe olduğunun keskin çizgisi ise biz filmi politik yapmak istemedik. Biz Rauf’un gözünden çocuk dünyasını anlatmak istedik. Rauf’un dünyasına inmek istedik ve bunu yaparken bir politika içinde yapmak istemedik. Eğer filmin içine Türkçe tartışmasını soksaydık artık bu bir çocuk filmi değil bir politika filmi olurdu. Bir de dediğim gibi derdimi anlamayan veya anlatmak istediğim insanlara yönelik filmi oluşturduğumuz için Türkçe çektik.

Ali Özgür Ateş: Bir de film Soner’in büyüdüğü yerde geçiyor ve Soner zaten orada büyümüş biri. Çekim yapılan alanlar bile Soner’in bildiği yerlerdi. O yüzden, Rauf’un temelinde, Soner’in düşündükleri temeldi, dil de bu temellerden biri.

Gizem Çalışır: Filmdeki Türkçe mektuplaşmayı da buraya bağlayabiliriz o zaman değil mi?

S.C: Evet, insanlar dertlerini anlatmak için de Türkçeyi kullanıyorlar. Oradaki insanlarla konuştuğumda da bunu gördüm.

O.K: Soner bey, filmin sizin büyüdüğünüz yerde geçiyor olmasıyla paralel olarak Rauf’un hikayesinin sizin otobiyografik hikayeniz olduğunu söyleyebilir miyiz?

S.C: Evet o gözle bakılabilir. Çünkü filmde gördüğümüz evler benim çocukken gezdiğim, içinde bulunduğum evlerdi. Aynı zamanda Rauf’un arkadaşlarıyla oturduğu taşlık alan benim de zamanında arkadaşlarımla oturduğum bir yerdi. Ve bunlarla beraber arka plandaki savaşın sesleri, oğlunu bekleyen kadınlar bunlar her zaman politik söylemler duymadan içinde büyüdüğüm olgulardı. Ben de bir çocuk hikayesinde bunları yazmak istedim, ben bildiğim çocukluğu yansıttım.

O.K: Filmi oluştururken artık bir yetişkin kimliği ile işin içine giriyorsunuz. Bunun ışığında düşünürseniz deneyim sahibi yetişkinler olarak çocuğun gözünden hayatı yazmak ve çekmek zor muydu?

S.C: Aslında bunu ortaya çıkan iş üzerinden değerlendirmek gerekiyor ama elbette yazma sürecinde çocuk dünyasına, o andaki duygulara inmek gerekiyordu. Bir de ben senaryoya unutmak gözüyle bakıyorum. Bir şeyleri unutmak için, belleğinden silmek için bir şeyleri yazar insan diye düşünüyorum. Benim için bu mantık üzerinden giden bir hikaye oldu Rauf. Ve elbette Barış’ın da olması bu dünyayı oluşturmada çok büyük bir önem teşkil ediyordu. Ben Doğu’yu, Barış Batı’yı yanında getirdi hikayeyi oluştururken ve bu sentez ile beraber biz filmdeki çocuksuluğu, naifliği ortaya çıkarabildik. Bununla beraber şunu eklemek isterim ki en korktuğum şey bu hikayeye üstten bakmaktı. Hikayeye ve o dünyaya üstten bakarak bunları bir yere oturtmaktan kaçmaya çabaladım. Aynı zamanda bu üstten bakmanın getirebileceği ajitasyon da en korktuğum şeydi. İnsanların içinde yaşadığı bir dünyayı, acı çektiği bir dünyayı ajitasyon yaparak yansıtmak en son istediğim şeydi, bundan beslenmek de. Bu projeyi hayata geçirirken hata yapmış olabiliriz, sonuç insanlara farklı ulaşmış olabilir ama ben çok politize etmeden, hiçbir şeyi ajitasyona sürüklemeden çocuğun dünyasındaki naiflik içinde kalıp, bunları yansıtmak istedim.

Savaşı anlatmak için çekilen en iyi film, bir savaş filmi değil; bir insan filmidir.

O.K: Rauf iki yönetmenli bir film. Bu ikililik nasıl oluştu? Bu ikili böyle savaşın içinde geçen naif bir çocuk filmi için nasıl bir araya geldi?

S.C: Biz zaten Barış’la, Rauf’dan önce de birçok filmin yapım aşamasında beraber çalıştık. Çalıştığımız filmler de savaş olgusu vardı ancak bu filmlerin çoğunda hep bir taraf olma durumu hakimdi filmlere. Biz bir şeylere tersten bakmak gerektiğini düşündük beraber.

Barış Kaya: Çalıştığımız süre boyunca zaten Soner ile çok yakındık ve Soner her zaman bana geçmişinden taşıdığı hikayeleri anlatırdı. Daha sonra şöyle bir soru oluşmaya başladı bizde; bu hikayeler nasıl anlatılabilir, nasıl anlatabilir? Soner’in de dediğine katılıyorum, birçok savaş temalı filme bakabiliriz ve göreceğimiz hep aynı olacaktır. Filmlerde her zaman bir şeyler söylemeye çabalıyor insanlar ve bir tarafı seçmek zorunda hissediyorlar. Bu ikililik bizim bunları düşünmemiz sonucu oluştu. Soner bana Güneydoğu’da savaşın altında geçen bir köyün hikayesini getirdi ama hikayede hiç savaş yoktu. Bir çocuk vardı, çocuğun çalıştığı marangozhanede tabutlar vardı ve çocuğun aşkı vardı. Soner’in yazdığı senaryo taraf olma amacında değildi, didaktik cümleleri yoktu sadece bir çocuğu ortaya koyuyordu ve bu bana çok çarpıcı geldi. Bu taraf olmama hikayesi ve bir şeyleri doğal haliyle ortaya koyma amacı bizi bir araya getirdi ve çok güzel bir sonuç çıktı ortaya.

A. Ö. A. : Ben de şunu eklemek isterim ki savaşı anlatmak için çekilen en iyi film, bir savaş filmi değil; bir insan filmidir. Bu birliktelik de buradan geliyor.

rauf-1-filmloverss

O. K. : Filmi izlerken arkada bomba ve çatışma seslerine tanık oluyoruz. Bir de bu gürültü içinde oğlunu bekleyen sessiz bir kadın ile karşılaşıyoruz. Bu ses ve sessizlik birlikteliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

B. K. : Çok basit bir şekilde anlatırsam burada çok büyük bir kanıksama durumu var. Savaşın sesleri evet günlük hayatta hep duyuluyor ama aynı zamanda bu sesler kanıksanmış oluyor. Çatışma sesleri varken artık çocuklar uyuyabiliyor çünkü bir alışma halinden bahsediyoruz. Birçok insan çatışmalar arasında kahvede oturup çay içiyor. Bu kanıksanmışlık içerisinde de bir kadın var ve yıllar önce savaşa gitmiş oğlunu bekliyor. Ondan ne bir haber alıyor ne de nerede olduğunu biliyor, yaşayıp yaşamadığından haberi yok. Aslında tam da burada kadının çığlıklar atması gereken bir durum var ama o alanda zaten sesler o kadar yüksek, savaş o kadar bağırıyor ki ve insanlar buna bu kadar alışmış ki o kadın sessizliği tercih ediyor ve bu kimsenin umrunda olmuyor.

G. Ç. : O zaman şunu söyleyebiliriz; aslında filmde sessiz bir çığlık hakim.

S. C. : Evet sessizlik çığlıklardan daha yüksek, tam da burada bir ironi var işte. Ama ben bu duruma metaforik anlamlar yüklemek istemiyorum. Bu sessizlik ve ses arasında çok gerçek olan bir şey var. Realitede acısı büyük olanın çığlığı küçük olur. Mesela aklıma direkt Berfin (Berfo) Ana geliyor. Berfin Ana çocuğunu kaybetmiş bir kadın olarak her gece ışığı açık bırakıp yatarmış ve neden bunu yaptığını sorduklarında ‘eğer oğlum gece gelirse karanlıkta kalmasın, yolunu bulsun’ diye cevap verirmiş. Benim de demek istediğim tam da bu noktayı işaret ediyor. Bu realitede bir metafor yok metafora yüklenmiş ve durumu basite indirgemiş bir anlam yok, ortada büyük bir gerçeklik var.

O. K. : Ruf’un naif dünyasına dönecek olursak, Rauf bir rengin peşine düşüyor ve pembeyi bulmaya çabalıyor. Neden bir rengin peşine düşüyor Rauf?

B. K. : Öncelikle pembenin ya da rengin aranışı çok çocuksu geliyor bana, çok özgür. Rauf’un sevdalandığı kız pembe istediği için Rauf pembenin peşine düşüyor. Bir mitoloji gibi, Rauf kızın sevgisini kazanmak için bir rengi bulmaya çabalıyor. Rauf’un daha politik bir şeyi aramasını istesek ortaya bir film bir sanat çıkarmazdık, manifesto yazardık. Rauf barışı arıyor olsa bu bir manifesto olurdu. Rauf naif dünyasında bu politikanın dışında ve bununla beraber Rauf özgür ve bu özgürlük bize çok şey anlatıyor; hiçbir asker pembe giymez veya hiçbir askeri araç pembe değildir sonuçta. Bu özgürlükte seyirci pembeye istediği anlamı yükleyebilir. Pembenin neyi temsil ettiğini sorgulayabilir. Rauf’un hayatındaki karanlığı ve köyünün üzerine düşen savaşın gölgesini sorgulayabilir. Ya da Rauf’un geleceksizliği konusunda kaygılanabilir. Bizim de istediğimiz buydu, seyirci pembeye istediği anlamı yükleyebilsindi amacımız.

S.C: Rengin arayışı çocuğun dünyasında olabilecek bir şeydi, çok basit bir şeydi. Çocuğun dünyası politik değildir, çocuk barışı arıyorum diye gezmez. Zaten barış kelimesi içi çok boşaltılmış bir kelime benim için. İnsanlar barış için savaşıyor bu dünyada. Biz bu kelimeleri kullanıyoruz içini boşaltarak ama çocuk dünyası daha minimaldir. Bir çocuk evde oyuncaklarıyla oynar ve eve o gün ekmek girecek mi probleminin farkında değildir. Onun kendi dünyası vardır. Biz de bu minimal dünyayı yansıtmak istedik bir renk arayışı ile. Başka yerlere konuyu çekmek veya başka yerlere bakmak istemediğimiz için çocuğun dünyasında, o minimallikte kalmak istedik.

Çocuk ve hayvan ilişkisi bana çok sıcak geliyor.

O.K: Filmin her anında çocuklar ve hayvanlar arasındaki ilişkiyi görüyoruz. Bu ilişkilerde siz neyi görüyorsunuz, Rauf’un gerçekler ile karşılaşması hakkında ne düşünüyorsunuz?

S.C: İlk olarak şunu söyleyecek olursam filme çocuk ve hayvan ilişkisini koymak zorundaydım. Sonuçta hepimizin çocukken hayatına sevdiği bir canlı girmiş oluyor. Bu detayı konuşurken Barış’la aslında konu bir yandan ‘Rauf’un büyümesini nasıl gösteririz’ sorusuna evrildi. Rauf’un büyüdüğü bir nokta göstermek istedik ve bu nokta hayvanlar üzerinden ilerledi. Çocukların horozu tilkilerden korumak için korkuluk yapmaları onların büyümelerini işaret eden bir adımdı. Bir de samimi olmam gerekirse bir çocuk ve hayvan ilişkisi bana çok sıcak geliyor. Rauf’un kazı satmayıp buna bahane olarak kazın korktuğunu öne sürmesi bana bir çocuğun her şeye nasıl naif baktığını gösteriyor.

A.Ö.A: Filmde çocukların hayvanlarla olan ilişkisi köydeki yetişkinlerin çocuklarıyla olan ilişkilerinden çok daha sıcak ve çok daha samimi. Rauf’un annesiyle, babasıyla veya çevresindekilerle olan ilişkisinde Rauf’a karşı bir sıcaklık, bir bakım göremiyoruz. Ama bunu çocuklar ve hayvanlar arasındaki ilişkide direkt hissedebiliyoruz. Düşününce Rauf okulu bırakıyor ve bir kişi bile bunu sorgulamıyor, Rauf’u ve geleceğini önemsemiyor.

B.K: Evet benim için de Rauf’un okulu bırakması çok ciddi bir mesele. Rauf’un hiçbir suçu yokken okuldaki kavgada hocanın Rauf’u suçlaması; Rauf’un okulu bırakmasına, böyle bir istek duymasına neden oluyor. Ve buna karşın çevresindeki kimse de buna karşı çıkıp bunu sorgulamıyor. Madem okumayacaksın o zaman çalış diye düşünerek Rauf’u çırak olarak veriyorlar ve Rauf gerçeklikler ile karşılaşmaya başlıyor. Zincirleme gelişiyor olaylar.

A.Ö.A: Tüm bunlar içerisinde Rauf hala çocuksu naifliği ile masum duygular besleyebiliyor. Pembeyi arıyor; aşkın, umudun peşinden koşuyor; hayvanları koruyor. Yetişkinlerin gözünden bunları anlatmak çocuğun gözünden anlatmaktan daha zor hale geliyor çünkü çocuklar yetişkinler gibi kararmış olmuyorlar. Biz de izleyici olarak çocuğun gözünden anlatılmasıyla bunlardan daha çok etkileniyoruz. Hala samimi bir şekilde inanıp, samimi bir şekilde gülüp ağladıkları için samimi bir şekilde çıplak gerçeklikte pembenin aranışı daha güçlü oluyor.

rauf-filmloverss

G.Ç: O zaman bu hikayenin Rauf’un büyüme hikayesi olduğunu söyleyebilir miyiz?

S.C: Evet kesinlikle. Zaten çocukların hayvanlar ile olan ilişkilerinde ve özellikle Rauf’un kazın satılması, horozun ölmesi anlarında yaşadığı kırılmalar Rauf’un bir büyüme içinde olduğunu gösteriyor. Ama Bu bir fizyolojik büyüme, doğal bir büyüme değil. Tam da işte tehlike burada başlıyor. Rauf’un yaşadığı ve bizim yansıtmak istediğimiz tersten bir büyüme. Rauf’un içinden içinden büyüyor ve bu da aslında bizi endişelendiriyor. Bizim aklımıza evet Rauf büyüdü ama sonra ne olacak sorusu geliyor, Rauf bundan sonra ne olacak?

B.K: Evet büyümeden bahsediyoruz ama önemli olan burada Rauf içindeki enerjiyi kaybediyor. Bazılarımız kırk yaşına gelsek de içimizde hala o çocuksu heyecanı taşıyoruz, bence Rauf işte bu heyecanı kaybediyor, böyle büyüyor.

A.Ö.A: Kaybediyor mu? Ben katılmıyorum bence kaybetmiyor. En azından son sahnede çiçekleri bulup köprünün üzerinde sevdiği kıza yaptığı son, onun bir şeylere sarıldığını gösteriyor bence o yüzden de o enerjiyi kaybetmiyor diyebilirim. Ama tabii bir de şöyle bir perspektif var; Rauf’un geleceğini bilmiyoruz. Rauf da o gri insanlara dönüşecek mi Rauf’u kaybedecek miyiz bilmiyoruz. Filmin bir yerinde marangozhaneye gelmiş bir çiftin oğlu için tabut siparişi alırken mesela Rauf’u donuk bir şekilde işini yaparken görüyoruz. Bu onun büyüme dediğimiz evrimin içinden geçtiğini gösteriyor ama o son yaptığı jest bilmiyorum pembeye sarılmakla beraber bana bir umut ışığı gösteriyor gibi geliyor.

Rauf’un acısı bize değdi.

G.Ç: O zaman şöyle diyebilir miyiz, Rauf’un büyümesi ve grileşmesi seyirci için ucu açık bırakılmış bir etmen.

B.K: Kesinlikle. Fark ettiğiniz gibi bizim için bile hala aramızda tartıştığımız bir şey bu durum ve ekip için bile hala ucu açıksa bu durumun çok güzel bir nokta benim için.

O.K: Çok önemli bir sahnede Rauf kameraya ve doğrudan izleyiciye bakıyor. O an dördüncü duvarı yıkıyor. Bu sahnenin sizdeki önemi nedir, size ne hissettiriyor bu sahne?

B.K: İlk olarak şuna dikkat çekmek isterim filmde hiçbir zaman kamera Rauf’un önüne geçmiyor. Her zaman ya arkasında ya da yanında oluyor. Biz kamerayla beraber hiçbir zaman Rauf ile yüzleşmiyoruz. Ancak kızın ölüm haberinin geldiği o sahneyi çekerken biz de ne yapacağımızı bilmiyorduk. Rauf ile artık yüzleşmemizin vaktinin geldiğini düşünüyorduk; bu hisler ile alakalıydı. Rauf o an kameraya baktığında ise bu yüzleşme gerçekleşti ve biz ilk kez Rauf’a baktık, Rauf’un acısı bize değdi.

O.K: Rauf’un en naif anı sizin için hangi andı? Onun çocuk dünyasını en ‘iyi’ nerede yansıttığını düşünüyorsunuz?

B.K: Benim için aşkı anladıklarını varsaydıkları sahneler çok güzeldi. Aşkın nefessiz bırakması ve nefes almadan yaşamanın duygusu olduğunu düşünmeleri üzerinden Rauf’un nefesini tutması ve banyo sahnesinde aşık olunduğunda arkadan müzik çalması gerektiğini konuştukları sahne Rauf’un ve arkadaşlarının çocuk dünyasını var eden sahnelerdi. Bu sahneler çocuk icadıydı ve aşkın naif dünyadaki yorumlanışıydı.

S.C: Rauf’un büyüdüğü yer dış dünyaya kapalı olan bir yer. Orada yetişkinlerin o kadar fazla realite içerisinde derdi var ki bu çocuklar o dertler içerisinde kayboluyor. Burada çocuklara hayata dair bir şeyler belki anlatılabiliyor ama o bölgede böyle bir dert yok. Oradaki dertler bunun önüne geçiyor ve çocuklar tüm bunları televizyondan öğreniyorlar. Filmden önce biz set mekanların hepsinden televizyonları kaldırdık ama filmin hikayesinde hep televizyon vardı. Çocuklar duyguları televizyondan öğreniyorlardı. O yüzden de ilk aşkı televizyondan arkadan müzik çalması gerektiğini düşünerek öğreniyorlar. Aşk anında müzik çalmalı, uzun uzun bakışılmalı; çocuklar bunların gerçekleştiği anda aşkın olacağını düşünüyorlar ve gerçek dünyanın dışında kendilerine ait öğrendiklerinden oluşan naif bir dünya yaratıyorlar.

O.K: Filmin şiirsel bir görselliği var. Vedat Özdemir ile çalışmanız sırasında nasıl bir yol izlediniz?

B.K: Vedat ile çok eskiden tanışıyoruz. O ışık asistanıydı bir zamanlar ben de yönetmen asistanı. 15 – 16 yıla dayanan bir dostluğumuz var ve biz bu dostluk içerisinde sinema dünyasında beraber büyüdük. O adım adım görüntü yönetmenliği dünyasında kendi yolunu açarken ve çizerken ben de yönetmenlik alanında ilerledim. Fakat bu yollarımız hep beraberdi, paraleldi. Bu beraberliğimiz filme de büyük bir uyum olarak yansıdı. Ben de kamera kullanımını çok seviyorum ve ben çekim yaparken hiçbir zaman Vedat ile bir anlaşmazlığa düşmedik, yolumuza iki kamera olarak devam ettik. Hatta Soner de seviyor kamerayı ve bazı bazı üç kamera ile oluşturduk Rauf’u. Bir de bu uyumumuz içinde şöyle bir alanımız oluştu; Vedat benim bir sahnede kamerayı nereye koyacağımı artık çok iyi biliyor. Bunu bildiği için de kendisi direkt şunu yaparım diye bir plan oluşturuyor ve ortaya uyumdan kaynaklı görüntülerin benim veya Vedat’ın çektiğini gösteren ayrımlı görüntüler çıkmıyor. Haftalarca Vedat ile tartıştık Rauf’un dünyası üzerine. Filmde bir renk arayışı ana temaydı ve biz de görsel dünyayı buna göre kurmalıydık. Nasıl bir ışık dünyası olmalıydı, filmin rengi, ışığın sertliği yumuşaklılığı gölgesi hepsi çok önemliydi. Aynı zamanda filmde duygulara çok önem verdiğimiz için bu duyguların izleyiciye geçmesi için her şeyin doğru olması, yerinde kararında olması gerekiyordu. Vedat ile de yıllarca beraber çalışmaya alışık olduğumuz için ve birbirimizi artık çok iyi tanıdığımız için ortaya Rauf’un başarısı çıktı.

O.K: Rauf macerasından sonra yeni bir projeniz var mı? Yine bir ikili birlikteliğinizi izleyebilecek miyiz beyazperdede?

S.C: Ben henüz Rauf izleyici ile buluşmadan bir senaryo çalışmasına başlamıştım. Özellikle Rauf’tan önce bunu yapmak istedim çünkü bir beklentinin oluşmasını istemedim. Bu beklentiyi kendim de yaratabilirdim Rauf’a gelen tepkilerden sonra ve bundan kaçınmak istedim. Bu duygularım içinde bir senaryo yazdım ve bunu direkt Barış’a söyledim. Barış ile uzun zamandır beraber çalıştığımız için Barış’a göre olduğunu biliyorum bu senaryonun ve direkt bu senaryoyu Barış’a götürerek bu projenin beraber yürümesini istediğimi biliyordum, bunu öngörebiliyorum artık. Bir de benim illa filmin yönetmeni olacağım diye bir hırsım yok. Bazı şeyleri bazı kişilerin yapamayacağını biliyorum ve yazdığım bu senaryoda Barış’ın yönetmenli yapması gerektiğini biliyorum, kendim çekeceğim bu filmi gibi bir inadım yok. Bu senaryoda da bir dünya içine tersten girdim ve tersten bakarak bir şeyleri oluşturdum. Sonuç olarak, Rauf ile başladığımızı festivaller maratonu bitince bu yaz yeni projeye beraber başlamayı düşünüyoruz.

Çok keyifli bir söyleşi oldu. Vakit ayırdığınız için ve düşüncelerinizi içten bir şekilde paylaştığınız için teşekkür ederiz.

Biz teşekkür ederiz.

Daha yazı yok.
Filmloverss.com size daha iyi hizmet sunmak için çerezleri kullanır. Sitede gezerek çerezlere izin vermiş sayılırsınız. Ayrıntılı bilgi